KUŞLAR VE EDEBİYAT

Kuşlar hakkında, edebiyata dair…

Karga – II

ÇEVREYLE KURULAN DOSTLUK-DÜŞMANLIK İLİŞKİSİ: İNSANIN KARGAYLA AMANSIZ ‘SAVAŞ’I

                Geç Osmanlı-Erken Cumhuriyet döneminde karga özelinde, çevreyle kurulan ideolojik, siyasal, kamusal ve edebi ilişkiye bakmaya devam ediyorum. Toplam dört yazıdan oluşan bu dizinin ikincisi 1928 yılına, yani erken Cumhuriyet dönemine tarihleniyor. Bu yazımın konusu, Bedri Ziya’nın 22.02.1928 tarihli Vakit gazetesinde yayımlanan “Karga Düşmanlığı” adlı yazısı.

Aslında bu dönemde yeni Cumhuriyet’in, sınırları dahilindeki ekosistemle kurduğu kalkınmacı, elit ve insan merkezcil ideolojik ilişkiler, kediler, köpekler ve kargalar özelinde ayrıntılı bir şekilde akademik bir çalışmayla gösterilmiş bulunuyor. Ömer Obuz Osmanlı’dan Erken Cumhuriyet’e Hayvan Katliamları ve Himaye: Kediler, Köpekler, Kargalar[1] adlı dikkat çekici çalışmasında 1920’li yıllardan itibaren diğer başka birçok hayvan gibi kargalara karşı da sistematik imha projesi yürütüldüğünün altını çiziyor ve bu projeyi kargalara karşı “ilan-ı harp” olarak yorumluyor:

“Kargalar 1920’lerden itibaren hayvan katliamlarının öznesi olmayı, hem de giderek artan bir dozda sürdürdü. Bu sistematik yok etme çabalarının asıl çerçevesini 1924 yılında çıkarılan Muzır Hayvanların İtlafı Hakkındaki 13 maddelik yasal düzenleme oluşturdu. (…) [Bu kanunun] Maddelerinin oylanması sırasında Tunalı Hilmi ve Yusuf Akçura arasında ufak bir anlaşmazlık baş göstermişti. Akçura, düzenlemenin dört ayaklıları kapsadığını, Tunalı Hilmi ise iki ayaklılardan da zararlı olanların olduğunu söyleyerek aralarına kargaların da eklenmesi gereğini öne sürdü. Gerçi arzusu oylamada kabul edilmedi ancak İktisat Vekaletince “itlafı lüzumu olan” denilerek böylece kargalar öldürülecekler listesine eklenmiş oldu.” (2022, s. 115-116)

                Doğaya, canlı organizmalara ve özelde de kuşlara bakışımız sanıldığı kadar masum ve irticalen gelişmiş değillerdir. Bu bakış açılarımız ve bu temelde geliştirdiğimiz söylem ve davranışlarımız, belirli bazı doğal ihtiyaçlarımıza karşılık doğal olarak ortaya çıkıp geçerlik kazanmamıştır. Bu söylemlerin ve davranışların çok büyük bir kısmının geri planında orta ve büyük ölçekli sistemli ideolojiler vardır. Yani bir topluluk, klan, cemaat, ulus devlet ve/ya da küresel tüketim endüstrisinin ekonomik, siyasi, kültürel ve toplumsal koşullanmışlığı ve bu koşullanmışlıkla dolaylı/dolaysız yönlendirmeleri vardır. Bu durum karga ya da baykuş gibi bir hayvanı “uğursuz” ya da “hain” olarak görürken de; karşılaştığımız kuş ya da sair yaban/ev/sokak hayvanlarına insana özgü davranış kalıplarını ya da gündelik insan rutinlerini yakıştırırken de ve bu hayvanlarla kurduğumuz merhamet ilişkilerinde de böyledir.

                Burada merhamete ayrı bir vurgu yapmak yerinde olacaktır.[2] Kaynaklandığı öz ve yöneldiği hedef açısından kinden, nefretten ve düşmanlıktan farkı olmayan merhamet, faydacı-benci bir duygunun sonucudur. Üstelik bu duygunun maddi temelleri çoğu durumda oldukça somut ve ideolojiktir. İnsan, kendine faydası olan ve/ya da kendi varlığını olumlayan, hatta yücelten durumlara ve/ya da canlılara merhamet gösterir. Gösterilen merhametin sonucunda dolaylı ya da dolaysız somut bir kazanım, dinsel inançlara bağlı bir mükafat ya da kişiliğin yüceldiği hissi vardır.

                Üstelik aynı kaynaktan varlık bulduğu için merhamete aynı zamanda bir acımasızlık, merhametsizlik eşlik eder. Merhametin yöneltildiği nesne, artık o merhametin belirlediği sınır içerisindedir. O sınırın aşılması merhametin ortadan kalkmasını, hatta yerini karşıtı acımasızlığın almasını getirir. Ayrıca faydacı-benci tutum ve ilişki zaman, yer ve duruma göre değişebilir de. Böyle bir durumda da yine karşıt olumsuz duygular baskın hale gelebilir.

Ancak bütün bunlardan daha önemli bir şey varsa o da, insanın ekosisteme dahil canlılarla kurduğu merhamete dayalı ilişkinin bağımlı, tercihli ve dolayısıyla da sakat olmasıdır. Çünkü somut ve yaşamsal bir gerçeklik olan doğal denge ve döngü kavramlarının içselleştirilerek bilinmesi yerine merhamet gibi uçucu, bağımlı ve isteğe bağlı bir duygu ikame edilmektedir. Ekosistemin doğal döngüsünün tamamen insani faaliyet ve tercihlere terk edilmesinin bir aracıdır bu durumda merhamet.

                Ayrıca yukarıdakilerden farklı olarak merhamet, olumsuz ve zararlı iş ve işlemlere de neden olabilmektir. Bunun için somut ve çarpıcı bir örnek Osmanlı toplum tarihinden verilebilir. Osmanlı’da kafesteki esir kuşların özgürlüklerine kavuşturulması (kuş azadı) dinsel açıdan üst seviyede bir iyilik, insanın hem yeryüzünde hem de ölüm sonrasında talihini açacak bir eylem kabul ediliyordu. Bir tür gelenek haline gelmiş olan bu uygulama söylenenlere bakılırsa Roma ve Bizans’tan devralınmıştı ve İstanbul’daki bütün dini cemaatler nezdinden kabul görüyordu[3]. Bu toplumsal merhametçi bakış açısı, bir dizi acımasızlıklar furyasını beraberinde getirmiştir. Toplumsal bu ‘hassasiyet’ o dönemde bazıları için bir kazanç kapısıdır. Kimi kuşbazlar, doğal ortamlarından yakaladıkları saka, ispinoz, florya, bülbül vb. kuşları önce kafeslere kapatmışlar sonra da bunları sokak sokak gezip pazarlamışlardır. Merhametli insanlar, kuşbazların kafeslerindeki bu kuşları belirli bir ücret karşılığında ‘özgür’ bırakmışlardır. Bu durum kuşlar açısından bir sürek avına dönüşmüştür. Canlı organizmaların keyfi ve/ya da çıkar için bir süre bile olsa tutsak tutulmalarının getirdiği hak ihlali bir yana, bu kuşlar yakalanırken yuvaları bozulmuş, kimi yavru ve erişkin bireyler ‘iş kazası’ hesabıyla telef olmuş ve kuşların doğal yaşam alanları tahribata uğramıştır.

                Birazdan okuyacağınız “Karga Düşmanlığı” adlı yazı, açıkça görüleceği üzere, kargaların düşman olarak kabul edilmesi ve onlara karşı bir “kurtuluş savaşı” verilmesi gerektiği vurgu ve motivasyonuyla yazılmıştır. Bu durumda sorulabilir; bu açık saldırganlığın merhametle ne ilişkisi var? Böyle olası bir soruya karşılık, iki açıdan ilgiden bahsedebiliriz. Birincisini yukarıda genel hatlarıyla tarif etmiş bulunuyoruz. Yani merhametin de düşmanlığın (merhametsizliğin) da kaynağı ve yöneldiği hedef aynıdır. İkincisi, okuyucuların da göreceği üzere, söz konusu yazı, okuyanların merhamet duygusunu hedef almakta, o merhamet duygusunu merhametsizliğe tahvil etmeye çalışmaktadır. Öyle anlaşılmaktadır ki düşmanlığa, acımasızlığa giden en kestirme yol merhametten geçmektedir. Merhametin nedenleri bağımlı ve uçucu olduğundan ve bilişsel/nesnel bir zeminden yoksun bulunduğundan, bu nedenleri kolayca berhava etmek her zaman olanaklıdır.

Benim “kuşlar ve edebiyat” alanında yaptığım çalışmaların temel tezlerinden ve çerçevelerinden biri bu görüş ve yaklaşımdır. Bu yazımda da meseleyi bu çerçevede tartışmaktayım. Burada hareket noktam da yukarıda sözü edilen akademik çalışma ve bu çalışmadan üretilmiştir kitaptır. Ancak ben, Obuz’dan farklı olarak, konuya biraz daha karga ve “Karga Düşmanlığı” adlı yazı özelinde odaklanmak ve meselenin hem söylemsel hem de edebi yönünü ön plana çıkararak ekolojik bir edebiyat eleştirisi yapmak istiyorum.

                Böyle bir sav beni, çalışmamın iki temel unsurunu mantıklı, tutarlı ve inandırıcı bir biçimde açıklamaya mecbur bırakıyor. Bunlardan birincisi ekolojik edebiyat eleştirisinin temelini, sınırlarını ve içeriğini bu çalışmanın gerektirdiği ölçüde belirlemektir. Bir ikinci ve belki de inandırıcılıktan uzak bulunabilecek açıklama mecburiyeti ise söylemsel ve edebi analizini yaptığım metnin -ki bu metin büyük bir olasılıkla geleneksel edebiyat tarihinde edebi olarak kabul görmeyecek sıradan bir düşünce yazısından başka bir şey değildir- neden bir edebiyat metni olarak kabul edilmesi gerektiğiyle ilgilidir. Bu zorunlu iki açıklama, çalışmamın yöntemi ve ideolojik temeli olarak da okunabilir.

Ben ekoloji kavramını, hem organizmaların diğer organizmalar ve çevreleriyle kurduğu karşılıklı ilişkileri kast ederek biyolojik anlamda, hem de Alexander Beecroft’a[4] atıfla, ekolojik edebiyat kavramında ortaya konulduğu üzere edebi anlamda anlıyor ve kullanıyorum. Buna göre edebiyat, edebi dolaşım ve edebi anlam sadece yazılı metinlerden ibaret sayılamaz. Evet, bir organizma olarak edebi eser metinle varlık kazanır. Metin, edebi eserin sinir, sindirim, boşaltım vb. tüm yaşamsal sistemlerinin bir toplamıdır; tıpkı biyolojik canlı organizmalar gibi. Ancak organizmalar, teorik olarak gerekli tüm yaşamsal sitemlere sahip olsalar da biyotik (canlı) ve abiyotik (canlı olmayan) fiziksel unsurlarla ilişkiye girmeden yaşamlarını sürdürebilmeleri pratik olarak mümkün değildir.

Bu bağlamda edebiyatı da bir organizma olarak görmek oldukça makul ve açıklayıcıdır. Beecroft’a göre edebi metinler, hem diğer edebi metinler, hem ilişkide olduğu diğer diller, hem okuyucular ve hem de ekonomik, sosyal, ideolojik, ahlaki vb. koşullarla karşılıklı organik ve dinamik bağlarla ilişki içerisindedir. Edebi metinlerin ilişkide olduğu diğer edebi metinlerle ve dillerle kurduğu ilişki bir rekabet ilişkisidir. (s. 28)

Çerçevesi genel olarak yukarıdaki gibi çizilebilecek edebiyat ekolojisi bağlamında düşündüğümüzde, dönemin Türk edebiyatı yeni kurulan Cumhuriyet’in resmi ideolojisiyle karşılıklı organik bir bağ kurmuştur. Yeni ideoloji, koşullanmışlıkları ekseninde ulusu oluşturan toplum unsurlarını, bilhassa eğitimli bürokrat/teknokrat çevreleri o koşullanmışlık hedefine yönlendirmeye çalışmaktadır ve dolayısıyla edebi metinlerin önemli besin kaynaklarından biridir. Resmi ideoloji temel besin kaynağı olmasının verdiği avantajla, edebi metinlerin var oluş ve davranışlarını biçimlemektedir. Burada metnin resmi ideolojiden beslendiğini söylemek aslında diğer taraftan ironik bir söylemdir. Çünkü gerçekte edebi metinler siyasi erkin ana besin kaynağı olmasa da besinler sıralamasında üst sıralarda yer almaktadır. Dolayısıyla bu dönemde edebi metinler[5] kendi ekosistemlerinde en çok da resmi ideolojiyle bağımlılık ilişkisine sahiptir.

O dönemin edebi metninin bir diğer ekolojik ilişkisi, okurlarla arasında kurduğu ve edebi metin lehine olan baskın ilişkidir. Bu yazının konusu olan “Karga Düşmanlığı” adlı metin, okuyucuyu yönlendirme, onlardan kargalar için bir düşman yaratma üzerine kuruludur. Bu metin bir bakıma doğrunun, yapılması münasip olanın ilamıdır. Kalkınmamız, emeğimiz, değerlerimiz ve varlıklarımız için ‘hain’ kargalar düşman kabul edilmeli ve onlara karşı bir kurtuluş savaşı başlatılmalıdır. Okurun bu şekilde düşünebilmesini ve daha önemlisi duygusal olarak tamamen hazır kıta haline gelmesini sağlamak için biraz önce değinildiği üzere metin, onun merhameti üzerine kurulmuştur. Okurun bir seferberlikle ortak düşmana karşı savaşa girmesi, o savaşta acımasız olması için gerekli dönüşümü en kolay merhamet olgusu üzerinden gerçekleştirebileceğini bilmektedir. Bu bağlamda edebi metin, ekosistemi içerisinde ilişkide olduğu okuyucusuna göre kendini biçimlendirmektedir.

Şüphesiz kendi ekosisteminde daha başka birçok unsurla da ekolojik ilişki içerisinde olan bu metne neden edebiyat dediğimizle ilgili açıklamaya geçebiliriz. Bunun için sorulacak sorular bellidir. Hangi özel türleri ya da biçimleri edebi metin olarak kabul edeceğiz? Bir metne edebi diyebilmek için o metnin mutlaka kurmaca ya da imgesel (şiirsel kurmaca) olması şart mıdır? Kurmaca/imgesel metinler dışında kalan gerçek metinlerin bazılarına edebi metin diyebilir miyiz?

Öncelikli olarak edebiyat, daha başka birçok başat özelliğinin yanında, ya kitlesel olarak inanılabilecek hikayeler yaratma ya da kitlesel olarak inanılan hikayelere bireysel şerhler düşerek kamuoyu oluşturma işidir. Elimizdeki metne bu açıdan yaklaşmak yapacağımız edebiyat tanımını kolaylaştıracak ve bu metne neden edebi metin dediğimizi açıkça ortaya koymamıza yardımcı olacaktır.

Edebiyat, biçimsel olarak da, söyleyim ve sözdizimi açısından standart dilden bir sapmadır ve edebi olarak kabul edilen metinler belirli bir gelenek içinde tanımlanabilen metinlerdir. (Beecroft, s. 24) Buradan hareketle “Karga Düşmanlığı” adlı metin, kitlesel olarak inanılacak bir hikaye üretme girişimidir ve bu hikayeyi üretirken dilin standart (formal) kullanım biçimleri dışına çıkmaktadır. Başlığından bir köşe yazısı, fıkra ya da gazete makalesi olması beklenen yazı, daha ilk satırlarından itibaren, gösterenle gösterilen arasında doğrudan ve alışılmış ilişki üzerine inşa edilen standart dilin dışında bir söyleyime yönelmiş ve bu durum, yazının gerçekten bir fıkrayı andıran kısımları hariç genele yayılmıştır.

Nitekim yazının giriş kısmı fantastik bir kurmacaya işaret etmektedir. Kargaların insana karşı düşmanca bir tutum takınmış olup olmadıklarını düşünmek ve dahası düşmanlık yaptıklarına kanaat getirmek fantastik bir durumdur. Üstelik kargalara ilişkin bu fantastik kurgu bununla da sınırlı değildir. Yazarın (Bedri Ziya), kargaların kanatlarının altında bir ölçüm cihazının bulunduğunu ve bununla nesnelerle kendileri arasındaki mesafeleri ölçebildiklerini iddia etmesi, kargaların topyekûn savaş ilan edilebilecek ekonomik, siyasal ve askeri erkleri haiz örgütsel bir yapı olarak görülmesi gibi kurmacaya ait yapılar karganın yazıda tamamen fantastik bir karakter olarak çizildiğinin göstergeleridir.

Dolayısıyla metindeki karga ile nesnel, gerçek karga (corvidae familyasından kuşlar) arasında doğrundan bir ilişki, standart gösteren-gösterilen ilişkisi yoktur. Metindeki karganın gönderisi yine metnin kendinedir. Bu haliyle kurmaca bir karakter olan karganın, nesnel gerçeklik evrenindeki kargayla ilişkisi soyut ve dolaylıdır. Bedri Ziya, insanlara ‘bilinç’li bir düşmanlık besleyecek kadar örgütlü bir kötülükle donatılı kurmaca, soyut bir karga yaratmıştır. Yarattığı bu kurmaca karganın, bütün kurmaca yaratılardan ve insancıl niyetlerden azade nesnel gerçeklik evreninde, nesnel olarak var olup yaşayan doğal kargayla hiçbir ilgisi yoktur.

Ancak yazarın bu kargayı yaratmasının çok belirgin ideolojik bir nedeni vardır. Yukarıda da sözünü ettiğimiz üzere, çağımızda olduğu üzere yazının yazıldığı dönemde de ekosisteminde yer alan diğer canlı organizmalarla insanın ilişkisi genel olarak fayda-zarar ve merhamet-acımasızlık karşıtlıkları üzerine kuruludur. Nesnel ve doğal bir yaklaşımla kurulamayan doğal ilişkinin yerine ikame edilen bu türden duygusal tutumlar, o ilişkiyi istikrarsız ve her an dramatik değişimler olabilecek bir hale getirir. Yazarın bir kargayı bir kurmaca karakter olarak yaratmasının nedeni de buymuş gibi görünmektedir: Okurun merhamet ve fayda-zarar algısını değiştirmek.

Kısaca toparlamak gerekirse, genel okur profilinde karga ve kargayla kurulan ekolojik ilişki doğal bir durum bilgisi olarak bilinçte yer almaz. Bunun yerine ekosistemde yer alan biyotik ve abiyotik unsurlarla kurulan ilişki duyuşsal bir içeriğe sahiptir. Hal böyle olunca bu duyuşsal ilişki bir takım güçlü imge ve kurmaca öğelerle tersine döndürülebilir.

Bu makalenin sonunda tam metin olarak verilen “Karga Düşmanlığı” adlı yazının bir edebi metin olarak kabul edilip okunması gerektiğinin gerekçesi, esas olarak karganın fantastik bir kurmaca karakter olarak kurulmuş olması, belirli bir toplumsal dizge içerisinde o metne edebiyat denmesini gerektirecek söyleyim ve sözdizimine sahip olması ve kitlelerin topluca inanacakları bir hikaye üretmesidir.

“Karga Düşmanlığı” yazısının hemen başındaki ‘Kargalar mı bize düşman, yoksa biz mi kargalara?’ sorusu gerçekte yazarın yukarıda genel çerçevesini çizdiğimiz amacını ele vermektedir. Belirli bir bilinç düzeyiyle okunduğunda bu soru aslında, ‘evet kargalara düşman olan biziz, ama çok haklı gerekçelerimiz var’ demektedir. Buradan hareketle metne yazıyla sabitlenmemiş, ancak söylem düzeyinde baskın asıl soru şudur: ‘Hangi kargaya düşman olursunuz? Doğal döngü, denge ve uyum içerisinde yaşayan, yavru yetiştiren, genlerini sonraki kuşaklara aktaran ve bu arada doğal seçilimle ‘normal’ evrim süreci içerisindeki insicamlı kargaya mı yoksa “gagası çelik bir süngü, pençeleri kıvrık bir kılıç”, en değerli karargahlarımızdan olan tarımın “kalp-gahına” amansızca hücum eden, “menhus”, “hain”, “hilekar” ve “kurnaz” kargaya mı?

Yanıt ikincisinden yanaysa öyleyse geriye kargayı oluşturduğu kalabalık kara ve hava güçleriyle yurdumuza, aşımıza, emeğimize saldıran bir düşman olarak göstermek kalıyor. Bu da yazara göre zor bir şey değil. Nitekim kargalar sadece köylülerin bin bir emekle yetiştirdikleri mahsullerin değil, onların çocuklarının, geleceklerinin ve umutlarının da düşmanlarıdır.

Bedri Ziya yazısında okuyucunun aklına gelebilecek kimi olası hayali sorulara da yanıt veriyor. O sorulardan bir tanesi ‘Peki bu kargalar Osmanlı’da amansız düşman birlikleri değiller miydi? Kargaları yeni mi tanıyoruz, yeni yeni mi ulusun mahvını isteyen düşmanlar olduğunu anlıyoruz yoksa bize yeni yeni mi düşman olmaya başladılar?’ Yazarın yanıtı çok net. Yeni Cumhuriyet yönetimine kadar gözlerimize ‘karga siyahlığında’ perdeler çekilmiş, kulaklarımıza ‘şampanya şişesi mantarları’ sokulmuştu. Kör ve sağırdık. Düşmanın iğvasına uymuş, hatta onu fark edememiştik bile. Nihayet Cumhuriyet gelmiş ve kargaların o çirkin, ahlaksız, canımıza kast eden kirli yüzleri ortaya çıkmıştı.

Yazar bunları yavan bir dille, kuru bir söyleyimle dile getirmiyor. Okuyucusunu fikirlerine ikna etmeye çalışırken benimsediği dil romantik, melodramatik ve hatta lirik olarak tanımlanabilir. Okuyucunun duyguları üzerinde etkisini artırmak için standart dilden saparak, ‘edebi’ bir sözdizimine ve söyeyime yöneliyor. Çiftçinin, köylünün perişan durumunu bu melodramatik söyleyimle dile getirmesinin hemen ardından da okuyucu üzerinde yarattığı etkiyi fikir değişimine, harekete, eyleme tevdi edecek son hamlesini yapıyor. Karganın son derece zararlı, son derece kötü niyetli ve insanın yaşamına kast edecek kadar acımasız bir mahluk olduğunu yine ‘çarpıcı’ bir biçimde vurguluyor.

“Karga Düşmanlığı” yazısı, okuyucuyu kargaların düşman olduğuna ve insanların kargalara karşı topyekûn savaş ilan etmeleri gerektiğine ikna ettikten sonra, hükümetin karga mücadelesi politikalarındaki aksayan birkaç hususu eleştiriyor ve bu mücadelenin daha etkili daha yaygın hale getirilmesi gerektiğini vurguluyor.

Yazının bundan sonraki bölümü, edebi tür olarak kısa bir öyküye dönüşüyor denilebilir. Olay örgüsü (yazarın karga avı için yola çıkmasıyla başlayan olaylar dizisi), çatışma (anlatıcı-karga çatışması özelinde karakter-doğa çatışması), ortam (yer, zaman ve sosyal atmosfer belirgin), karakterler (anlatıcı, kargalar, çiftlik sahibi), anlatıcı (birinci tekil kişi) ve tema (düşmanla savaşmanın ciddiyeti ve yaratabileceği hayal kırıklıkları) unsurlarının anlatılan hikayede tümü yer almaktadır. Bu açıdan bakıldığında klasik kısa öykünün bütün birleşenleri bir aradadır.

Bu kısa öykünün en şaşırtıcı yanı, yazının ondan önceki kısımlarında dile getirilen ve hissettirilen düşmanca ve hamasi (kahramanvari) tutumla zıtlık oluşturmasıdır. Öykü kısmına gelinceye kadar yazıyı okuyan bir okuyucu rahatlıkla, anlatılan öyküde onlarca karganın vurulup öldürüleceğini tahmin edebilir. Ancak durum sanıldığının aksine, anlatıcı yazar açısından tam bir hayal kırıklığıdır. Kargalar çok zeki, stratejik ve örgütlü çıkmışlardır. Sözcüğün her anlamıyla kahraman anlatıcı-karakterimiz, yani yazarımız, kargalar karşısında hiç beklemediği bir yenilgi almıştır. Yine öykünün şaşırtıcı yanlarından bir tanesi de, kahramanımızın neredeyse bir anti-kahramana dönüşerek yenildiğini, hatta bozguna uğradığını (münhezim) itiraf etmesidir.

Yazının bu çarpıcı sonuyla ve bizim burada kısa öykü olarak tariflediğimiz kısmıyla ilgili gerek edebi gerekse de siyasal ve sosyolojik olarak daha farklı çıkarımlarda bulunmak da mümkündür. Ancak yazımın amacı ve kapsamı dahilinde buraya kadar söylenenler yeterlidir. Bedri Ziya’nın yazısını bu açılardan düşünüp çözümlemek bunu isteyecek okurlara/araştırmacılara kalsın.

Sonuç olarak, edebiyatın, bir hikaye yaratmak için standart dilden saparak verili koşullar içerisinde edebiyat kabul edilebilen belirli ve normal dilden farklı bir sözdizimi ve söyleyimle üretilmiş metinleri de kapsadığını düşünürsek Bedri Ziya’nın “Karga Düşmanlığı” adlı yazısı bir edebiyat metnidir ve bu metin edebi bir organizma olarak kendi ekosistemi içerisindeki diğer organizma ve koşullarla karşılıklı iletişim ve/ya da bağımlılık içerisindedir. Bedri Ziya’nın yazısının konusu karga da biyolojik anlamda bir organizmadır ve o da kendi ekosisteminde diğer biyotik ve abiyotik şeylere olağan ilişkiler ve süreçler içerisindedir. Doğal ve nesnel olan gerçeklik budur. Bu gerçeklikten hareketle, insanlarda belirli çıkarlar ve amaçlar doğrultusunda duygu değişimleri yaratmak zor ve hatta imkansızdır. Merhametle bağlı oldukları nesneler, durumlar ve organizmalara karşı tutumlarını değiştirmek, merhamet karşıtı duygularla donanmalarını sağlamak için insanların o acıma duygularına yönelmek kolay bir yol olarak görünmektedir.

KARGA DÜŞMANLIĞI

Bedri Ziya, Vakit, 3640, 22.02.1928, s.5

                Şu serlevhayı yazdıktan sonra düşündüm. Ve kendi kendime: “Evet, ama… dedim. Acaba kargalar mı bize düşman, yoksa biz mi kargalara?..” Ve birden karar verdim: “Hiç şüphesiz kargalar bize!” Hem içimize giren, topraklarımızda yaşayan, sonra da asare-yi ziraat ve iktisadiyatımızı gözlerimizin önünde emen öyle bir düşman, ki bu husumet-i tabiiye [doğal düşmanlık], ihanet-i hayvaniye [hayvanca ihanet], o kafir, ziyankar hayvanın mevcudiyetiyle beraber kalubeladan beri devam ediyor. Ve bu karga mücadelesi kararında[6] sebat gösteremezsek bu mahlukat-ı muzire, zavallı çiftçilerimizin, köylülerimizin keseleri dibine darı ekecek, ocaklarını söndürecektir.

                Gagasını, çelik bir süngü sivriliğinde tırnaklarını eğri bir kılıç keskinliğinde bileyerek ziraatımızın kalp-gahına hücum eden, mahsul-i hayati [yaşamaları için gerekli ürünleri], vesile-yi maişeti [geçim kaynakları] olan tarlaları harabe-zara döndüren bu menhus, hilekar, bir tilkiden daha kurnaz mahluka karşı biz de bilmukabele ilan-ı harp etmiş bulunuyoruz. Binnetice [sonuç olarak] bunları, bu kara kargaları bere [toprağa] kadar tepeleyerek yüzümüzün akı ile işin içinden çıkmalıyız.

                Ziraatımızın, çiftçilerimizin, bağ, bahçe sahiplerinin bütün bir aile kızanları, çocuklarıyla beraber kefaf-ı nefisleri [kendi rızıkları] için kan terler içinde, hem ser-i mezahimine [sıkıntılarla yüklü başına] güneşin amuden [dikine] ateşler yağdırdığı öyle bir an-ı hararette nasıl çalışıp çabaladıklarını bizim İstanbullular arasında bilen az kimse vardır.

                Hükümet-i Cumhuriyemiz zamanına kadar gözlerimize sanki karga siyahlığıyla birer perde çekilmiş kulaklarımıza şampanya tapası sıkılığıyla birer mantar tıkanmıştı. Karga deyip geçtiğimiz şu en adi, şu kalp-i kara mahlukun, en mesut bir köy ailesinin sakf-ı saadetinde [mutlu çatısında] nasıl bir baykuş sedasıyla sur-ı matem söylediğini [matem borusu öttürdüğünü] göremedik, işitemedik.

                Bomboş kalan tarlası karşısında elleri böğründe, bu kuru tarlaları, hüsran ve felaket gözyaşlarıyla ıslatırken zavallının o vaz-ı teellümüne [keder etmesine] lakayt kaldık. Hıçkırıklarına kulaklarımızı tıkadık.

                Bilir misiniz, bu yezit, ne ziyankar bir mahlukattır? Bir bakla, yahut mısır tarlasının tam filiz verdiği zamanda oraya üşüşür. Henüz filiz halinde toprak altında fışkırırken yemeye başlayarak asıl tohumu çıkarmak için toprağı yoğurt kasesi şeklinde oyar, bırakır. Ve bu yerlerin ne tarlası olduğunu anlayabilmek için tek bir tohum numunesi bırakmaz.

                Köylünün gözleri önünde deşile, deşile harabe-zara dönen şu mihrap-ı ümidinin felaket-i inhitatına [çökme felaketine] karşı zavallı, büyük bir inkisar-ı emel [emel kırıklığı], hüzün, acı bir serap ile kıvranır durur.

                Bence, karga mücadelesi, mahdut [sınırlı] bir zaman, muayyen [belirli] bir tarih içine sıkışamaz. Bu mükellefiyet-i kanuniye namütenahi [sınırsız], gayri muayyen [belirli bir tarih sınırı olmayan] müddetlerle ilanihaye [kesintisiz] devam edip gitmelidir. Bunun şeklini, cihet-i tatbikiyesini sonra yazacak ve bir mütalaa kabilinden irae edeceğim [açıklayacağım].

                Şimdi,  her şeyden evvel şu karga mücadelesi yüzünden başıma gelenleri anlatayım:

                İstanbul vilayetine tabi bir kaza merkezi olmak üzere bizim Bakırköy’ünü de, kargalar hakkındaki hudut-ı mücadeleye – her nedense – dahil ettiler. Her nedense diyorum. Çünkü, bizim Bakırköy hem kaza merkezidir, hem de şehir emanetine [İstanbul Belediyesi’ne] merbut [bağlı] 9 numaralı bir daire-yi belediyedir. Yani, devekuşudur. Bu, telakkiye, tefsire göre her zaman değişir. Bazen deve bazen de kuş olur.

                Sur Harici ahalisi, birer karga itlafıyla mükellef imiş. Kaza olması nokta-yı nazarından eyvallah!.. Fakat, bir daire-yi belediye merkezi olması cihetiyle burasının Beyoğlu Daire-yi Belediyesi dahilindeki ahaliden bilemem, ki ne fark vardır? Beyoğlu da sur harici değil mi? Ben bunun mübahese ve münakaşasına [konuşma ve tartışmasına] bilahare yine avdet etmek [dönmek] üzere bu bahsi şimdilik burada keseceğim.

                Benim köy ahalisi, İstanbul ve Beyoğlu halkı gibi tüccardır, memurdur, amele ve sairedir. Hasılı çiftçiden, ziraiden başka her şeydir. Bu halk, karga mücadelesi gibi bir mükellefiyet karşısında kalınca şaşırdı, afalladı. Herkes, bütün tanıdıklarım, tanımadıklarım, beni avcı bilirler. Birçok karga teklifleri karşısında kaldım. Adeta bir karga hücumuna uğradım. Her ahbabın talep ve ricalarına karşı da hep cevap-ı muvafakatle mukabele etmek [olumlu yanıt vermek] ihtiyatsızlığında bulundum. Kendi kendime:

                – Adam, sen de… diyordum. Karga vurmak da bir şey mi? Bir avcı için adeta tenezzüldür[seviye düşüklüğüdür].

                Ne olursa olsun, çareler yok, verdiğim vaadi yerine getirmek için yirmi, otuz karga tepelemek mecburiyetindeyim. Bu icbar ile [mecburiyetle] bir sabah yatağımdan erken fırladım. Bir çulluk avcısı kıyafetiyle mücehhez olarak [donanarak] otuz tane yedi numaradan, bir o kadar da beş numaradan iki fişekliği belime, çiftemi omzuma taktım. Yola revan oldum. Vuracağım yirmi, otuz kargayı ben artık çantada biliyordum. Bereket versin merci-yi aidi [ilgili makam] kargaların yalnız kafalarını istiyordu, bu kadar kargayı ben nereye sığdıracaktım? Yalnız bu kafaların hamule-yi nuhuseti [uğursuz yükü] bir avcıya kafi değil midir?

                Bizim Bakırköy istasyonunu geçip de Bağlar yoluna gideceğim sırada, pek sevdiğim ve hürmet ettiğim “Şükran Çiftliği” sahibi Halit Bey ile karşılaştım. Bu vakit ne avına gittiğimi sordu. Bizim taraflarda bu zamanda hiçbir av olmaz. Bağ zamanı olsa, akşama kadar bağların birine bağlanır, üzüm avlardık. Binaenaleyh şu sual mukadder, tam yerindeydi. Doğrusunu isterseniz sıkıldım. “Karga avına!..” demeye dilim varmadı. Müziç bir vakfe-yi tereddüt [sıkıntı verici bir tereddüt anı] geçirdim. O, anladı. Yakama yapışarak bulunduğumuz noktaya üç, beş dakikalık mesafesi olan çiftliğine beni musırrane [ısrarla] davetle beraber şöyle müşkül bir mübadele ve mukavele de teklif ve dermeyan etti [teklif etti ve ileri sürdü].

– Benim çiftlikte dedi, yalnız ineklere bakan on beş tane karga kafalı hizmetkarım var. Hepsi de birer karga ile mükellef. Bizim bu kuş beyinlilere bu kadar kargayı nereden bulacağız? Alelhusus çiftlikte tek bir çifte bile yok. Size şunu teklif ediyorum:

Bana vuracağınız her kargaya mukabil bir halka sucuk. Dört kargaya karşı da yüz dirhem tereyağı, nasıl? Kabul mü?

Şöyle bir düşündüm. Halit Bey’in bizzat ailesi efradı içinde yapılan sucukları görmüş, refikasının bizzat çalışmak suretiyle billur Amerikan yayığı içinde imal eylediği sonra da “malaksör” dedikleri bir makinede bol sularla sakız gibi yıkanan tereyağlarının şahid-i nezafet [temizliğine tanık], hele meziyet-i nefasetinin [enfes meziyetinin] hayran-ı lezaizi [lezzetinin hayranı] olmuştum.

Halit Bey, beni en can alacak yerimden vurmuştu. Tereddüde mahal bile yoktu. Birlikte çiftliğine gittik. Çiftliğin etrafında kendime bir mahal-ı münasip [uygun yer] bulup tarassuda [gözlemeye] başladım. Tepeleyeceğim kargalara mukabil kavuşacağım sucuk ve tereyağlarının hayali nefaset ve letafeti gözlerimin önünde uçuşurken kargalar da fevk-i serimde [başımın üstünde] pervaza [uçmaya] başladı.

Uzatmadan, tafsilata girmeden şu kadar söyleyeyim:

Sabahın dokuzundan tamam vakit zevale [öğleye] kadar etrafımdan, üzerimden üç yüze yakın karga geçti. Ben bu menhus [uğursuz] hayvanın seyr ü pervazına, derece-yi şeytanetine karşı bir müddet duramayacak derecelerde hırs ve hiddetten nasıl tüfek atacağımı da şaşırdım. Bu kafir mahlukun sanki kanatları altında metre şeridi vardı. Ta uzaklarda elimdeki çifteyi nasıl görüp tefrik ediyordu? Bu ne kadar keskin göz, ne derece şayan-ı hayret [hayret uyandıran] bir fart-ı rüyet hassasıydı [hayret uyandıracak üstün bir görüş yeteneğiydi]? Gördükten sonra da aramızdaki mesafeyi sanki metre şeridiyle mahir bir mühendis gibi santimi santimine ölçüp saçma menzilinin haricinden gidiyordu.

Artık bu şeytan mahluka karşı gözlerim karardı. Menzil, mesafe dedikleri şerait [şartlar] endahte-yi ilan-ı isyan ederek sevk-i asabiyetle [sinirle] yüz, yüz elli metre uzaktan yedi sekiz el patlattım. Çıkan saçmalar şu mahrumiyet neticesiyle perişan olan fikir ve muhakemem derecesinde boş tarlalara bila-hedef [hedefi bulmayarak] dağıldı. Emin olunuz, tek bir kargadan tek bir tüy koparamadım.

Hiddetle bir medet kalktım. Ta uzaklarda çukur bir tarla kenarında kargalar, sürülerle kaynaşıyordu. Derin bir hendeği siper alarak iki büklüm hayli yürüdüm. Beni katiyen göremeyecek ve hissedemeyeceklerdi. Elli metreye kadar sokulup da çiftemin sağ gözünü, otururken gömenin içine, solunu da kanata bindikleri vakit patlatırsam sağlam on beş yirmi tanesini yerlere serecektim. Bilmem nasıl oldu? Uzaktaki bir ağaçtan:

– Gak!..

diye bir ses çıktı. Meğerse tek bir karga, ağacın yüksek dalı üzerinde vaz’-ı tarassut ile beni tecessüs edip [erketeye yatmış beni gözetleyip] durmuyor muymuş? Şaştım. Ağzım açık kaldı. Feryadı müteakip bir an gayr-i münkasımda tarlada bir karga kalmadı.

– Gak!..

demek “Kalk!..” demek imiş. Anladım. Fakat tehi-dest [eli boş] avdet etmek [geri dönmek] şartıyla yani, makhur [kahrolmuş] ve münhezim [bozguna uğramış]!..

Bedri Ziya  


[1] Obuz, Ö. (2022). Osmanlı’dan Erken Cumhuriyet’e Hayvan Katliamları ve Himaye: Kediler, Köpekler, Kargalar, İletişim Yayınları, İstanbul.

[2] Merhamet kavramın çok riskli olduğunu kabul ediyorum. Bu kavram dayanışma, yardımlaşma, güzel duygular besleme, mutluluk gibi birçok olumlu insani duyguyu da içermektedir. Ben merhametten söz ederken kavramın bu olumlu pratik yönlerini tartışmıyorum. Merhamet daha çok iyilikle ve dolayısıyla da ahlaklı olmakla bağdaştırılan bir kavram. Bu kavramı ele alışım iyiliğe ve ahlaklı olmaya odaklıdır. Temel savım düşüncelerimizi, duygularımızı ve davranışlarımızı belirleyenin iyilik değil, nesnel gerçeklik, doğruluk, doğal haklar, doğa yasası ve en geniş anlamıyla güzellik olması gerektiğidir. Ahlaklı olmak da doğanın yasasını temel yasa kabul ederek ekosistemimizdeki tüm canlıların yaşam haklarını kabul ederek yaşamaktır. Merhametin içerdiği ahlak ve iyilik kavramları geçici, uçucu, değişken ve akışkandır. Doğanın ve bilginin yasalarına göre değil, çıkar birliği oluşturmuş ekonomik, siyasal, toplumsal ve/ya da kültürel erklerin belirleyiciliğine tabidir. Ayrıca aynı zaman diliminde ve aynı coğrafi/siyasi bölgede birbiriyle çelişen, zıtlaşan ve hatta çatışan pratik uygulamalara tabidir.

[3] Kuş azadıyla ilgili olarak Yaşar Kemal’in Kuşlar da Gitti adlı romanı özellikle ilgi çekicidir. Sadece bu konuya odaklanmış bilimsel bir çalışmayla ben karşılaşmadım. Ancak kuş azadının alt tema olarak ele alındığı birçok bilimsel metin mevcuttur. Bir örnek olması açısından Çalışkan ve Koç’un (2019) şu makalesine bakılabilir: (https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/744010)

[4] Beecroft, A. (2020). Dünya Edebiyatının Ekolojisi: İlkçağdan Günümüze (Çev. D. Dinçsoy), Koç Üniversitesi Yayınları (KÜY), İstanbul.

[5] Burada şüphesiz bir genelleme yapılmaktadır. O dönemdeki bütün edebi metinler, resmi ideolojiyle bu türden bir ekolojik ilişkiye sahip olmayabilir. Aynı ekosistem içerisinde yer alsalar dahi farklı biçimlerde var oluş ve yaşam süreçlerini gerçekleştirebilirler. Hatta burada şunun altını çizmekte fayda var. Edebiyatların ve edebi metinlerin siyasi erkle kurdukları yaşamsal bağımlılık ilişkisi, doğal değil, yapay, istilacı bir ilişkidir. Doğada karşılaşılan, o ekosisteme doğal olarak dahil olmayan, dışarıdan gelmiş istilacı türler benzetmesi burada dile getirilebilir. Ancak edebiyat ekolojisinde siyasi erk öyle bir yapay, istilacı türdür ki, hemen her edebi metin için doğal bir unsur gibi gerek doğrudan gerekse dolaylı çeşitli derecelerde etkiye sahiptir.

[6] 1924 tarihli Muzır Hayvanların İtlafı Hakkında Kanun (N0. 393)’a göre “Bu hayvanlardan zarar gören her şehir, kasaba, köy, köy mahiyetinde olan yayla ve çiftlik ahalisi tarafından her sene mezkûr mahallerde hangi muzır hayvanların ne miktarda itlaf olunacağını Hükümet-i Mahalliye tayin ve alakadarlara tebliğ ve ilan eder. Bu suretle tayin, tebliğ ve ilan olunan hayvanları mezkûr mahallin ahalisi öldürmeye veya öldürtmeye ve hayvanların filhakika öldürülmüş olduğunu uzvi bir alamet veya kanaat-bahş bir vesika ile Hükümet-i Mahalliye indinde ispata mecburdur. Bundan maada mahalli hükümetler, bu kabil muzır hayvanların itlaf ve izalesi için icabat-ı iklimiyeye göre senenin muayyen mevsimlerinde kuva-yı müsellehanın da muavenetiyle ahali-yi mahaliyeye sürek avları tertip ettirmekle mükelleftir. Öldürülen hayvanların kabili istifade aksamı öldürene aittir.” (https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/KANUNLAR_KARARLAR/kanuntbmmc002/kanuntbmmc002/kanuntbmmc00200393.pdf)

Posted on