
Bülbül
Safa-yı fasl-ı baharı [bahar zamanının sefasını] semaya anlatıyor
Bakın şu bülbül şevk ve mesar [sevinç] şairidir
Zemini taze çimendir seması yapraklar
Çiçeklerin arasında bahar şairidir.
Mehmed Celal
Resimli Gazete, No. 102, 2. Sene 2. Cilt, R. 21 Şubat 1307 (M. 02.03.1893)
Bülbüller Anadolu yarımadasında bu yıl da ürediler ve çoktan güneye doğru göç etmeye başladılar. Bundan birkaç ay öncesinin bülbül sesleriyle yüklü şen şakrak bahçeleri ve koruları artık daha sessiz. Anadolu coğrafyasının çeşitli mahallerinde hala bülbüllere tesadüf edilebilir olsa da, bilhassa Anadolu’nun içlerinde onların mevsiminin bittiğini söyleyebiliriz.
Yukarıda paylaştığım metin her ne kadar bir bahar, dolayısıyla da bülbüllere bir hoş geldin şiiriyse de bir “güle güle git” şiiri olarak da okunabilir pekâlâ. Bülbüllerin geri dönüşünü, yeni baharı bu şiirle beklemeye başlayabiliriz.
Bir dörtlük olarak düzenlenmiş bu şiirde, yazıldığı döneme göre biçim ve içerik açısından kimi yenilikler göze çarpmaktadır. Şiir, klasik Türkçe şiir geleneğinin bırakılıp çağdaş batı şiiri form ve izleklerinin denendiği bir dönemde kaleme alınmıştır. Dize ve uyak düzenindeki kimi yenilikler yanında, bir önceki yazımızda değindiğimiz üzere, “Bülbül” şiiri de bir ekfrasis, yani resim-şiir, fotoğraf-şiir örneği olarak kabul edilebilir. Görülebildiği kadarıyla resim (ya da fotoğraf) ile şiirin dizeleri arasında somut benzerlikler hemen tespit edilebilmektedir. Örneğin şiirde göğünün yapraklar olduğu belirtilen bülbül ile resimdeki yapraklar arasında gizlenmiş bülbülün aynı kuş olduğu rahatlıkla söylenebilir.
Bununla birlikte biz şiiri biçem ve biçim açısından değil daha çok içerik açısından değerlendirmek niyetindeyiz. Bizim bülbülümüz, klasik Türkçe şiirden alışık olduğumuz üzere, karşılıksız aşkı için feryat figan etmenin mazmunu (Divân edebiyatının kalıp imgeleri) ya da metaforu olarak kullanılmamıştır. Bu şiirde bülbül çok daha gerçekçi ve doğaldır. Pekâlâ bir kuş gözlemcisinin, imgeselleştirilmiş gözlem notları gibi okunabilir.
Şiirdeki bülbül (resimdeki bülbül olarak da düşünülebilir) her şeyden önce bülbüllerin (Luscinia megarhynchos) kuvvetle muhtemel bulunabileceği bir mahalde, doğal habitatında konumlandırılmıştır. Bir çalının içinde, altında yeşil otlar, üzerinde yeşil yapraklar arasındadır. Hatta şiirin esinlendiği resimde küçük böcek ve karınca ayrıntıları bile gösterilmiştir ki sinekkapanlar ailesinden (Muscicapidae) bir kuş olan bülbüllerin temel besini kanatlı ve kanatsız bilumum böceklerdir. Mehmed Celal’in bülbülü bu haliyle bir mazmun ya da metafor olmaktan çok, sözcüğün tam anlamıyla gözlemlenip kayıt altına alınmış bir Luscinia megarhynchos‘tur.
Doğal habitatında, olması gerektiği gibi çizilmiş bülbülümüzün şiirsel imge olmasını sağlayan şey, onun yeniden canlanmayı, yaratıcı enerjiyi, doğumu, baharı ve yaşamı simgeliyor oluşudur. Bu da o dönem için Türkçe şiirde hatırı sayılır bir yeniliktir. O döneme kadar gamın, kasavetin, melankolinin, ayrılıkların, aşk acısının ve cefanın simgesi olmuş bülbül, bu şiirde yeniden doğumu, canlanmayı çağrıştırmakta, okuyucunun yaratıcı enerjisine kaynak oluşturmaktadır. Tutku ve sevinçle şakımakta, baharı müjdelemekte, yaşamın doğum döngüsünü duyurmaktadır.
Türkçe edebiyatta bülbüle tamamen yeni bir bakış açısıdır bu. Sadece bülbüle değil, doğanın kendisine yepyeni bir yaklaşımdır. Özelde bülbüllerin, genelde hayvanların, çok daha genelde organizmaların gerçekte insan duygularıyla herhangi bir doğal ilişkisi yoktur. Onlar bizim ne sevincimizin ne de hüznümüzün, ne merhametimizin ne de acımasızlığımızın, ne de herhangi başka bir duygu durumumuzun karşılığı değillerdir. Yani bülbül hüzün, baykuş gam, kartal cesaret, karga da hırs değildir. Bu canlılar dilden ve düşünceden bağımsız, evrim basamağının bu aşamasında yaşamlarını idame ettirebilecekleri edim ve becerileri haizdirler sadece.
İşte bu şiirdeki bülbül, bu açıdan mühimdir Türkçe edebiyat için. Şiirde anlamı yaratan bülbül sözcüğünün çağrışımları, klişeleşmiş gönderileri değildir. Bülbül türünün bizatihi kendisidir şiirin anlamını oluşturan. Sinekkapanlardan bir tür olan bülbül doğal ortamında gözlenmiş ve bu gözlem bizi yaşamın ve zamanın yekpare oluşuna, doğumla ölümün, gidişle gelişin ayrı şeyler olmadığı sonucuna ulaştırmıştır. İnsanın doğaya yamanışı değil, doğanın insana yansıması vardır yani bu şiirde. Doğa ve organizmalar insani duygu durumlarına, düşünceye ya da sistematikleştirmeye göre düzenlenmiş ve belirlenmiş değillerdir. Onların kendilerine ait doğal bir düzeni ve varoluşu vardır ve biz eğer becerebilirsek onların bize gerçekliği yansıtmalarını görebiliriz ancak.
Takvimsel olarak güz mevsiminin ilk günlerinde, Latin harflerine aktararak yayımladığım Mehmed Celal’in şiirindeki bülbülümüz, tam da olması gerektiği gibi, tam da olması gerektiği yerde bize ölümü, gamı, hüznü değil, yeniden doğumu, yaşamsal döngüyü ve bahar mevsimini anlatmaktadır. Doğa ve zaman, gerçekte parçalanabilen, kısımlara ayrılan olgular değildir. Onları kategorize eden, sınıflayan ve parçalara ayıran insan dili ya da başka bir deyişle düşüncesidir. Dolayısıyla güze dahildir bahar, ölümün içindedir doğum, döngüler yekparedir ama yeknesak değildir. Bülbül de Anadolu’ya gelişiyle baharı, gidişiyle de güzü anlatır. Esasında ve temelde yoktur gidişle gelişin birbirinden farkı.