
Halit Fahri’nin (Ozansoy) (1891-1971) “Baykuş” (1912) adlı şiirini paylaşacağım bu yazının en başında açıkça ifade etmeliyim: Baykuşlar uğursuz kuşlar değildir; insanın başına gelen hiçbir kötülükle uzak yakın ilgileri yoktur. Tam tersine, tekmil baykuşların başına gelen kötülüklerin hemen tümünde doğrudan insan etkisi vardır. İnsan düpedüz baykuşların uğursuzudur. Zaten “kötülük” ve “uğursuzluk” kavramlarıyla adlandırdığımız olgular, insanı diğer tüm canlılardan ayırdığı kabul edilen insan diliyle ilgilidir ve sadece onun ürünüdür. Kötülük ve uğursuzluk gibi olgular ancak insan diliyle örgütlenip var olabilirler. Dolayısıyla baykuşa, uğursuz demek, insanın baykuştaki yanılsamalı yansısından başka bir şey değildir.
Ortaöğretim ders kitaplarından beş hececilerden biri olarak bildiğimiz Halit Fahri genelde şiirleriyle tanınsa da aynı zamanda bir oyun yazarıdır da. Onun, diyalektik olarak modernleşen kuzeybatı kültürü ve dillerine ait tiyatro oyunlarından esinlenerek yazdığı deneysel oyunları mevcuttur. O oyunlarından bir tanesi de 1916 yılında yazımını tamamlayacağı ve 1917 yılında Dârülbedâyi’de Muhsin Ertuğrul tarafından sahneye konacak olan Baykuş‘tur. Gerçeküstü ve fantastik öğeler ve simgelerle kurulu bu oyunun en güçlü sembolüdür baykuş ve nitekim oyuna adını da vermiştir. Oyunda defalarca öten (tam dokuz kez) baykuş, piyes karakterlerinin başına türlü uğursuzluklar geleceğinin habercisidir. (Ayrıntı için bkz. https://www.mimesis-dergi.org/2016/12/simdiden-bakarak-gecmisi-insa-etme-gayreti-baykus-ve-hayalet/)
Bu yazıda paylaştığım şiir, Halit Fahri’nin daha sonra yayımlayacağı oyunun habercisi gibidir. Anlaşılan o ki Halit Fahri baykuş fikrini uzun süre zihninde taşımış ve onu çeşitli edebi formlarla biçimlendirmiştir. Oyunda, uğursuzluğun ve felaketlerin somut bir sembolü olarak göstergeleştirilen baykuş, fikir ve estetik gösterge olarak ilk önce bu şiirde hayat bulmuş görünmektedir.
Gerçi Halit Fahri oyun fikrinin zihninde ilk kez, Birinci Paylaşım Savaşının (Birinci Cihan Harbi) ilk günlerinde, İstanbul’da karanlık ve yağmurlu bir gecede canlandığını söyler. Arkadaşı Hakkı Tahsin’le birlikte Maçka yokuşunu tırmanmaktadırlar. Kendisi o anı hatıralarında şöyle anlatır:
“Kapkaranlık bir geceydi. Üstelik yağmur da çiselemiye başlamıştı. Evden çıkalı galiba hiç lâkırdı da etmemiştik. Çünkü o gün harbe dair üzüntülü haberler işitmiş, şehirde birçok ıstıraplı levhalarla karşılaşmıştık. Bunun için ikimiz de ruhumuza eğilmiş, ruhumuzun hüznünü dinliyorduk. İşte tam bu esnada, Maçka kışlasının karşısındaki kahvenin bahçesinde bir ağacın üstünden sert bir kanat sesi duyuldu ve arkasından acı acı bir baykuş öttü.
Ben ürpererek durdum ve yanımda Hakkı’nın da böyle bir hareketini sezer gibi oldum. Galiba bir şey söyliyecekti. Fakat baykuş bir daha öttü. O zaman, arkadaşım, gayriihtiyari:
— Sus! Karanlıkta baykuş öttü yine!
Dedim. Sonra sinirli bir gülüşle bir şey fısıldadım. Galiba:
— Tuhaf! Aruzla konuşuyoruz, dedim.
İşte Baykuş’un ilk mısraı böyle doğdu.” (Dârülbedâyi Devrinin Eski Günlerinde, 1964, s. 63)
Hatıralarında, Baykuş oyunun başlangıcını bu ana dayandırsa da, şiirin temel izleğine ve temasına bakıldığında “Baykuş” şiiri oyunun kaynağı gibi durmaktadır.
Yine de burada paylaştığım şiirde baykuş, sadece yarattığı keder, korku ve dehşet duygusuyla resmedilirken ve kör ve kötücül inancın insan bilincine ve edimlerine işlediğinin temsiliyken, oyundaki baykuş, kör inanç, din ve ekolojik olarak üç farklı bakış açısından ortaya konmuştur. Her ne kadar kör inanç oyunun tümünde egemen olsa da ve bu bakış açısından baykuşun uğursuzluğu ana tema olarak işlense de, bu dogmanın dinen ve ekolojik olarak geçersiz olduğu silik de olsa vurgulanmıştır. Nitekim oyunun karakterlerinden biri olan “Yolcu” baykuşun uğursuzluğuyla ilgili olarak şöyle der: “Bu bir efsanedir inanma sakın! / Bir garip itikadıdır halkın.” Yolcu, sonrasında dinen de böyle bir inancın geçersiz olduğunu şu sözlerle anlatır: “Ey hurafete mutekit bedbin! / Bil ki her şeyde mantıkidir din.”
Bugün Türkiye sınırları içerisinde yedisi yerleşik, biri kış, ikisi de yaz göçmeni olarak on tür baykuş gözlemlenmektedir. Bunlardan Kukumav (Athene noctua) ve Kulaklı orman baykuşu (Asio otus) gibi türler sıklıkla gözlemlense de Paçalı baykuş (Aegoilius funereus) ve Puhu (Bubo bubo) gibi bazılarıysa sınırlı bölgelerde çok daha az görülmektedir. Bu türlerden hiçbirinin kötü şansla, uğursuzlukla ve felaketlerle hiçbir ilgisi yoktur. Tersine baykuşların varlığı, bulundukları çevrelerin doğal, sağlıklı ve her canlıya mutluluk ve huzur veren bir yer olduğunun kanıtıdır.
İnsan dili dolayısıyla düşüncesi, aynı evde -Yunanca kökenli bir kelime olan ekoloji “oikos” yani ev sözcüğünden türetilmiştir- birlikte yaşadığımız organizmaları, bilhassa da hayvanları ve bitkileri, gerçek ve nesnel karşılıklarıyla tanımlamakla yetinmemiş, aynı zamanda onlardan bazılarını birer kültürel simge ve koda da dönüştürmüştür.
Organizmaların nesnelliklerine dair yaptığımız tanımlar ve adlandırmalar zaman içerisinde bilimsel verilere dayanarak kısmı değişimlere uğrasa da, bu değişim süreci içerisinde organizmaların gerçekliklerine yapılan vurgu hep aynı kalır. İşin bu kısmı insanın doğrudan bilinciyle ilişkilidir ve bu bilinç daha çok duyulara dayanır.
Organizmaları kültürel simge ve kodlara dönüştürmemiz çok daha karmaşık ve çetrefil bir durumdur. Burada insanın duyularıyla ve gözlemleriyle elde ettiği nesnel duyumlar neredeyse tümden devre dışıdır. Bu kodlar insanın duyuşuna hitap eden hikayelerdir ve bu hikayelerin hakikat olduğu duygularla kavranır. Yani burada iman, inanç, itikat gibi kabullenişler söz konusudur. İşin çetrefilliği de buradadır. İnanç yoluyla insanın bilincine içselleştirdiği bu duygusal kabullenişler, duyularla, gözlemlerle ve verilerle kolay kolay değişmezler, çok direngen bir anonim kişilik haline bürünürler. Bu yüzden dilimizle yarattığımız kültürel semboller çoğu durumda açık, nesnel ve bilimsel duyum ve verilerden çok daha etkili ve kalıcıdır.
Dilimiz bir yandan çevremizi çok daha derin ve analitik anlayıp hayatımızı hem bizim hem de diğer tüm canlılar için kolaylaştırmaya yararken öte yandan işimizi zorlaştırmakta, kötülüğü örgütlemekte ve kendimizle beraber tüm canlı yaşamının vahşice tahrip edilmesine dayanak ve olanak sağlamaktadır.
Aruz vezni ve kafiye düzeni sayesinde hoş bir musiki parçası gibi kulaklarımızda çınlayan aşağıya aktardığım “Baykuş” şiirini, yukarıda özetlemeye çalıştığım perspektifle de okumamız gerektiği kanaatindeyim.

BAYKUŞ
Yıkık harabeler üstünde haykıran baykuş,
Yeter karanlığı yırtan bu kanlı feryadın.
Nazarlarındaki şimşeklerin ziyasını nûş
Eden [içen] perilere ateşli bir kefen sardın.
Sular duruldu, söğütlerde raşeler [titreyişler] müthiş…
Dikenli saçları ürperdi alçalan badın [rüzgârın].
Nücumu [yıldızları] üfledi çılgın nefesiyle süruş [melek];
Ayın ziyaları donmuş ucunda eb’adın [mesafelerin].
Azaldı giryeli [ağlamalı] çığlıkların… Uzaklardan,
Çakal sedaları aks etti bir dakika sana,
Kısıldı derakap [derhal] ormanların kenarında…
Edince sonra figanın mesafelerde huruş [şamata],
Bütün vücuduma yükseldi buzlu bir helecan,
Yıkık harabeler üstünde haykıran baykuş… (26 Ağustos 1328 – Halit Fahri)
Şehbal, 63, 28.10.1912 (s. 286)