
Ali Nâzîma’nın kuşlarla ilgili kaleme aldığı ve Maarif dergisinde yayımlanmış olan yazılarına devam ediyorum. Yazarımız bu kez “Küçük Kuşlar” adını taşıyan yazısında serçe, baştankara (büyük bir olasılıkla büyük baştankara), ispinoz, ketenkuşu, saka ve kanarya kuşlarıyla ilgili kısa bilgiler vermiş.
Bu yazıda da kendime sorduğum ilk soru şu oldu: “Bu bilgileri Ali Nâzîma kendi gözlemlerinden mi derliyor yoksa belirli bir kaynaktan alıp özetliyor mu?” Bu soruya hala nesnel bir kanıta dayanan kesin bir yanıt veremiyorum. Ancak kişisel görüşüm, Ali Nâzîma, çevresindeki kuşları gözlüyor ve bu gözlemlerini entelektüel bilgileriyle birleştirip telif yazılar yazıyor.
Bu noktada ikinci şıkkı neden düşündüğüm, bir niyet okuması mı yaptığım sorulabilir. Daha önceki yazılarımda da zaman zaman tekrar ettiğim üzere, ben dönemin basılı eserleriyle ilgili arşiv çalışmaları yapan bir araştırmacıyım. Bir arşiv araştırmacısı olarak böyle bir soruya vereceğim yanıtı, dönemin yazılı ve basılı malzemelerine karşı kaçınılmaz olarak takındığım şüpheci tutumla ilişkilendirmem gerek. Bu dönemde, bilhassa da bilimsel ve mesleki yazılarda bugün alışmış olduğumuz, evrensel geçerliliği olan atıf sistem ve yöntemleri neredeyse hiç kullanılmamıştır. Birçok çeviri yazının çeviri olduğu sonradan yapılan okumalarda ve araştırmalarda anlaşılmış, yine birçoğunun başına ya da sonuna sadece “Fransızcadan mütercemdir”, “İngilizceden mütercemdir” gibi açıklamalar konmakla yetinilmiş; çevirmenin ve orijinal kaynağın adlarının verildiği yazıların bazısında da verilen bu bilgilerin önemli bir kısmı “Arap” harfleri “Latin” harfleri uyumsuzluğu yüzünden tam olarak anlaşılamamıştır. Dolayısıyla böyle bir entelektüel ortamda üretilen ve benim üzerinde çalıştığım kaynaklara şüpheci yaklaşımım olağan karşılanmalıdır.
Kişisel görüşümün Ali Nâzîma’nın amatör bir kuş gözlemcisi ve iflah olmaz bir yazı düşkünü yönünde olduğunu belirtmiştim, oradan devam edeyim. Ali Nâzîma bu kez belki de İstanbul’da bulunduğu mahallerde gördüğü kuşları, “güzel”, “hoş”, “eğlenceli” gibi bir takım kişisel görüş ve duygularını da ekleyerek okuyucularına aktarmış.
Yazarın ilk sözünü ettiği küçük kuş serçe. Serçeyi anlatışında bana göre en ilgi çekici kısım, serçelerin sebze ve meyve gibi bazı tarımsal ürünlere zarar verebildiklerini, ancak insana zararlı olan birçok böceği öldürdükleri için, serçelerin verdiği zararların görmezden gelinecek kadar önemsiz olduğunu, dolayısıyla öldürülmemeleri gerektiğini belirtmesidir. Anlaşılıyor ki o dönemde serçeler tarımsal ürünlere zarar verdiği gerekçesiyle insanlar tarafından öldürülebilmektedir. Ancak burada daha trajik olmasa da daha ilgi çekici olan, serçelerin öldürülmemesi gerekliliğini söylerken yazarın öne sürdüğü “faydacı” argümandır. Döneme başat olan bu argümana göre, fayda, maddi ve ekonomik anlamlarının ötesinde, insan edimlerinde ahlaki ölçüt olarak işlev kazanmaktadır. Tabi bu durumda faydanın karşısında zarar durmaktadır. Bu dönemde, ekonomik ve sosyal yapı da bireysel gelişim, davranışlar ve ahlak da iki değerli “fayda-zarar, iyi-kötü” terazisinde tartılıp değerlendirilmektedir. Bu ölçüte göre değerlendirmede faydalı ve iyi olan, makul ve mantıklı, daha da önemlisi “ahlaka” uygundur. Dolayısıyla, insana ve tarımsal ürünlerine zararlı böcekleri ortadan kaldırılan serçeler, faydalıdır, öldürülmemelidir, muhafaza edilmelidir.
Yazar serçeden sonra “baştankara” kuşuna geçiyor. Sözünü ettiği kuş büyük bir olasılıkla büyük baştankara. Büyük baştankaranın tüy renklerini oldukça beğenen yazarımız, kuşun ötmediği, “eğlenceli cıvıltılar” çıkardığı kanaatindedir. Baştankara, ispinoz ve tek bir cümle açıklamayla yetindiği ketenkuşu tanımlarına birlikte baktığımızda, yazarımızın oldukça amatör bir kuş gözlemcisi olduğunu düşünmemiz için epeyce neden olduğu anlaşılacaktır. O açıklamaları bir yana sözü edilen kuşların çektiğiniz ya da bulduğunuz fotoğraflarını bir yana koyup değerlendirdiğinizde ne demek istediğimi anlayacaksınız.
Bu vargımız, yazarın bir sonraki saka açıklamasında bir kez daha teyit edilmektedir. Yazarımızın saka kuşuyla birlikte, yazı dizisinin bu bölümünde anlattığı kuşların tümünü serçe kuşları (Passeridae) familyasına dahil etmesi taksonomi bilgisi açısından eksikliğini göstermektedir. Yazarımızın aksine modern taksonomide, bu bölümde sözü edilen kuşlardan sadece serçe “passeridae” (serçegiller, Rafinesque, 1815) familyasındandır. Saka, ispinoz ve ketenkuşu “fringillidae” (ispinozgiller, Leach, 1820[1]); büyük baştankara ise “paridae” (baştankaragiller, Vigors, 1825) familyasında gösterilmektedir[2].
Ali Nâzîma bu bölümde anlattığı kuşlar içinde en çok saka kuşunu seviyor ve güzel buluyor. Bu kuşu tanımlarken iki kez “güzel” bir kez de “hoş” sıfatını kullanıyor. Sesini ve renklerini çok sevdiğini açıkça belli ediyor. Burada da kişisel olarak ilgimi çeken, yazarın, saka kuşunun özellikle deve dikeni tohumlarıyla beslendiğini söylemesi oldu. Sahiden de deve dikeni ve saka ayrılmaz bir ikilidir denilse yanlış olmaz. İnternette arama motorlarına saka ve devedikeni yazarsanız bu dediğimin doğruluğunu görürsünüz. Devedikeni bitkisinin çiçeği üzerinde yüzlerce saka kuşu fotoğrafı bulabilirsiniz.
Yine de bana göre bu yazının en ilginç yanı kanarya kuşu ve bu kuş için yazılanlar. Öncelikle bilindiği üzere kanarya özgür ve yabani değil, esaret altında evcil bir tür. O zaman da öyleymiş şimdi de öyle. www.ebird.org sitesinde “yaban kanaryası” (serinus canaria) adıyla bir kuş kayıtlı. Siteye göre, bu kuşun yaşam alanlarının sadece Azorlar, Kanarya Adaları ve Madeira bölgeleriyle sınırlı olduğu belirtiliyor. Ali Nâzîma da kanarya kuşunun Kanarya Adaları’ndan getirilip evcilleştirildiğini söylüyor. O dönemde yayımlanan başka yazılarla birlikte düşünüldüğünde, kanarya yetiştiriciliğinin ve beslenmesinin dönemin Osmanlı toplumunda oldukça yaygın olduğu biliniyor. Ayrıca yazarımız yazısında kanarya kuşlarının çiftleştirilip çoğaltıldığı çiftehanelerden de bahsetmiş. Ali Nâzîma, kanarya kuşlarının kafeslere hapsedilip esaret altında tutulmalarını çok güzel ötüşlerine ve kanaryaların, sakalar gibi coğrafyamızda yaşanan kış mevsimine dayanıklı olamamalarına bağlıyor. Yani insanların güzel şeyleri mülkiyetlerinde tutmaya hakkı olduğunu, ayrıca bu tutumun kanaryaların “fayda”sına olduğunu vurguluyor bir bakıma.
Bu yazıda Ali Nâzîma’nın eleştirilmesi gereken yönlerini ön plana çıkarmış olsam da, yine de okuduğum her kuş yazısıyla birlikte aramızdaki bağın kuvvetlendiğini de hissediyorum. Günümüzden yaklaşık bir buçuk asır önce kuşları ülkemiz insanlarının algı ve ilgi alanlarına sokmaya çalışması ve kendi yaşadığı dönemin genel-geçer toplumsal-ahlaki ortamına göre ileri düzeyde bir farkındalık ve duyarlılık oluşturmaya uğraşması, kendisine gösterilecek her türlü ilgiyi ve takdiri hak ediyor.
Yazısını keyifle okumanız dileğiyle…
TARİH-İ TABİİ – KÜÇÜK KUŞLAR
Küçük kuşların ekseri serçe kuşları familyasındandır. Bu familyaya mensup kuşlar ucu sivri ve alt tarafı geniş olup kuvvetli ve kısa olan gagalarıyla bilinir.
Serçe Kuşu – Serçe kuşunun tüyleri solukça bir esmer renktedir. Bu kuşun diğer birtakım kuşlar gibi ötmesi olmayıp yalnız ince ve eğlenceli bir cıvıltısı vardır. Şehirlerde ve köylerde insana yakın durmayı sever, kapının veya pencerenin önüne saçılmış olan ekmek kırıntılarını toplamaya gelir; eğer bir kimse yanına yaklaşırsa o anda kaçar. Serçe kuşları yuvalarını ağaçların dallarına yahut sakfın [çatının] etrafı altına veyahut eski duvarların deliklerine yapar. Serçeler meyveleri, üzümleri, başakları gagalayarak tarlalara, bağlara ve bahçelere zarar iras ederlerse de [verirlerse de] bu zarar binlerce muzır böcekleri harap ederek ettikleri hizmete nispetle hiç mesabesinde [derecesinde] kalır. Yavruları yumurtadan çıktığı zaman onları beslemek için babasıyla annesi her gün yuvaya iki yüzü mütecaviz sinek, böcek ve tırtıl getirirler. Binaenaleyh bu müfit [yararlı] kuşları himaye edip öldürmemeli ve yuvalarına asla dokunmamalıdır.
Baştankara – Baştankara kuşunun tüyleri gayet güzel renklerle müzeyyen [süslü] olup başının üzerinde, kanatlarında, kuyruğunda ve karnında siyah ve sırtının üzerinde kül rengi benekler vardır. Gagası kısa ve gayet kuvvetlidir. Bu kuş biraz vahşiyse [yabaniyse] de insana kolaylıkla alışır ve ötmeleri olmayıp güzel ve eğlenceli cıvıltıları vardır.
İspinoz – İspinoz kuşunun başının üzeri siyah, boynu kırmızımtırak olup kanatlarında beyaz ve kuyruğunun tüyleri üzerinde yeşil benekler serpilmiştir. Gayet kuvvetli ve ince bir sesi vardır ki tegannimi [şarkısı] gayet latif ve hoştur; bir saat kadar boğazını yırtacak derecede ve bazı kere yoruluncaya kadar mütemadiyen bağırır ve bazen bağırmaktan ölmek derecesine bile varır. Yabani tohumlar ve bahusus böceklerle taayyüş eder. İspinoz kuşunun yuvası haricen ince dallar ve yeşil yosunlarla ve dahilen yün ve at kılı ve tüy ve pamukla inşa olunmuştur.
Ketenkuşu – Ketenkuşu dahi gayet güzel öten kuşlardan olup yuvasını ağaçlara yapar.
Saka kuşu – Serçe kuşu familyasının en güzeli saka kuşudur. Saka kuşunun gayet güzel tüyleri vardır. Başı güzel bir kırmızı, sırtı esmer ve koyu renkler ve kanatlarında altın sarısı gibi ve sair mahallerinde beyaz ve siyah benekler vardır. Ötmesiyse gayet hoş ve hazindir. Asla konduğu mahalde durmayıp bir daldan diğerine uçar ve böcek ve yabani tohumlar ve hususiyle devedikeni tohumuyla taayyüş eder.
Kanarya – Kanarya kuşlarının tüyleri parlak sarıdır. İçlerinde kula rengiyle karışık sarı renklileri olduğu gibi tepelileri ve tepesizleri de olur. Gayet güzel öttükleri için onları kafeslerde beslerler ve onlara çiftehanelerde yavru çıkarttırırlar. Saka kuşlarıyla kanaryaların zarafet ve ötmeleri ve suret-i taayyüşleri hemen birbirinin aynıysa da kanaryalar, memalikimizin havası kışın gayet soğuk olduğu cihetle ormanlarımızda ve bahçelerimizde taayyüş edemediklerinden evlerde beslenirler. Memalikimize iklimi sıcak olan Kanarya Adaları’ndan getirilmiştir.
Ali Nâzîma
Maarif, 7, 8.10.1891, s. 115
[1] Taksonomiyle ilgili isimler ve tarihler www.en.wikipedia.org’dan alınmıştır. Doğruluğu teyidi gerektirir.
[2] Kaynak: www.ebird.org
