
Bir Mahluk-ı Mucize-kâr Olarak Kuzgun: Poe’nun Hayal Kuşu “Kuzgun”un 20. Yüzyılın Hemen Başında Türkçe Çevirisi ve Düşündürdükleri
Bundan sonraki birkaç yazımı kargalara ayıracağım. Bunu hem kargadan başka kuş tanımayanlar, hem karga deyip geçenler, hem karga deyip geçmeyenler, hem de karga ötücü kuşlar takımının kargagiller familyasındaki on iki farklı türe (Türkiye’de gözlemlenen) verilen genel addır diyenler için yapmış olacağım. Aslında bir bakıma yaklaşık kırk yıllık süreçte kargalara bakarak kendimize bakmış olacağız. 1889 ile 1928 yılları arasından seçtiğim dört farklı karga yazısı, neslimizin o dönemdeki haline ayna tutacak.
Karga yazıları serime, sözünü ettiğim bu dört yazı içerisinde tarihsel olarak sondan bir önceki metinle başlamak istiyorum. Bu metin, dünya edebiyatında haklı bir üne sahip Edgar Alan Poe’ya ait “Raven” adlı şiirin “Karga” başlığıyla ilk Türkçe çevirisidir. Şiirin çevirmeni belirtilmemekle beraber, Poe’nun bu dizelerini Türkçeye aktaranın, o dönem derginin edebiyat bölümünün yöneticiliğini yapan Celal Sahir (Erozan) olması ihtimal dahilindedir.
İngilizce “Raven” sözcüğünün bugün yaygın olarak kullandığımız Türkçe karşılığı “Kuzgun”dur. Ancak karakarga sözcüğü de kuzgun ile eş anlamlıdır[1]. Dolayısıyla şiirin Türkçe çevirmenin karga tercihi bu açıdan anlaşılır görülmektedir. Kargagiller familyasından rengi neredeyse tamamen siyah olan küçük karga, ekin kargası ve kuzgun için de karakarga ve karga sözcüklerinin kullanımı genel kamuoyunda yaygındır.
Ornitolojik taksonomiden baktığımızda Poe’nun “raven”i, corvus corax’tır, yani bugün bizim kullandığımız Türkçe karşılığıyla kuzgun. Kuzgun (corvus corax), ötücü kuşlar (passeriformes) takımının kargagiller (corvidae) familyasına dahil, tek eşli, yerleşik ve değişik problemlere farklı çözümler üretebilme kapasitesine sahip kuştur. Farklı alt türleri olan kuzgunlar kutup bölgeleri hariç dünyanın hemen her coğrafyasına yayılım göstermişlerdir. Yerleşik bir kuş olmalarıyla birlikte bölgesel yer değişikliği yapabilmektedirler. Yerkürenin neredeyse tamamına yayılmış olsalar da aynı familyadan diğer birçok karga türünden farklı olarak, çekingendirler ve az görünürler.
Eşler arası dayanışmayı en üst düzeyde gerçekleştiren, değişik durumlara farklı tepkiler üretebilen, yükseklik ve özgürlük tutkunu bu ilham verici kuşların, gerek batı gerekse de doğu geleneksel kültürlerinde pek de hoş karşılanan, sevilen kuşlar olduğu söylenemez. Kur’an’ın “Bakara” suresinde şöyle denmektedir:
Hani İbrahim, “Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster” demişti. (Allah ona) “İnanmıyor musun?” deyince, “Hayır (inandım) ancak kalbimin tatmin olması için” demişti. “Öyleyse, dört kuş tut. Onları kendine alıştır. Sonra onları parçalayıp her bir parçasını bir dağın üzerine bırak. Sonra da onları çağır. Sana uçarak gelirler. Bil ki, şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Bakara, 2/260)[2]
Mevlana, Mesnevi’nin “Beşinci Defter”inde “’Dört kuş al, onları yanına topla’ ayetinin tefsiri” adlı bölümde bu ayeti şöyle yorumlar:
Ey güneş akıllı, sen zamanın Halil’isin; bu yol kesici dört kuşu öldür. Çünkü bunların her biri karga gibi, akıllıların akıl gözünü çıkarır. Bedenin bu dört niteliği, Halil’in kuşları gibidir; onları boğazlamak canın yolunu açar. (…) Bu [dört kuş] kaz, tavus, karga ve horozdur; [her biri] insan nefislerindeki dört huyun timsalidir. Kaz hırstır, horozsa şehvet; mevki makam tavusa benzer, karga da isteğe. [Karganın] arzusu, sonsuz olmayı istemek, ya da uzun mu uzun bir ömre sahip olmayı ummaktır.[3] (s. 612)
Başta dini ve ahlaki amaçlarla yazılanlar olmak üzere kurmaca metinlerde, yalnız insana ait kimi duygu, davranış ve tavırların hayvanlarla sembolize edilmesi kadim tarihlerden günümüze sıklıkla ve yaygın olarak kullanılagelmiştir. İnsanlık tarihi, gençlik iksirleri, ab-ı hayatlar peşinde koşan, uzun ömür, hatta ölümsüzlük uman insanların hikayeleriyle doludur. İnsanda dindirilemez bu uzun ömür ya da ölümsüzlük arzusu Mevlana’nın Kuran yorumunda karga ile özdeşleştirilmiştir. Aslında Poe’nun şiirinde de Mevlana’dakine benzer bir duygu-hayvan eşleştirmesi görülmektedir. Poe da kuzgununu, “the saintly days of yore” (“ezmane-yi atikaya layık”) ve “ominous bird of yore” (“sahir-amiz eski zaman kuşu”) diye betimleyerek, onu zaman ötesi, zamanın boyunduruğundan ve sınırlayıcılığından kurtulmuş olarak tarif eder. Ancak Poe’nun kuzgunundaki bu ölümsüzlük, Mevlana’nın kargasındaki insani bir duygu ya da hırs değil, korkutucu ama yine de büyüleyici bir ilahi güçtür.
Burada kargaya bakış açıları arasındaki temel ayrım, insani olan kimi özelliklere bazı hayvanların, daha da genel konuşacak olursak bazı canlıların yakıştırılmasındaki ahlaki “iyilik-kötülük” kategorisi değildir. İnsana ait duygu, durum ve tavırların, “iyi” ya da “kötü” açıdan insan dışındaki canlılarla sembolize edilmesi, simgeleştirilmesi ya da anlatılmaya çalışılması hem doğanın hem de insanın tarihi açısından problemlidir. Çünkü zaman içerisinde doğayla olan ilişkimizi gerek psikolojik gerekse de sosyolojik olarak bu tür simgeleştirmeler ya da anlatımlar etkilemekte, hatta bu açıdan bir ölçüye kadar belirleyici olmaktadır. Özel mülkiyetle birlikte insan topluluklarında çeşitli biçimlerde egemen olagelen üretim-dağıtım-bölüşüm ilişkilerinin temel belirleyici etken olduğu duyuşsal ve bilişsel yapımız sakat ve son derece sorunludur. Bu malul olma durumu en çok da doğayla olan ilişkimizde görünür ve yıkıcıdır. Genel olarak hali pür melalimiz bu iken, tamamen insani olanı diğer canlılarla ilişkilendirip, bu ilişkileri çift taraflı bir simgeleştirme/açıklama aracı olarak kullanmak çoğu durumda sakat tarafımızı olumlamakta, yeryüzünün kendi dışımızdaki diğer canlılarına karşı benimsediğimiz sorunlu bakışımıza “haklı” bir gerekçe temin etmektedir.
Poe’nun kargasının en belirgin farkı, onun bir “tip” değil, “karakter” oluşudur. Edebiyat adını verdiğimiz kültürel/sanatsal olgunun genel gelişim çizgisi düşünüldüğünde bu ayrım belirleyici ve anlamlıdır. Edebiyatı tanımlarken iki önemli unsurdan da bahsedilmesi gerekir. Edebiyat ya “kitlelerin topluca inanabileceği hikayeler üretme” ya da “kitlelerin topluca inandığı hikayelere itiraz etme” işidir. Edebiyat tanımının bu iki unsuruna baktığımızda, tipler genel olarak birinciyle, karakterler de ikinciyle ilişkilendirilebilir ve edebiyatların gelişim tarihlerinde ikinciler birincilerden sonra ortaya çıkmışlardır. Yine de bu tespitin tüm edebiyatlar ve edebi ürünler için geçerli olmadığını da belirtmek gerekir.
Poe’nun karakter olan kargası (kuzgunu) da belirli ölçülerde, bir tip olarak da okuyucunun bilincinde canlanır. Nitekim Poe onun bazı geleneksel ve kalıplaşmış niteliklerini de doğrudan ya da dolaylı olarak şiirinde duyurur. Şiirde her şeyden önce karganın bir uğursuzluğun simgesi olduğu hissi vardır. Poe ayrıca “ezmane-yi atika”, “korkunç ve ihtiyar karga” gibi nitelemelerle onun bu tip olma halini ortaya koyar. Ancak yine de bu karga (kuzgun) kendine özgü, yine bir takım insani özelliklerle donanmış bir karakterdir.
En dikkate değer nokta aslında Poe’nun kargasının karakter oluşu da değildir. Poe onun kendi ruhunun derinliklerinin yansımalarıyla bir karakter olarak kurarken, aslında karga (kuzgun), tam da olması gerektiği gibi, doğal bir kargadır. Eve girmiş, tam da kargaların tercih edebileceği bir tünek olan tavana yakın Pallas heykelinin üzerine konmuş ve değişmeyen tek bir söz (ses) ve melodiyle konuşmuştur (ötmüştür). Şairin kendi kendine konuştukları ve duygu dünyasıyla hiç ilgisi yok gibidir. Karga, nasıl olması gerekiyorsa öyledir. Okuyucu şiirin ilerleyen dizelerinde gerçek kargayla, Poe’nun zihin dünyasındaki kargayı net bir şekilde ayırabilmektedir. Şiirdeki anlatıcının hezeyanları, kargaya olan atıfları, seslenişleri, benzetişleri, karganın kendisinden belirgin bir şekilde ayrışır. Öyle ki karganın gözlerine ara sıra inen o bulanık perdeyi bile bir kuş gözlemcisi gibi gözlemleriz.
Poe’nun zihin dünyasındaki karga, bir mahluk-ı mucizekar, yani mucizeler yaratan yaratıktır. Ölen aşkının ıstırabı ve kesin olarak bilemediğimiz ama sezdiğimiz diğer başka felaketlerle acılar içinde kıvranan şiirin anlatıcısı, apansız kapısını çalıp odasına giren bu kapkara kuştan bir mucize, olmadı acısını teskin edecek bir çare ummaktadır. Şiirin imgselliğinde kurulan bu fantastik kurmaca dünyanın içine dalarız biz de şiiri okurken. Ancak kurmaca karakter kargamız (kuzgun), doğal bir karga olarak da karşımızdadır. Kendi zihin dünyasındaki oyununda Poe adeta bizi o oyuna yabancılaştırmak ister gibi şöyle der, “Ey mahluk-ı mucize-kâr [mucizeler yaratan yaratık]! – dedim – sefil mahluk! Kuş veya iblis, hangisi olsan da daima mucize-kâr! İster seni şeytanlar göndermiş olsun, ister fırtınalar meyus ve faal olarak sadece bu sahile atmış bu çorak ve sahir-amiz [büyüleyen] mahalde bırakmış veya havf ve hirasla [korku ve ürküntüyle] müteellim [kederli] olarak bu mekana sevk etmiş olsun”.
Belki de okuyucu olarak mahluk-ı mucizekarın “sefil”, “iblis” olmasından yanadır gönlümüz. O kurmaca dünyada kargaya kanıp, bu hülyalı hayale şartsız koşulsuz dalmak isteriz. Ama anlarız ki bu hayal kuşu sadece bir “karga” da olabilir. Hatta nesnel bakabilen göz için bu doğal bir kargadır, “asla başka bir şey değil!” Kötü hava koşullarından belki yolunu, belki eşini kaybetmiş doğal bir karga; yaşamını sürdürebilecek yeni bir habitat ararken, anlatıcıyla tesadüfen karşı karşıya gelmiş bir karga (kuzgun). Zaten kargamız şiir boyunca da “badema asla!” sözünden başka bir şey demez. Yani sadece bir karga gibi aynı ton ve seste öter.
Bu tavır, canlıların özellikle de hayvanların insani kimi “iyi” ve “kötü” huyları simgelemesi anlayışının yarattığı ahlaki problematiği daha oluşmadan bertaraf eder. Doğayla olan malul ilişkimizin yok edici ateşine benzin taşımaz. Kolektif bilinçaltımıza bir tür önyargı gibi yerleşmiş gerçekle bağı kopuk tavır ve davranışlarımızı bilince çıkarır. Anlatıcı kargaya, “sefil” de der, “iblis” de. Ancak okur, bunun anlatıcının kendi yakıştırması, hatta sosyo-ahlaki bir yakıştırma olduğunun bilincindedir. Karga (kuzgun) kendi doğallığı çerçevesinde tanımlanabilecek bir kuştur, sadece bir kuş. İblis ya da sefil olan kuş değildir. Bu simgeleştirme uğraşı, insanın başına gelen kötülük, haksızlık ve felaketlere bir kulp uydurmaya çalışma çabasının doğaya aksettirilmesinden başka bir şey değildir. Yani iblis olan, dilin söylemeye varamadığı insanın ta kendisidir aslında. Felaketlerin gerçek nedenleriyle yüzleşmek türümüze ağır geldiğinden olabilir bu. Kötü yaşadığımız her ne ise iblistendir, iblis de kargadır (kuzgun).
Poe’nun doğaya, doğala olan bu yaklaşımı iki önemli unsurun göstergesidir: birincisi Poe’nun sanatçı olarak doğaya karşı tutumunun ve ikincisi de insan dışındaki canlılara özellikle de hayvanlara melodramatik yani sorunlu ahlaki bakışın reddedilmesinin. Poe, doğanın doğal bir parçası olduğunu bilincine çıkarmış ve içselleştirmiş bir şair ve yazardır. “Kuzgun” şiiri özelinde, kuzgunla, yani bizim yazımıza konu şiir çevirisindeki tabiriyle kargayla, yerleşik önyargılarının bilincinde olarak ilişki kurar. İblis, sefil, şeytan olarak bilinip anlatılagelmesinin yarattığı korku ve önyargılarını gizlemez, ancak bu önyargılarının farkında olduğunu da gösterir. Şiirin anlatıcısının, kaotik, acılı, hatta belki hastalıklı psikolojisini ve bu psikolojinin yarattığı karanlık ruh halini, okuyucunun gözünde, onların da önyargılarını ve doğaya karşı geliştirdikleri sorunlu düşünüş biçimlerini harekete geçirerek kuzgunla, yani kargayla somutlaştırır. Şiirde kuzgunun var oluşu, gizemli şekilde kapıyı çalması, eve girmesi, aynı sözlerle nakarat halinde konuşması, okuyucunun gözünde o kaotik psikolojinin, felaketlerin nesneleşmiş, ele gelir, göze görünür halidir. Kuzgun, bizim şiir çevirimizde karga, kaostur, felakettir, ölümdür. Ancak Poe işte bu önyargılı ve sorunlu düşünüş biçimine birden yabancılaştırır okuyucusunu. Önce o karanlık atmosfer ve ruh halini kuzgunla, yani kargayla somutlaştırır, ardından da kuşu insan bilincinin tanımlamasından özgür bırakır, doğallığına kavuşturur.
Poe bu tutumuyla, kuşunu lanetli olarak bırakmaz ya da onu vurup ölüsünü ağır bir yük gibi boynunda taşımaz[4]. Bunun yerine, kendi gözünde, yine de o yükle yaşayacağını bilse de öylece evinin içerisinde bırakır; okuyucusunun gözünde de doğal özgürlüğüne kavuşturur. Bu tutum, Poe’nun ürün verdiği 19. yüzyıl melodramatik bakış açısına karşıttır. Melodram, sermayenin aşırı ölçülerde biriktiği, kapitalistleşen ve emperyalizmin yelkenlerini alabildiğine şişiren 19. yüzyıl insan dünyasında çok kullanışlı “ahlaki” bir alettir. Emeğinden acımasızca çalınmasına göz yumarak hiç çalmamasını, emeğini planlı ve disiplinli bir şekilde yok paraya satmak için düzenli bir aile kurmasını, sadece çalışarak kaderine boyun eğmesini, “iyi” insanların, başlarına her ne felaket gelirse gelsin, bir gün mutlaka ödüllendirileceğine iman etmesini yoksul, emekçi ve işsiz insan kitlelerine kabul ettirmenin etkili bir aracıdır. Melodram, edebiyatın kitlelerin topluca inanabileceği hikayeler yaratabilmesinin gücü kanıtlanmış tekniğidir. Max Weber’in sözleriyle “Protestan Ahlakı” olarak tanımlanabilecek, ikiyüzlü kapitalist ahlakın şarkısı, şiiri, oyunu, hikayesi ve romanıdır. İşte Poe’nun kuzgunu, bizim kargamız, protestan ahlakını ideolojik olarak her hamlede yeniden üreten bu merhametçilik ve ahlakçılık oyununu gagalayıp parçalar.
Kuzgunun Anglosakson edebiyattan kanat açıp Türkçe edebiyat dünyasına karga olarak görece bu kadar erken bir dönemde konması da hayra alamet bir durumdur. Kara günlerin yaşandığı, kapkara günlerin habercisi yeni yüzyılın hemen başında, kapkara bir kuş gelip konmuştur Türk edebiyatının kapısının üzerindeki Pallas heykelinin başına. Gel gör ki, o dönemde bu şiir çevirisinin ardından bu alameti hayra yoracak yeterli ve yeterince yazar, şair, eleştirmen ya da edebiyat tarihçisi çıkmamıştır. Şöyle koltuğunu karganın karşısına çekip, onunla sohbet etmeyi deneyecek, kargayı doğallığıyla algılayacak, dahası onu melodramdan çıkışın kılavuzu sayacak bir insan eldeki verilere göre o tarih aralığında yoktur.
Yine de Türk edebiyatı denilen olgu, görece olarak biraz geç de olsa zaman içinde yolunu bulup kendi özgünlüğünü kazanmış; melodram bugün hala kitle edebiyatında (popüler TV dizileri, gündüz kuşağı “kadın” programları, oyunlar, çok satar romanlar vb.) etkisini ve geçerliliğini sürdürse de, kitlelerin topluca inandığı hikayelere itiraz eden edebiyat ürünleri fazlasıyla yaygınlaşmıştır. Olansa kargalara olmuştur. Birazdan okuyacağınız, günümüzde kullanılmayan sözcük ve ifadelerin yanına köşeli parantez içerisinde günümüzdeki karşılık önerilerini vererek Latin harfleriyle aktardığımız “Karga” şiirindeki karga temsili, gerçek metin olarak da algılanamamış, kargalarla ilgili şiirin yayınlandığı tarihten itibaren gittikçe acımasızlaşarak tam bir soykırıma dönüşen yok edici bir anlayış kabararak devleşmiştir. Halbuki, Poe’nun kuzgununu, ya da bizim kargamızı görmek bu kadar zor olmamalıydı diye düşünmeden edemiyor insan. Kargaları, karga gibi görmek, başka hiçbir şeye yormamak kolay olandı, zoru seçmişiz.
Yukarıdaki satırlardan da anlaşılacağı üzere, üzülerek belirtmeliyim ki bundan bir sonraki karga yazım hem bir edebiyat ürünü olmayacak hem de son derece sevimsiz ve trajik olacak. Kargalara karşı bir soykırım teşebbüsünün habercisi gibi okuyacaksınız bundan sonraki yazıyı. Canınız iyice sıkılmadan, şimdi aşağıdaki satırların tadını çıkarmaya bakın ve eğer hala zihninizin önyargılarla kilitli dehlizlerinde esirse kargalar, derhal onları serbest bırakın.
KARGA
(Garp Bediaları)
Edgar Allan Poe, Musavver Muhit, II. Cilt, 34. Sayı, 08.07.1909, s. 365-366
Korkunç bir yarı gece, zayıf ve bitap unutulmuş bir aleme ait malamal garaib [garipliklerle dolu], tuhaf bir kitap üstünde düşünüyordum, ve yorgunluktan başım devriliyordu. Birdenbire birisi yavaşça kapıya vurmuş, yavaşça odamın kapısına vurmuş gibi hafif bir gürültü oldu. Kendi kendime: Bir misafir olacak -dedim- odamın kapsına vuruyor işte o kadar başka asla bir şey değil, asla…
Ah iyice hatırlarım. Dondurucu eylül[5] ayında idi. Sobamın her muhtazır [ölmek üzere olan] odunu yere sarih [belirgin] gölgesini seriyordu. Şiddetle sabah olmasını istiyordum. Beyhude yere kitaplarımla kederimi avutmaya uğraşmıştım. Kaybettiğim “Lenore”um için kederimi… Şimdi meleklerin Lenore tesmiye ettikleri münevver, kıymettar genç kız için ki artık bu dünyada ismi asla yad olunmayacaktı. Asla…
Alev renginde kırmızı perdelerin[6] menhus [uğursuz] ipekli hazin hışırtıları kalbime nüfuz ediyor ve beni eskiden hiç hissetmediğim birtakım vehm-alud [korkuyla karışık] haşyetler [ürpermeler] içinde bırakıyordu. Öyle ki şimdi kalbimin helecanlarını teskin etmek için kendi kendime boyuna: Odamın kapısından girmek için müsaade isteyen bir misafirdir – diye tekrar ediyordum – Odamın kapısından girmek isteyen bir misafir; öyle olacak başka asla bir şey değil, asla!
Yavaş yavaş ruhuma kuvvet geldi o vakit çok tereddüt etmeyerek: Mösyö – dedim – yahut madam hakikaten affınızı rica ederim. Uyuyordum. Fakat gelip odamın kapısına o kadar hafifçe, yavaşça, vurdunuz ki, o kadar muhterizane [çekingence] vurdunuz ki sizi işitemedim, ancak kani olabildim ve o vakit kamilen açtım [kapıyı tamamen açtım]: Zalam [karanlık]! Başka asla bir şey asla!
Derinden derine bu zalama bakarak, hayli zaman hayret, hafv [korku] ve şüpheyle malamal [dopdolu] zîhayat [canlı] mahlukun düşünemeyeceği hayalat [hayaller] içinde kaldım. Fakat ortalıktaki sükutu hiçbir şey ihlal etmedi ve karanlıklardan hiçbir işaret gözükmedi ve işitilen tek kelime fısıldanan bir isim: “Lenore!” oldu. Onu fısıldayan bendim. Ve bilmukabele bir aksiseda bu “Lenore!” kelimesini fısıldadı sadece bu kadar ve başka asla bir şey asla.
Odama girerek ve bütün ruhumun raşeler [titremeler] içinde yandığını hissederek biraz sonra biraz daha hızlıca bir darbe işittim. Mutlak – dedim – mutlak penceremin kafeslerinde bir şey olacak. Bakalım nedir, bu garabeti keşfedelim, bir dakika kalbimiz sükûnet bulsun ve bu garabeti keşfedelim: – Rüzgar, başka asla bir şey, asla!
Penceremin kanadını ittim. Ve o zaman gürültülü bir kanat çarpıntısıyla ezmane-yi atikaya [eski çağlara] layık azametli bir karga [kuzgun] girdi. En ufak bir selam bile vermedi; durmadı; bir dakika tereddüt etmedi. Fakat büyük bir adam veya büyük bir kadın tavrıyla odamın kapısının üstüne kondu, kondu, oturdu. Ve başka asla bir şey yapmadı, asla!
O zaman, siyah kehribardan masnu [yapılma] bir hayvana benzeyen bu kuş, tavrındaki vakar, simasındaki ciddiyetle mahzun hayalimi tebessüm etmeye mecbur ederek ona: Her ne kadar suretin düz kırpılmış ise de tabi sen korkak bir şey değilsin – dedim – korkunç ve ihtiyar karga, geceler sahillerinden yollanan siyah! Söyle bana geceler sahillerinde senin ismin nedir? Karga dedi: Badema [artık] asla!
Cevabı pek de manalı ve yerinde olmadığı halde bu çirkin kuşun bu kadar vuzuhla [açıklıkla] söylemesine hayret ettim. Zira hiç iddia edilemez ki zihayat bir kimse ömründe odasının kapısı üzerinde bir kuş, odasının kapısı üstündeki bir heykelin üstünde bir kuş veya bir hayvan görmüş ki, ismi şu kelime: Badema asla.
Fakat camit [cansız, donuk] heykelin üzerine münzeviyane konan karga sanki bu iki kelime ile bütün ruhunu ifşa ediyormuş gibi bundan başka bir şey söylemedi. Yavaşça kendi kendine atideki cümleleri fısıldayıncaya kadar fazla asla bir şey söylemedi, bir tüyünü oynatmadı: Diğer birçok kimseler daha şimdi benden uzak bulunuyorlar; – dedim – sabaha doğru nihan [görünmez] olmuş bütün eski ümitlerim gibi o da beni terk etti! O zaman kuş dedi: Badema asla!
Bu kadar yerinde verilmiş şu cevapla ihlal edilen sükûnetten tevahhuş ederek [korkarak]: Şüphesiz – dedim – bütün tekrar ettiği, kendisine felaket-dide [felakete uğramış] bir sahibi tarafından ihda [hediye] edilen bir hamule-yi malumattır [bilgi yüküdür]. Zavallı bir kimse ki felaket aman bilmeksizin onu daima takip etmiş, o derecede ki onun şarkılarının bir tek nakaratı kalmış, ümidinin matemengiz [yaslı] şarkılarının mahzun [hüzünlü] nakaratı bu olmuş: Badema asla; asla!
Fakat karga yine bütün ruhumu tebessüm etmeye mecbur bırakıyordu. Derhal kuşun ve kapıdaki heykelin karşısına minderli bir iskemle çektim. O zaman kadife minderin içine gömülerek fikirleri yekdiğerine raptetmeye ve bu sahir-amiz [büyüleyen] eski zaman kuşunun bu hazin, abus [asık suratlı], korkunç, zayıf sahir-amiz eski zaman kuşunun böylece ötmekle ne demek istediğini araştırmaya koyuldum: badema asla!
Bunu keşfetmeye çabalıyordum. Fakat şimdi haşin gözleri kalbimi amakına [derinliklerine] kadar titreten bu kuşa harf-i ehad [tek bir harf] bile söylemiyordum. Bin şey birden düşünerek bunu keşfetmeye çalışıyordum. Başım lamba ziyasının okşadığı kadife yastığa dayalıydı. Lamba ziyasının okşadığı mor kadife ki “O” orada asla başını dinlendiremeyecekti. Ah badema asla!
O zaman sanki odamın halıları üzerinde hafif ayak sesleri yükselen periler tarafından savrulan gayr-i meri [gözle görülemeyen] kokularla muattar [ıtırlı, kokan] hava bana kararıyor gibi geldi. Kendi kendime: Bedbaht! – diye bağırdım – Cenabıhak melaiki [melekleri] vasıtasıyla sana “Lenore”un yad ve hayalleriyle huzur, deva-yı hüzün [hüzne çare] gönderdi, bahşetti. İç, oh bu tatlı deva-yı hüznü [hüznün ilacını] iç ve kaybolan “Lenore”u unut! Karga dedi: Badema asla!
Ey mahluk-ı mucize-kâr [mucizeler yaratan yaratık]! – dedim – sefil mahluk! Kuş veya iblis, hangisi olsan da daima mucize-kâr! İster seni şeytanlar göndermiş olsun, ister fırtınalar meyus ve faal olarak sadece bu sahile atmış bu çorak ve sahir-amiz [büyüleyen] mahalde bırakmış veya havf ve hirasla [korku ve ürküntüyle] müteellim [kederli] olarak bu mekana sevk etmiş olsun – Allah aşkına doğru söyle, var mıdır? Bir deva var mıdır? Söyle Allah aşkına! Karga dedi: Badema asla!
Ey mahluk-ı mucize-kâr! – dedim – sefil mahluk! Kuş veya iblis, hangisi olsan da daima müzice-kâr! Başımız üstünde serilen şu sema, ikimizin de perestiş ettiğimiz [taptığımız] Cenabıhak namına bu elemle mali [kederle dolu] ruha söyle; O, cennette melaikin “Lenore” tesmiye ettiği [adlandırdığı] o mukaddes genç kızı melaikin “Lenore” tesmiye ettiği o kıymettar ve münevver [ışıltılı] genç kızı kucaklayabilecek midir? Karga dedi: Badema asla!
Toplanarak boğuk bir sesle: Bu kelimeler bizim nişane-yi vedamız [ayrılık sözlerimiz] olsun, ey kuş veya iblis! – dedim – fırtınalara tekrar karış, cehennemi geceler sahiline dön, ruhunun söylediği yalanın hatırası olmak üzere burada siyah bir tüyü bile bırakma! Benim inzivama dokunma! Kapımın üzerindeki heykelden kalk! Gaganı kalbimden çek ve kabusunu kapımdan uzak bir yere def et! Karga dedi: Badema asla!
Ve karga bî-hareket [hareketsiz] daima duruyor. Daima tam odamın kapısı üstündeki solgun Pallas heykeli üzerinde duruyor ve gözleri; ayniyle hayale dalmış bir iblisin nazarlarına benziyor; lambanın baran-ı ziyası [ışık yağmuru] altında o gölgesini yere seriyor; ve ruhum; yerde titreye titreye sürüklenen bu saye-yi müdevverin [yuvarlak gölgenin] haricinde asla hiçbir vakit teali edemeyecek [yükselemeyecek]; badema asla! Edgar Poe
[1] Bakınız: https://sozluk.gov.tr/
[2] https://kuran.diyanet.gov.tr/mushaf/kuran-meal-2/bakara-suresi-2/ayet-260/diyanet-isleri-baskanligi-meali-1
[3] Mevlana Celaleddin Rumi (2015). Mesnev-i Menevi. (D. Örs ve H. Kırlangıç, çev.). Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, İstanbul. (Vurgular bana ait.)
[4] S.T. Coleridge, The Rime of Ancient Mariner (Yaşlı Denizcinin Ezgisi)
[5] Orijinal metinde aralık ayıdır: “Ah, distinctly I remember it was in the bleak December”
[6] Orijinal metinde perdeler mor renktedir: “And the silken, sad, uncertain rustling of each purple curtain”