
Burada daha önce de kırlangıçlarla ilgili bir yazı yayımlamıştım. M. Faik imzalı “Kırlangıçlar” adlı şiirin dizelerinde dolaşmış ve o dizelerde insanın duygularını anlamlandırmada kuşlarla kurulan doğal ilişkinin önemli olduğunu söyleyerek bu ilişkinin şiirsel lezzetine kendimizi bırakmıştık. Söz konusu o şiir 1895 tarihliydi. On dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru Türkçe edebiyatta kuşlara olan bilimsel ve edebi ilginin azımsanmayacak ölçüde olduğunu sanırım bu blogda yayımladığım yazılar kanıtlamaya yetecektir. Kırlangıçlar da bu ilginin yöneldiği kuşların başında geliyor gibi duruyor. Nitekim bu sefer yine yüzyıl sonunda yayımlanmış bir başka kırlangıç şiirini söz konusu etmek ve sizlerle paylaşmak istiyorum.
Gerek önceki gerekse de bu yazıda paylaştığım kırlangıçlarla ilgili şiirler, Türkçe edebiyat tarihinde anılan, bilinen, üzerine düşünülen, estetik ya da bilimsel olarak çözümlenen metinler arasına girememiş hiçbir zaman. Kuşkusuz bunun nedenlerini eksiksiz olarak ortaya koymak çok daha kapsamlı bir çalışma ve metni gerekli kılmaktadır. Yine de bununla ilgili birkaç söz etmek ufuk açıcı olabilir.
Edebiyat ya da her ulusun kendi dili üzerinden düşünürsek “edebiyatlar” hiçbir edebiyat tarihinde/öğretisinde kapsayıcı bir kavram olarak kullanılmamıştır. Yaygın edebiyat araştırmaları ve metinlerinde sözü edilen edebiyat daha çok, ulusların resmi dilleriyle oluşturulmuş metinler seçkisi anlamına gelmektedir. Şunu demek istiyorum. Belirli bir dilde edebiyat olduğu düşünülerek üretilmiş tüm metinler arasından sadece edebiyat olduğu tasdik edilmiş seçili metinler ulusal edebiyat kanonuna girer. Edebiyat tarihi açısından bakıldığında, işte sadece bu metinlerdir “edebiyat” olan. Metinlerin tasdik edilip seçilmesi, edebi olmanın zımnî ancak belirli (aslında uçucu, keyfi ve konjonktürel) ölçütleri olduğu ve bu ölçütlere uymayan metinlerin edebiyat dışı kabul edildiği anlamına gelir. Bu minvalde, benim bu blogda yayımladığım her iki şiir de –“Kırlangıçlar” ve “Kırlangıç”– edebiyat dışıdır. Bunun böyle olduğunu tespit etmiş olalım, ancak konunun çok yönlü ve epeyce de netameli oluşundan dolayı neden böyle olduğuna girmeyelim.
Burada kısaca şunun altını çizmek de yararlı olacaktır. Edebiyat kavramıyla ilgili yukarıda kısaca açıklamaya çalıştığım durum sadece ulusal edebiyatlarla sınırlı değildir. Günümüz, küresel ya da dünya edebiyatı kavramı açısından da durum üç aşağı beş yukarı aynıdır. Bugün artık neye dünya edebiyatı denileceğini ve hangi metinlerin dünya edebiyatı olarak dolaşıma sokulacağını başta piyasa koşulları olmak üzere belirli bazı katı ölçütler belirlemektedir. Bunlar da yine öncekiler gibi dogmatik, pragmatik ve konjonktüreldir.
Sadece bu iki kırlangıç şiiri değil, bu blogda yayımladığım diğer şiirlerin büyük bir kısmı da edebiyat tarihlerinde, “edebiyat” olarak kabul görmemiştir. Bu durum, benim kanonik edebiyatın hariçte tuttuğu öteki metinlere duyduğum ilginin değil, daha çok on dokuzuncu yüzyılda ekolojiye, doğayla kurulan ilişkiye ve özelde de kuşlara yönelen, onları içine alan metinlerin genel olarak edebiyat dışı tutulmuş olmalarının bir sonucudur kanımca. Burada yayımlanan tüm şiirlerin, son derece imgesel, yaratıcı, yenilikçi ve estetik deneyimler yaratan metinler olduğunu ileri sürmeye çalışmıyorum. Hatta tam tersi, bana göre bu metinlerin bir kısmı estetik haz ve imgesel açıdan zayıftır ve herhangi bir özgünlüğe sahip metinler olarak okunmalarına olanak da yoktur.
Yine de on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında yeni filizlenmeye başlayan çağdaş Türkçe edebiyatın dinamikleri, duyarlılıkları, yönelimleri ve yaratıcılığı açısından bu metinler de edebiyat ve kültür tarihinin konusu olmayı hak etmektedir. Bu metinlerin büyük kısmı, biçimsel açıdan Batılı anlamda çağdaş şiirin ilk acemi örnekleri olmalarının yanında, şiir duyarlılığının doğaya yaklaştığı, ona eğildiği ve birçok durumda onunla özdeşleştiği metinlerdir de aynı zamanda. Bu şiirlerde ekolojik duyarlılık üzerine bir poetika inşa edilmeye çalışıldığı açıktır. Sadece bu sebeplerden bile olsa bu metinler edebiyattır ve ekolojik metinler olmalarının yanında birer edebi yaratı olarak da çözümlenmeli ve eleştirilmelidir.
Edebiyat mevzuunu çok fazla uzatmadan şimdi dönelim “Kırlangıçlar” adlı şiire. Şiirin ana temasını, izleğini ve başlığını oluşturan kırlangıç, Ötücü kuşlar (Passeriformes) takımından Kırlangıçlar (Hirundinidae) familyasından kuşlara verilen genel addır. Türkiye’de beş türü yaz göçmeni olarak gözlemlenebilmektedir. Bunlar Kır kırlangıcı (Hirundo rustica), Kum kırlangıcı (Riparia riparia), Ev kırlangıcı (Delichon urbicum), Kaya kırlangıcı (Pytonoprogne rupestris) ve Kızıl kırlangıçtır (Cecropis daurica). Kaya kırlangıcı, diğer dört türün aksine, Akdeniz sahilinin kimi bölgelerinde yerleşik tür olarak da bulunur. Bu beş tür dışında, ebird.org kayıtlarına göre bir kez de raslantısal olarak Çizgili gerdanlı kırlangıç (Petrochelidon fluvicola) Hatay’da gözlemlenmiş ve kayıt altına alınmıştır.
Kırlangıçlar, dünya edebiyatlarının birçok döneminde ve örneğinde görüldüğü üzere Türkçe edebiyatın çeşitli tarihsel dönemlerinde de karşımıza çıkar. Beslenmek ve su içmek için alçaktan ustaca uçabildikleri için halk ve divan şiirinde alçakgönüllülüğü temsil eden bir simge olmuşlardır. Örneğin halk ozanı Mestî şu dizeleriyle bilinir: “Kimi karıncadır deve görünür / Kimi aslan çakal postun bürünür / Kimi kırlangıç tek yerde sürünür / Kimi Cibril ile hempervaz olur”. 17. Yüzyılın tanınmış divan şairi Nabi de şu beyti kaleme almıştır: “Perestiş lafzınun takrîbidür gûyâ ki ey Nâbî / İder pervâz hâke rûymâl üzere piristûlar”.[1] Piristû Farsça kökenlidir ve kırlangıç demektir. Başta hanedan ve entelijansiya arasında olmak üzere 20. yüzyılın başlarına kadar Türkçede kullanılmıştır. Nabi bu beytinde, kırlangıçların yüz sürer gibi toprağa alçak uçuşlarını, “piristû” (kırlangıç) ve “perestiş” (tapma) sözcüklerinin benzerliklerine atfen bir tür dini ritüele benzetir.
Yukarıda değinildiği üzere on dokuzuncu yüzyılın sonlarında dergi sayfaları arasında biz de iki kırlangıç şiiri tespit etmiş bulunuyoruz. Kırlangıçlara yönelen bu edebi ilginin iki başat nedeni olduğu görünüyor. Bunlardan birincisi, göç olgusunun kuşlar arasında en çok kırlangıçlarla ilişkilendirilip kodlanmış olmasıdır. Göçle birlikte mevsim döngüsü dendiğinde, uzak yollar ve mesafeler dendiğinde, soğuk ve sıcak dendiğinde, sıladan uzak kalmak, gurbette olmak dendiğince artık neredeyse bir simge haline gelmiştir kırlangıçlar. Öyle ki bundan önceki “Kırlangıçlar” şiirinde yoğun olarak hissettiğimiz duygular bunlardı.
Kırlangıçlar insanlara ve insan yerleşimlerine yakın, hatta çoğu durumda bunların içlerinde yuva yapar ve ürerler. Çoğu zaman insanların gözleri önündedirler. Yine de insanlara kayıtsızdırlar. Yuvaları insan yerleşimlerinin çok yakınında, hatta içinde olmasına rağmen, bakanda bir uzaklık, bir ücra ve hatta inziva duygusu doğurur. Kullanılan kullanılmayan binaların çatı köşeleri, insanın ulaşamayacağı köprü altları, insan eriminden uzak ahır duvarları, içine uzun zamandır hiç girilmemiş, terk edilmiş haneler, bir köye yukarıdan bakan kayalık yamaçlar onların yuvalarını kurdukları yerlerdir. Bu haliyle kırlangıçlar yalnızlık ve uzaklık yanında yıkığın, köhnenin, terk edilmişin, bırakılmışın, unutulmuşun, eskinin de bir simgesi gibidir. Bu durum insan içinde insana uzak olma, inziva ve eskiyerek doğayla kaynaşmak gibi duyguları çağrıştırır. Kırlangıçlara duyulan edebi ilginin bir ikinci nedeni de budur. Bu yazının konusu olan “Kırlangıç” da okuyanda aşağı yukarı bu etkiyi doğurur.
Bu yazıya konu “Kırlangıç” şiiri Hüseyin Danîş imzalı. 1850 yılında gelip İstanbul’a yerleşen İranlı tüccar bir ailenin oğlu olarak 1870 yılında İstanbul’da doğmuş olan Danîş anadili olan Farsça dışında Arapça, Fransızca ve İngilizceyi çok iyi derece konuşup yazabiliyormuş. Söylenenlere göre İranlı olmakla her zaman övünürmüş ve Türklere bakışı kimi zaman başını derde sokmuş. Rivayet odur ki İstanbul’un işgal altında olduğu dönemde İranlı olmasının verdiği övünce dayanarak Türklerin medeniyetten uzak olduklarını söylemesi onu hem Darülfünun Edebiyat Fakültesi hocalığından etmiş hem de öğrencilerinden büyük bir tepki görmesine neden olmuş.[2]
Aşağıya alıntıladığım şiirinde Danîş’in anadili Farsçanın etkisi çok açık bir şekilde görülüyor. Hatta doğrusunu söylemek gerekirse şiiri anlamlandırmakta zorlandığımı söylemeliyim. Şiirin dilinde, sadece sözcük (morfolojik) değil, söz dizimi (sentaktik) düzeyinde de Farsçanın yoğun bir etkisi var gibi duruyor. Dizeleri bugünkü Türkçeyle yeniden söylemekte zorlanmamın nedeni bu olsa gerek.
Bu olumsuz duruma rağmen, birazdan okumaya çalışacağınız metin, üzerine inşa edildiği imgeleriyle bir şiir, bir edebi metindir. Üstelik sadece biçimi, yani dize düzeni, sözdizimi ve mazmun yerine imgelerle kurulmuş olması açısından değil; doğayla ilişkili ekolojik bir poetika oluşturma çabasından ötürü de o dönemde yenilikçi bir edebi metindir. Her şeyden önce, bu bloga konu olan yazıların birçoğunda sıklıkla dile getirdiğimiz, eleştirdiğimiz doğaya karşı merhametçi, faydacı bakış açısından uzaktır şiirin genel havası. Şiirde, o dönemin egemen edebi metinlerinin aksine, doğayla çok daha doğru bir ilişki tesis edilebilmiştir. Kırlangıç ve onun yaşamı üzerinden, insanın kendi eliyle kurduğu düzen içerisine sıkışmışlığı, esareti ve bunlar sonucu ortaya çıkan ezilmişliği, bunalmışlığı ve çaresizliği okuyucunun bilincine çıkarılmaktadır. Dahası bu acıların kurtuluş yolu olarak doğaya geri dönme ve tıpkı kırlangıçlar gibi doğayla bir bütün olarak yaşama fikri ima edilmektedir.
Şiire geçmeden önce son olarak şunu belirteyim ve bu istekli herkese açık bir davet olsun. Yukarıda da sözünü ettiğim üzere şiiri anlamlandırmada ve bugünkü Türkçeye aktarmada bir hayli zorlandım. Bu çabamda bir eksiklik, bir kusur varsa ya da bu şiir günümüz Türkçesine çok daha güzel ve yetkin bir biçimde aktarılabiliyorsa her türlü eleştiri, görüş ve öneriye açığım. Şiiri ve Türkçeye aktarımını buna göre yeniden biçimlendirebiliriz.
KIRLANGIÇ
Fersude paye hanelerin köhne revzeni, [Eskimiş evlerin köhne penceresi]
Dud-ı zalam içinde yüzen meşçer-i nihan, [Karanlık duman içinde yüzen gizli orman]
Emsali rahnelerde piristû nişîmeni [Benzeri yarıklarda kırlangıç yuva yapmayı]
Tercih eder; o lane-yi mensi ve dilnişin [Tercih eder; o unutulmuş ve gönlü hoş tutan yuvayı]
Bigane-yi beşer, fakat azade, pür-huzur [İnsana yabancı, ancak özgür, tamamen huzurlu]
Dest-i nesim-i tesliyet-averde sallanır [Tatlı rüzgarın teselli eden elinde sallanır]
His etse kuşcağız beşeri ber-nigah-i dûr [Kuş insanı ta uzaktan görse]
Ürker, kabul-ü afete her dem hazırlanır. [Ürker ve başına gelecek afete katlanmaya hazırlanır]
Aram-ı perveride piristû-yu fikretim [Kırlangıç fikirlerim seçim yapmak için durmuş dinleniyor]
Çırpınmadan düşer ise melhuf-u iktirab, [Çırpınmadan düşerse, derin acıların verdiği elemdendir]
Hamuşî-yi kelal berendaz uzletim [Bıkkınlığın sessizliği inzivamı yok eder]
Kahini olur bu taire bir aşiyan-ı hab [Uykudan bir kuş yuvası bu kuşun kahini olur]
Gezdikçe hep arar nazarım semt-i samtı [Gezdiğim her yerde sükûnet semtini arar bakışlarım]
Kırlarda hep güzar ki râî ve şairi. [Çobanlar ve şairler bunu kırlarda arar]
Eşçar-ı raz-ı perverin azlal-ı haiti [Sır arkasındaki ağaçları sevenlerin duvar gibi gölgeleri]
Tefrih için yeter helecan-ı meşairi. [Duyuların çarpıntısını ferahlatmaya yeter]
Bir evceğiz bulunsa ve bir samt-ı bî-hudut, [Bir ev olsa ve o ev sınırsız bir sükunetin içinde olsa]
Birkaç ağaç, biraz da çiçek, bir de saye-gâh; [Birkaç ağaç, biraz çiçek biraz da gölgelik]
Küsterde olsa üstüne bir tarem-i kebud, [Üstüne mavi kubbe serilmiş olsa]
Bu kuş da gelse ötse civarında kah kah. [Ara sıra etrafında bu kuş da gelip ötse]
Hüseyin Danîş, Servet-i Fünun, 3 Kanunuevvel 1314
[1] https://tr.wikipedia.org/wiki/K%C4%B1rlang%C4%B1%C3%A7 (Erişim: 13.09.2024)