KUŞLAR VE EDEBİYAT

Kuşlar hakkında, edebiyata dair…

MARTI

Bir martıya baktığınızda ne görürsünüz? Masmavi bir deniz üzerinde, masmavi bir gökyüzünde, bembeyaz kanatlarını açmış bir martı gördüğünüzde mesela… Çalkantılı bir zamanında Akdeniz’in dalgalarına bedenini ve ritmini uydurmuş bir ada martısı gördünüz diyelim ya da Edremit körfezinde, balıkçı teknelerinin etrafında sardalya peşinde bir ince gagalı martıyla karşılaştınız yahut Şehir Hatları vapuruyla Haydarpaşa’dan Karaköy’e geçiyorsunuz, tepenizde, ardınızda, önünüzde gümüş martılar… Söz konusu martıysa deniz de şart değil. Konya ya da Ankara’da bitip tükenmek bilmez bozkırın gizemli ve sert güzelliğine güzellik katan küçük bir gölün üzerinde telaşlı seslerle sürüler halinde uçuşan karabaş martılarla kesişebilir yolunuz. Hatta o bozkırın ortasına Akdeniz havasını taşıyıp gelmiş bir Akdeniz martısı bile olabilir gözlerinizin nasibi. Ya da ne bileyim Van Gölü’nün kıyılarında bırakıp gitmeye mecbur edilmiş kadim insanların yadigarı Van Gölü martısının o vakur, heybetli uçuşuna denk gelebilirsiniz… Her nerede, hangi martıya tesadüf ettiyseniz artık… Bir martıya baktığınızda ne görürsünüz?

Bir kuşa bakmanın, sadece bir kuşa bakmak demek olmadığını sıkça düşünüp sıkça tekrar ediyorum. Bir martıya baktığınızda özgürlük, aşk, sonsuzluk, zaman, metanet, vakar gibi birçok şey düşünüp hissedebilirsiniz. Zihninizde canlanan bu türden soyut kavramlar daha çok bu kuşun kültürel bir kod olarak sembolleşmiş olmasından kaynaklanır. Yine de martı, az ya da çok kurmaca bir imge olarak poetiktir de aynı zamanda. Yani martıya bakmanızın zihninizde diyelim ki özgürlük kavramını canlandırması onun sembolleşmiş değerinin yanında imgesel bir değere sahip olmasından da kaynaklanır. Sonuç olarak kültürel açıdan sembolleşmiş özgürlük kavramı, bir şiirden derdiğiniz biricik duygu ve tutumlarınızla harmanlanıp size münhasır olmuştur. Bakar ve şiirsellikle kendinize özgü kıldığınız sembolleri görürsünüz martıda.

            Mehmet Ziver de bakar martıya ve gördüklerini 3 Aralık 1896 tarihli Servet-i Fünun dergisinin 299. sayısında yayımlanan “Martı” adlı yazısında kaleme alır. Onun bu “denizler güzeli” kuşta ilk elden gördüğü şey ilahi gizemdir, esasında doğanın yaşamsal uyumu demek olan gizem. Bir martının yaşamını nasıl idare ettiği, sahile çarpa çarpa vuran deniz dalgaları gibi esrarlıdır. Dalgalar gibi esrarlıdır çünkü, martı da dalgalar gibi tanrısal bir gücün etkisinde sahilden açığa, açıktan sahile gider durur da kendinden başka kimse bilmez bu gidiş gelişlerin sırrını.

            Denizlerin de tabi olduğu o ilahi hükmün etkisiyle gün boyu gider gelir martı. Dalgaların velvelesine, uğultularına sesini yetiştirmeye çalışmaktan yorulur akşam üstü ve köşesine çekilip havanın kararmasıyla gökyüzünde seçilmeye başlayan gök cisimlerini göz ucuyla baka baka seyre dalar. Akşamları üstüne çöken hüznüne, garipliğine aldanmamak gerekir yine de. O, vahşi ve çılgın dalgaların üzerinde lakayt, vakur ve güçlü bir abidedir her daim. Bu çılgınlığa olan kayıtsızlığı görülmeye değerdir. Gökyüzünden denize doğru tıpkı bir kayan yıldız gibi iner. Kanatlarının rengini gökyüzünden alır, sesi çok tuhaftır, yaşayışı ise tam anlamıyla muamma. Velhasıl kelam acayip bir kuştur martı Ziver Bey’in gözünde.

            Güzel bir ege adası olan Sömbeki yapımı, “Pena” armalı bir kayığı vardır Mehmed Ziver’in. “Martı”dır adı. O gizemli kuşu uzun uzadıya bu yüzden anlatmıştır aslında. Renginin beyaz olması değildir kayığını martıya benzetmesinin nedeni. Biraz önce anlattığı üzere, dalgaların şiddeti ne olursa olsun, onlara lakayt kalışı, yönünü kaybetmemesi ve deniz üzerinde kararlılıkla yol alışıdır bu teşbihteki bağlantı.

Şekil 1: Pena armalı bir tekne.

Midillilidir Mehmed Ziver. Akdenizlidir yani doğuştan. 1891-1896 yılları arasında Rodos’ta da görevi gereği bulunmuş, orada da yaşamıştır. Bunlar dışında diğer Ege adalarını da biliyor olması kuvvetle muhtemeldir. Akdeniz ve ada kültürüyle yoğrulmuş bir kişiliği olduğu şu kısa metinde de hemen dikkat çeker.

Bu kültürün tezahürü, her şeyden önce Akdeniz’in kadim yelken armalarını, modern dünyanın mekanik yelken armasına yeğ tutmasında görülür. Bir kayığın üstündeki yelken ve mekanik düzenine verilen genel addır “arma”. Modern armayı aşırı süse boğulmuş ve gereksiz derecede mekanikleştirilmiş bulur. Ziver Bey’e göre, modern armanın felsefesi, tekneye zorla yol aldırmak üzerine kuruludur. Oysa pena gibi Akdeniz’in kadim armalarında tekne denizin bir parçası gibi doğallıkla ve kendi iradesiyle yol alır. İşte bu yüzden onun kayığı düpedüz bir martıdır; denize, dalgalara ve çevresine uyumlu, nevi şahsına münhasır ve güçlü.[1]

Mehmed Ziver Bey, yine Akdenizliliğiyle Homeros’a gönderme yapar ve onun Odisseia’da Truva savaşında yer alan gemileri anlattığını söyler. Homeros’un bu ölümsüz eserinde Rodos’un güneydoğusunda yer alan Lindos limanında yapılmış olan gemileri bilhassa andıktan sonra, kendi kayığının da yapıldığı yer olan Sömbeki adasında inşa edilen teknelerden de uzun uzadıya bahsettiğini anlatır. Mehmed Ziver bunu anlatırken satırlarında Akdenizli olmasından duyduğu gurur çok açık hissedilmektedir. Homeros’un Sömbeki’de yapılmış gemilerin Truva sahiline ne kadar hızlı geldiklerini anlatmasını metnine övünçle dahil etmesi sadece kayığının Sömbeki yapımı olmasından kaynaklanmaz, Homeros’la hemşeri olmakla da övünüyor gibidir bu satırlarda.

Akdenizli olmasından övüncü bununla da sınırlı kalmaz. Kristof Kolomb’un haritalarını düzeltip onu doğru yola koyduğunu ve seyahatlerini güvenle yapmasını sağladığını söylediği Sakızlı gemici ve haritacı Andre A.’nın yurttaşı olmakla da gururlanır Mehmed Ziver. Akdeniz’in bütün kadim halklarının Osmanlı sancağı altında birleşmiş olduğunu, bütün bu halkların birbirlerinin yurttaşı olduklarını önemle vurgular.

Mehmed Ziver aslında Cumhuriyet tarihinin çok tartışmalı bir ismidir. Mili Mücadele döneminde, Osmanlı sarayından yana taraf olmuş ve önemli bürokratik görevlerde bulunmuş üs düzey bir memurdur. Örneğin Üsküdar Mutasarrıflığı ve Bursa Valiliklerinde bulunmuştur. Bu tür görevleri yerine getirirken Kuvayi Milliye hareketini engellemek için elinden gelen her şeyi yaptığı söylenir. Lozan antlaşması hükümleri gereği hem Yunanistan’da hem de Türkiye’de genel af ilan edilecektir. Yine aynı anlaşmanın bir başka hükmü ise TBMM’ye bu genel af kapsamı dışında bırakılacak 150 kişilik bir liste oluşturma yetkisi tanımaktadır. Bu listedeki isimler genel aftan muaf tutulup cezalandırılacaklardır. İsmi listeye yazılabilecekler arasındadır Mehmed Ziver. TBMM’de yapılan görüşmede kimi milletvekilleri adının kesinlikle dahil edilmesini istese de bu listeye girmekten kurtulur.   

Siyasi kimliğinin tartışmalı olmasıyla birlikte Mehmed Ziver’in edebiyata, edebiyatın gerçekle kurduğu bağa ve felsefeyle olan ilişkisine bakışı kendi dönemine göre ileri ve çığır açıcı düzeydedir. O bu türden yazılarını Mütala’atı Edebiye (1895 ve 1911) adlı kitapta toplamıştır[2]. “Martı” adlı yazısında da edebiyata ve metne bakışının somut yansıması görülür.

Nitekim denizin dalgalarıyla eşsiz bir uyum içinde yaşayan martıda teknesini, teknesinde martıyı görmesi boşa değildir. Ziver Bey, doğanın özüne aykırı, insanı ve emeğini önemsizleştiren teknolojiden haz etmediği gibi kendisini yurttaşı olarak gördüğü Akdeniz’in insanlarının da bundan hiç hoşlanmadıklarının altını çizer. Bir kez daha vurgulamak gerekirse, onun kayığı zorla yol almamalıdır, kayığına hiçbir güç zorla yol vermemelidir. Onun kayığı martılar gibi bir sevk-i tabii ile yani doğal bir güçle akıp yol almalıdır dalgalar üzerinde.

Onun martıya bakışı bu anlamıyla hem ekolojist hem de antikapitalisttir. Martı da tekne de insan da içinde yaşadıkları ekolojik çevrede doğal bir uyumla ve en önemlisi de birbirlerini dışlamadan yer alırlar. Ziver Bey, tekne yapımındaki modern kapitalist üretime karşıdır, çünkü bu aslında dışarıdan insana ve yaşamına zorla enjekte edilen bir yapaylıktır. Modern teknedeki insanı ikinci plana iten onca alet edevat ve yapay bir yığın süs yaşamın ve doğanın özüne yıkıcı bir müdahaledir. Bu karşıtlığın ve ekolojist bakış açısının temeline her ne kadar bir Tanrısal güç ve irade yerleştirse de her halükarda doğalın ve insanın özü ve emeğiyle doğanın içinde yer alışının bir resmini çizer yazısıyla Mehmed Ziver. Aslında burada da başka bir gerçekliği, insanın inançlarının da doğayla ve insanın özüyle ahenk içinde olabileceğini gösterir.

Bir martıya bakan Mehmed Ziver, onda kayığını, denizi, dalgaları, doğal yol alışı, ekolojik tümlüğü, insanın özünü, kapitalizmin insanın emeğini önemsizleştirerek onun duygularını bir biçimli kıldığını, kendini, kol ve kafa gücünü, sevincini, gururunu ve yaşama sevincini görür ve sözlerini şöyle noktalar: “Uzakta bir görüntü gibi kalan Rodos’un eşsiz manzarasına, kayığım Martı’nın hızını kıskanan dalgaların onun altında tehditkar büyük şekiller oluşturmasına, ünlü Apollon güneşinin altın ışıklarıyla renkten renge giren gökyüzüne ibadet eder gibi bakar, hem becerikli hem de mutlu bir gemici olduğumu düşünürdüm.”

Ya siz? Bir martıya baktığınızda ne görüyorsunuz? Peki, martıya bakılıp kaleme alınmış aşağıdaki satırları okuduğunuzda ne düşünüyorsunuz? Keyifli okumalar dilerim…

Martı

– Akdeniz Hatıratından –

“Kardeşim Tevfik Fikret Bey’e”

Bu ismi, bu nam ile yad edilen [anılan] o murg-ı derya-dili [denizlerin tatlı kuşunu] ne kadar severim, bilseniz! Acaba tuyur meyanında [kuşlar arasında] bu kuştan daha garibi var mıdır ki sergüzeşt-i hayat ve maişetindeki [yaşam ve geçim macerasındaki] esrar, açıklardan dövüne dövüne sevahile [sahile] düşen mevceler [dalgalar] gibidir… Ne anlaşılır o hubabelerden [sevgili varlıklardan] ki bir kuvve-yi galebenin [karşı konulamaz bir gücün] hükmüne itbaen [tabi olarak] enginden sahile, sahilden umman ve girdaplara münhasır kalan [sadece kendine özgü] seyran ve devranı [gezip dolaşması] bir nihayet bulmayan emr-i ezelidir [sonu gelmeyecek bir yaratılış gayesidir]?

            En ziyade mirat-ı hadisat [olguların aynası] denmeye layık görülen denizlerin bu layetegayyer [değişmez] ahkamına inkıyat [baş eğme] kaydını taşıyan, telatum-ı avaz-ı ber-endazdan [sesleri yutup yok eden dalgalardan] bir kenara isal-i seda edemeyip [sesini ulaştıramayıp] şam-ı garibanesinde [hüzünlü akşamında] uğultular, o çatırdayıp duran velveleler içinde nim-nigah ile [göz ucuyla bakarak] ziya-yı ecramı [gök cisimlerinin ışıltılarını] seyre dalan o kuşçağızın halik-i ekberi [Tanrısı] indinde büyük bir kıymeti yok mudur sanıyorsunuz!

            Bu mahluk-i tair [uçan yaratık] – benim nazarımda – serapa [tamamen] bir hilkat-i zi-serairdir [gizemli bir yaratılışa sahiptir]. Reviş ve tayeranı [süzülüş ve uçuşu], mesel-i şihab-ı takib [kayan bir yıldızı seyreder gibi] havadan nüzulü [inişi], münevver dalgalar üzerinde lakaydane metin vaz’ı [kayıtsız sağlam duruşu]… Hasılı o ecnia-yı sema [gökyüzü kanatları] rengi, o garip sesi, o garibane imrar-ı hayat edişi [yaşayışı] acayiptir, pek acayiptir!

            İşte sandalımı bu kuşa mahsus isim ile yad etmiştim. Benim denize, sandalımın martıya nispetimize göre unvanı büyük bulmam.

            Lakin bunu bir bildirmek lazım gelirse tavsifatıma [nitelendirmeme] yine en ziyade kendim hayran olurum!

***

            Sandalım Akdeniz’e mahsus bir kotra idi. Bildiğimiz kotralar Frenk metasıdır [malıdır] ki Cezayir Bahr-i Sefid [Akdeniz] gemicileri bunlara oyuncak diyebilir. O kadar takım, o kadar edevat, o kadar karışık çarmıklar, paranketler [paraketeler?], dümdüz yani milsiz direk ve bastonlar bizim hoşumuza gitmez. Biz tabiilik ararız; bir sandala zorla yol aldırmak, hariç ve dahilini ziynete [süse] boğmak neye yarar? Ona Avrupa kârı bir zevk isarı [ikramı] denebilir.

            Koca Homer Truva muharebesine iştirak etmiş olan gemilerini vasıf ve ta’dad eder [sayar].”Biz yedi geminin idaresini kafil [üzerine almış] yedi Lindos’lu gemiyiz.” fahriyesi [övgüsü] o muharebe-yi meşhureden [meşhur savaştan] sonra söylenmiştir.

            Lindos, Rodos’un cenub-i şarkisinde [güneydoğusunda] kain [yerleşik] bir şehir sahilidir. Evailde [önceleri] terakkiyat-i bahriyesi [denizcilikte ileri olmaları] yüzünden limanını taleb-i ittifak ile [güç birliği talebiyle] gelen birtakım cihangirlere ziyaret ettirmiştir.

            Homer, bunlardan bahseder ve Sömbeki ceziresi [adası] sandallarına dair dur u dıraz [uzun uzadıya] medayihte [övgülerde] bulunur. Şair bu sandalların süratini, Truva sahiline ne çabuk yetiştiklerini – bugün sağ olmuş olsa – yine hayretle tekrar edecek kadar valihane [hayretler içinde] sena etmiştir [övmüştür].

            Şimdi o ma’rekenin [savaş alanının] mevkisi, o gemilerin eczasını teşkil eden ormanlar, o denizler, o gemiciler vatan-ı akdesimizdir [mukaddes vatanımızdır]. O gemicilerin ahfadı [torunları] bugün teba-yı Osmaniye’dendir [Osmanlı vatandaşıdır]. Bu sebep ve hakikatleri geçmek istemem; çünkü hala öyle sandal yapan mimarlarımız, o sandalların büyük kısmı [türü] olan gemilerle Amerika’ya gidip gelen kaptanlarımız var. Hatta vaktiyle bu gemicilerimizden biri Sakızlı – Andre A – Kolomb’un, meşhur Kolomb’un haritasını tahsis etmiş, onu ümit, selamet ve muvaffakiyetle yoluna devam ettirmiştir.

***

            Vadi-yi itnaba dökülen [lafını uzattığım] şu bahsi martıcığım için ihtiyar ettim [seçtim].

            Martı “Pena” yani Gelibolu armasıyla mücehhez [teçhiz edilmiş] olup Sömbeki tersanesinde inşa ettirilmiştir.

            Tülü [uzunluğu] yedi sekiz arşına [yaklaşık beş metre], arzı [genişliği] – evsat [ortasından] – iki arşına [yaklaşık 1,5 metre] kariptir [yakındır]. Bastonu, direği sade tarzda… çarmıkları, muşambaları begayet [son derece] mevzun [ölçülü]… yalımında demir üzerinde, yahut denizde yelken üstünde, liva-yı Osmani [Osmanlı sancağı] altında o şekil ve heyetini, o çalımını, o uçuşunu seyredenler bu zevrak-ı safa-averin [keyif veren kayığın] hakikaten meşhun-ı şetaret [neşe dolu] bir sabiha-yı letafet [yüzen bir güzellik] olduğuna hükmederler.

            Sandalım martıya – beyaz olduğu için – teşbih edilmemiştir [benzetilmemiştir].

            Sandalım – rüzgara göğüs germesine, dalgaya dayanıp yol kaybetmemesine mükafaten – martı namını almıştır.

            Hava, ister rakiden [durgun] ister şediden [şiddetli] essin, martı yolundan kalmaz, bilakis rüzgarın şiddeti, dalganın temevvüç-riz-i mehabeti [büyük kütleler haline gelmesi] zevkine gider… Seker, dalar… Yıkanır… Daima da yol kazanır. Hiç unutmam, bazı günler Rodos’un o latif sularından açılır, Anadolu’ya doğru bir istikamet alırdım. Giderdim… Hayran-ı temaşa [izlemekten zevk alarak] giderdim. Şems [güneş] gurup eder [batar] uful eder [gözden kaybolur]… Benim avdet [dönmek] hatırıma gelmezdi. Giderdim… Beni takip eder gibi görünen o emvac-ı muhibbenin [aşık dalgaların] önünden kaçar giderdim… Mukmir [mehtaplı] gecelerin bedayi-yi semaviyesini [göksel güzelliklerini] ekser denizden temaşa eder ve düşünürdüm; fakat bu tefekküratımdan [böyle düşünmekten] kelal hissetmezdim [usanmazdım]. Saat ona kadar devam eden vazife yorgunluğunu müşti-yi manzar [manzaralarla dolu] bir kanalda, saf hava teneffüs ederek tadil ve izale ederdim [giderirdim]. Her an bir ferah-ı mesude [mutlu bir ferahlık] içinde sabih olurdum [yüzerdim]. Bir suretteki Rodos’un uzaktan uzağa kesb-i ulviyet eden [yücelen] manzarasına, Martı’nın süratine haset eyleyen [kıskanan] dalgaların memzuc-ı azamet [büyük karmaşık] şekil bırakmasına, meşhur Apollon güneşinin saçtığı şua-yı zertardan [altın ışınlardan] bin levn ve renge müstağrak olan [batmış olan] bulutlu semavata [gökyüzüne] nasib-i basr-i ibadet eder [nasip olan ibadetimi eder], kendimi hem memur [bu ibadetle yükümlü] hem bahtiyar bir gemici farz eylerdim. M. Ziver


[1] Motorsuz ekolojik teknelerle ilgili çok faydalı ve keyifli okumalar ve maceralar vadeden şu siteye bakmanızı ve orada anlatılan sivil girişime ve eyleme tanık olmanızı öneririm: https://www.kayik1934.org/

[2] Bu çalışma bir yüksek lisan teziyle Latin harflerine aktarılmıştır. Bkz. Özakman, İ. (2018). Mehmed Zîver Bey’in Mütâla’ât-I Edebiyye Adlı Eserinin Çevrimyazı, Değerlendirme, Sözlük ve Dizin Çalışması (Yüksek Lisans Tezi). Gazi Üniversitesi, Ankara.

Posted on