KUŞLAR VE EDEBİYAT

Kuşlar hakkında, edebiyata dair…

BİR SELİM SIRRI TARCAN YAZISI: BİZİ FELAKETLERDEN KUŞLAR KURTARABİLİR Mİ YA DA İNSANLARIN HAYVANLARA KARŞI VEZAİFİ

Bunca kan, gözyaşı, yıkım, katliam, eril egemen şiddet, savaş, bomba, ölüm velhasıl kelam insanın başına gelebilecek bilumum felaketler dünyanın en çok da geri bırakılmış, özgürlüğüne ve gelişimine olabildiğince engel olunmuş, çiğnenmiş, ezilmiş, tarumar edilmiş coğrafyalarında gırla giderken nereden çıktı kuşlar, ne gerekti kuşları yazmak?! Tarihe not düşmek için; geçen gün Türkiye’de okulunda bir kadın öğretmen on yedi yaşındaki erkek öğrencisi tarafından katledildi; yine Türkiye’de geçen gün istismarcısı olan tarikatçı bir Kuran öğretmeniyle zorla evlendirilmiş genç bir kadın, sekiz yaşındaki kızının da evlendirildiği o yobaz tarafından istismar edildiğini, kızını kurtarmak istediğini ve adalet aradığını haykıra haykıra, gözlerimiz önünde kızıyla birlikte öldürülüp denize atıldı. Birkaç gün önce dünya yobazı katil devletler ABD ve İsrail, İran’da bir okulu hunharca bombalayarak yüz altmış kız çocuğunu bedenleri paramparça olacak şekilde öldürdüler. Saymakla bitmez…

          Peki ne alaka kuşlar? İnsanın insana acımasızca ettikleri, yaşattıkları, çektirdikleri ayan beyan ortadayken kuşlarla ilgili düşünmek, okumak, yazmak bu suça ortak olmak, korkaklık, başını kuma gömmek değilse bile en azından enerji ve zaman kaybı demek değil mi? Kuş seven insan da sever; kuşa, hayvana, börtü böceğe merhamet gösteren, insana da merhamet gösterir, kimseye zararı dokunmaz; iyi insanlardır kuşlarla ilgilenenler, demeyeceğim. Çünkü yaşanan, yaşatılan tüm bu acıların merhametle ya da merhametsizlikle, iyilikle ya da kötülükle en ufak bir ilgisi yok. Gözü dönmüş bir acımasızlık ve/veya aymazlıkla gerçekleştirilen katliamlar, felaketler, insanın insanın başına getirdikleri, iyilik ve kötülük arasındaki bir seçimden ötürü değil varoluş tercihlerimizden kaynaklanmaktadır. Çünkü kuşla ilgilenenler de seçimleri ve edimleriyle, yani meşrepleri hasebiyle sıraları geldiğince, fırsat buldukça, güçleri oranında pekala şiddet ortağı ya da failleri olabilirler.

İstisnasız her seçimimiz, eylemimiz ve edimimiz kuşkusuz ki ideolojiktir, politiktir. Apolitik ve ideoloji dışı olduğumuzu ve kaldığımızı söylemek de bizatihi bir değer yargısıdır ki ideoloji denilen şey çoğu durumda birbiriyle çelişik, uyumsuz ve karmaşık olan değer yargılarımızın toplamından başka bir şey değildir. Kuşlara bakmak, peşlerinden gitmek, onları kendine hobi edinmek, görüntülemek, kuşlar yararına görünen çeşitli projeler üretmek anlamlı ve fark yaratan edimlerdir, ancak bu, şiddeti bilinçle üreten genelgeçer küresel ideolojiye dolaylı ya da dolaysız eklemlenmeye tek başına engel olamaz. Kuşları sadece kişisel bir “başarı” hikayesi, anlık popülerleşme patlamalarının ışıltılı bir nesnesi, dijital olarak dondurulmuş koleksiyon malzemesi ve/ya da insan ve doğa yıkımının, talanının ve sömürüsünün sus payı olarak ayrılan küresel proje finansmanlarından nemalanmanın bir aracı olarak görmek, bir kuş gözlemcisi ya da bilimcisini günümüzün büyük günahlarının en azından dolaylı ortağı yapar. Bu zımni ortaklık da yeri geldiğinde şiddeti övmeye hatta bizatihi şiddeti uygulamaya hak sahibi olunduğu yanılsamasını beraberinde getirir.

Öyleyse kuşlarla ilgilenmenin boşunalığını, gerçeklerden kaçış anlamına geldiğini, hatta kimi durumda yıkıcılığını iddia etmenin kendisi bile doğrultusu eşitlik ve özgürlük olan politik bir eylem olarak tanımlanabilir.

Bununla birlikte kuşlara bakmak, görmek, onları okumak ve yazmak bundan çok daha fazlasıdır. Kuşlar her şeyden önce bize insanlar arasında eşitliğin tesis edilebilmesinin biricik yolunun türler arasındaki eşitlikte haksız rekabeti doğuran çıkarcı ve kibirli konumumuzu sorgulamamız ve değiştirmemizin elzem olduğunu hatırlatır. Doğada her canlı türü hem kendi içinde hem de diğer türlerle diyalektik bir rekabet ilişkisi içerisindedir. Ancak bu rekabet, insanın diğer türlerle ve kendi türdeşleriyle yaşadığı rekabet gibi eşitsiz değildir. Çünkü evrim mekanizmasının şaşmaz adaletiyle işler. İnsan hariç, diğer türlerin rekabet ilişkisi haksızlık ve eşitsizlikle malul olmadığından hiçbir zaman şiddet ve savaş olarak da tanımlanamaz. Şiddet de savaş da yalnız insan türüne özgü yıkımlardır. Hatta insanın olmadığı durumda, doğa ve canlılar için hak, eşitlik ve özgürlük gibi kavramlar da varlıklarına bir gereksinim kalmadığından hiçbir anlam ifade etmeyeceklerdir.

İnsan her şeyden önce bir doğa durumudur, bir organizmadır. Diğer canlılardan farklı olarak nesne ve olayları bilgiye çevirme ve çevresel gerçekliği bilincinde soyutlamayla yeniden canlandırma ve anlamlandırma becerisine sahip olsa da herhangi bir bakteriden, mantardan, bitkiden ya da hayvandan herhangi bir üstünlüğü ya da düşüklüğü yoktur.  Yani bu basit ve ortak temel üzerine inşa ettiği her ne olursa olsun insan diğer türlerle eşittir, evrim yasası uyarınca da eşit olmalıdır. Aksi yıkımdır, felakettir. Sadece kendi türü değil, bütün canlılar için…

Erkek egemen kapitalist sistemin karakteristiği olan çocuk ve kadın istismarı ve katliamları, ötekileştirme, ötekileştirilenin itlafı, merhamete muhtaç bırakma, eşitsiz savaşlar, kitlesel ölümler, her türlü ölüm ve şiddetin bazı insanlar ve türler için hak olduğunun belletilmesi gibi felaket doğuran unsurları özelde kuşlardan, genelde de doğadan ayrı düşünmenin herhangi bir teorik ya da pratik yolu bulunmamaktadır.

Hal böyleyken kuşların kendisi, üremeleri, göçleri, beslenmeleri, yaşam alanları ve habitatlarındaki biyotik ve abiyotik unsurlarla aralarındaki dolaylı ya da dolaysız her türlü ilişki gözlenmeye, incelenmeye, çözümlenmeye ve eleştirilmeye değerdir. Çünkü kuşlara ilişkin bu türden eylemler insanlığın hali pür melalini açık etme, görünür kılma girişimi anlamına gelir; tabi eğer uygun çözümleme ve eleştiri becerilerine sahipsek, gündemimiz başka değilse ve maddi ya da manevi kişisel çıkarlarımız diğer her şeye baskın gelmiyorsa. Kuşlara her bakışımızda görüyoruz ki onların yaşamını zorlaştırmakta gösterdiğimiz bin bir türlü marifet ve maharettir savaşların, yıkımların, katliamların ve şiddetin müsebbibi.

Ayrıca Selim Sırrı Tarcan’ın bugün burada paylaştığım yazısında tanıklığını yaptığı Bayan Waldner bakın onu dinleyen çocuklara ne diyor: “Bilmelisiniz ki [kuşların] da bizim gibi ruhu, hissiyatı, zekası, kendilerine mahsus lisanı vardır. Bize benzeyen veya bizimle müşterek olan şu faziletleri itibarıyla onlara ben-i nevimize karşı, ifaya mecbur olduğumuz muameleyi yapmalıyız. Hallerine göre bize pek çok hizmette bulunduklarını da unutmamalıyım… Hem bize hiçbir hizmetleri bile olmasa insaniyeten onları sevmeye ve himaye etmeye mecburuz.” Öyleyse kuşlara bakmaya, onları anlamaya ve bilincimize çıkardıklarımızla eylemeye devam. Kuşlara bakmak, savaşa, yıkıma, erkek egemen şiddete, katliamlara, doğanın ve canlıların tahribatına karşı bizi ideolojik olarak donatır ve politik eylemliliğimize can suyu taşır.

Selim Sırrı (Tarcan) burada paylaştığım metni, Rumî 15 Temmuz 1326 (28.07.1910) tarihinde Şehbal gazetesinde yayımlanır. Yani bu metinle yüz on beş yıl öncesine, İsveç’in Stockholm kentine gideriz. Selim Sırrı’nın anlatımında, İsveç okullarında okuyan öğrencilerin çevrelerine ve doğadaki diğer canlılara karşı duyarlı yetiştirildiklerine ve bu duyarlılığın yalnız geleneksel kültürde bir kod değil, müfredata dahil edilmiş eğitsel bir girdi olduğuna tanıklık ederiz.

          Selim Sırrı Tarcan, bir beden eğitimi öğretmenidir. Bunun için 1909 yılında İsveç Kraliyet Askeri Beden Eğitimi ve Jimnastik Akademisi’nde öğrenim görür ve buradan 1911 yılında başarıyla mezun olur. İsveç’te kaldığı yıllarda, başta eğitim, okullar, spor ve jimnastik olmak üzere çeşitli konularda gözlemlerini yazar ve okuyucularla paylaşır. Bu yazıları Şehbal gazetesinde dizi olarak yayımlanır. Selim Sırrı, İsveç’te olduğu sırada, öğrenciler için düzenlenen kuşlarla ilgi bir etkinliğe katılır. Etkinlik, Selim Sırrı’nın binasının büyüklüğünden ve işlevselliğinden çok etkilendiği bir lisenin konferans salonunda gerçekleşir. Yazarımız İsveç’te ilk ve orta dereceli okullarda okuyan öğrencilere verilen sistematik doğa eğitimini bu konferans üzerinden anlatmaya geçmeden önce, okul binalarına yapılan yatırımın ne kadar önemli olduğuna dikkat çeker.

          Söz konusu konferansı veren kadın Madam Waldner’dir ve yazarımızın belirttiğine göre İsveç’in en ünlü kadın simalarından ve doğa koruyucularından biridir. Ben dijital kaynaklar üzerinden yaptığım araştırmada Madam Waldner hakkında herhangi bir bilgiye ulaşamadım. Ancak kendisinin, 19. yüzyılın son çeyreğinde kurulmuş ve hem evcil hem de yaban hayvanların hakları için mücadele veren “Svenska Djurskyddsföreningen” yani İsveç Hayvanları Koruma Derneği etkin bir üyesi olması kuvvetle muhtemeldir. Bu dernek sadece kuşlar gibi yaban hayvanları için değil, taşımacılıkta kullanılan atlar gibi evcil ve insanın hizmetini gören hayvanların hakları için de mücadele vermiş ve hala vermektedir. Öyle ki Tarcan da yazısında bütün İsveç kentlerinde evcil hayvanların haklarını savunan örgütler olduğunu söyler. Bu örgütlerin, hakları ve maruz kaldıkları kötü muameleye ilişkin olarak her türlü hayvanla ilgili denetim yapma hak ve yetkisine sahip olduklarını belirtir. İsveç’te at arabası sürücülerinin atlarını kırbaçlayamadığını, atlarına kanunla belirtilenden fazla yük yükleyemediğini anlatır. Tüm bu yerinde uygulamaların sebebini de onların yüksek vicdan ve merhamet sahibi olmalarına ama daha da önemlisi zora karşı direnmeyi hak görmelerine bağlar: “Hülasa bu âli vicdanlı millette kuvvete karşı mukavemet, acize karşı merhamet hissi vardır.”

          Buradan, zulme karşı direnmek bir haktır ve gerçek vicdan ezilenlerden yana olmaktır anlamı çıkar ki Osmanlı’daki o dönemin entelektüel havasında aykırı bir ses olarak durur. Bununla birlikte daha önceki yazılarımda da müteakip defalar dile getirdiğim üzere, “merhamet” oldukça netameli bir kavramdır. Merhametten her verili koşulda ezilenden yana bir tavır, anlayış ve eylem çıkmaz. Tam tersine merhamet kimi durumlarda, kuşlar gibi korumasız ve tehlikeye açık olanlar için yıkıma, katliama ve yok edilişe “insani haklı” bir gerekçe oluşturur. İnsanlık tarihi bunun birçok meşum örneğiyle doludur.

          Bununla birlikte “Tekamül-i İçtimaiye: İnsanların Hayvanlara Karşı Vezaifi” adlı yazının asıl odak noktası ilk ve orta dereceli okullarda öğrenim gören çocuklarda ekolojik bilinç ve doğa duyarlığı inşasıdır. Metinden anlaşılan o ki, İsveç’te çocuklara erken yaşlarda ve öğrenim yaşantıları boyunca hayvan ve doğa sevgisi stratejik, metodik ve düzenli olarak aşılanmaktadır ve ekolojik bilinç müfredatın önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Nasıl ki kendi türdeşlerimize karşı bir takım sorumluluk ve görevlerle mükellefiz, aynı şekilde bizim ayrılmaz bir parçamız olan hayvanlara karşı da bir takım vazifeleri yerine getirmemiz elzemdir.

          Metinde anılan konferans konuşmacısı Waldner, dikkat çekici bir şekilde, kuşlara ve yaşayışlarına bakarak toplumsal yaşantımıza dair gerçek ve somut veriler ve dersler elde edebileceğimizi ileri sürer. Yani bir bakıma o da başta belirtildiği üzere, kuşlarla ilgilenmenin, onlarla duyuşsal ve bilişsel düzeyde bağ kurmanın değer yargılarıyla doğrudan ilişkili bir edim olduğunu ileri sürer. Waldner kuşları düşünmenin ve onlara karşı yükümlü olduğumuz sorumluluklarımızı yerine getirmenin ideolojik doğasına vurgu yapar: “Bakınız, hilkat onların gagalarını, kanatlarını ne latif renklere boyamış; ekserinin ne ruh-nevaz [ruh okşayıcı] sedası var! Daldan dala konmaları, seyr ü hareketleri, fiiliyat-ı hayatiyeleri [yaşamsal edimleri], yavrularına karşı rahim ve şefkatleri bizim için ne büyük bir ders-i içtimaiyedir.”

          Waldner konuşmasının devamında konuyu avcılığa getirir. İnsana zararı olmadığına inandığı kuşların avlanmasını gaddarlık, vahşi bir şehvet, zulüm ve cinayet olarak görür. Yine de avcılığı kategorik olarak toptan reddetmez. Avlanması yasak olan kuşların avlanmasını ve kuşların yasalarca onaylanmamış biçimlerde avlanıp öldürülmesini engellemek için İsveç hükümetinin çok fazla çaba sarf ettiğini söyler. Söylediklerine bakılırsa o dönem İsveç’te on sekiz yaşından küçüklerin, herhangi bir meslek sahibi olmayanların, tüfek eğitimini tamamlayıp ehliyet almamış olanların avlanması kesinlikle yasaktır. Ayrıca çeşitli hile, kapan ve ağlarla kuş tutanlara ve kuş yuvalarını bozanlara da ağır cezalar verilmektedir.

          Tarcan, Waldner’in konuşması bittikten sonra dünyanın çeşitli yerlerinde yaşayan kuşların görüntülerinin yer aldığı çok güzel bir slayt gösterisinin ilgiyle takip edildiğini bildirir ve yazısını sonlandırır.

          Şimdi metinle sizi baş başa bırakma vakti…

TEKAMÜL-İ İÇTİMAİYE: İNSANLARIN HAYVANLARA KARŞI VEZAİFİ

          İsveç’te hayvanatı alelhusus [özellikle] kuşları çok severler. Bu sevmek kanaryayı, sakayı, ispinozu kafese hapis ve hürriyetini selp ettikten [ortadan kaldırdıktan] sonra karşısına geçip sigarasını tellendirerek, onların bir feryad-ı istimdatane [yardım isteyen çığlık] ile çırpındıklarını ve demir teller arasından başcağızlarını çıkarıp kaçmaya imkan aradıklarını seyir ile değil; onları himaye etmek, onlara bakmak, soğuktan korumak ve her türlü ihtiyaçlarını tekeffül ederek [üstlenerek] insanlarla kuşlar arasında bir rabıta-yı muvâneset [dostluk bağı] tesis etmek suretiyle severler. Stockholm’de bütün parkları, umumi bahçelerin nokta-yı muhtelifesinde [çeşitli yerlerinde] bir buçuk metre irtifaında [yüksekliğinde] zemine rekz edilmiş [dikilmiş] bir sırık üstüne mevzu [konulmuş], bir metre murabbanda [kare] kar ve yağmura karşı bir zarif sakıfla [çatıyla] üstü örtülmüş yemlikler vardır. Dâirenmâdar [çepeçevre] büyük hurufatla “Kuşları unutmayınız; buğday, pirinç, yem, mümkün olmazsa ekmek kırıntısı veriniz.” yazılıdır. Kışın her taraf bembeyaz karla mestur [örtülü] olduğu zaman yiyecek bulmaktan aciz olan kuşlar bütün o yemliklere dolarlar. Alelumum kız ve erkek mektep çocukları için yemliklere her gün yiyecek götürmek bir vazifedir. Kuşlar bu âlicenap çocuklara o kadar alışmışlardır ki bizde ekseriya süprüntü mavunalarını [mavnalarını] takip eden martılar gibi o mini mini kuşçağızlar ötüşerek onların başları ucunda koşuşurlar. Ekseriya apartmanların penceresinde kuş kafesinden ziyade faka benzer yine bir sakıf ile zeminden ibaret mini mini yemlikler vardır. Efrad-ı aileden biri her sabah oraya ekmek ve yemek kırıntıları serper. Kuşlar kemal-ı emniyetle oraya konup yemlenir ve latif nağmelerle o mürüvvetkâr insanları eğlendirirler.

İsveç’te kuşların yuva yapmaları için eski tahtalardan mini mini evcikler yaparlar. Herkes bunlardan birkaç tane satın alıp bahçesindeki ağaç dallarına iliştirir; kuşlar da oralara yerleşirler.

İsveç’in bütün şehirlerinde himaye-yi hayvanat cemiyetleri vardır. Bu cemiyetlerin vazifeleri yalnız kuşlara bakmak değildir; onların bütün hayvanat üzerinde bir hakk-ı teftişi vardır. Orada bir sürücü, beygirini çala kırbaç sevk edemez. Bir arabacı kanunun tayin ettiği miktardan ziyade yükleyemez. Hülasa bu âli vicdanlı millette kuvvete karşı mukavemet, acize karşı merhamet hissi vardır.

          Senenin mevsim-i muhtelifesinde himaye-yi hayvanat cemiyeti efradı hayvanların iaşesi, cinslerinin ıslahı hakkında mekteplere gidip konferanslar verirler. Bu hitabelerin çocukların ahval-i ruhiyesi üzerinde pek büyük tesiri görülür. Geçen sene Stockholm’de iken “pak” yortularını geçirmek üzere “Jämtland” eyaletinin payitahtı olan Östersund şehrine gitmiştim. Hanesinde misafir olduğum Yüzbaşı Malmgren o gece İsveç eazım-ı nisvanından [en önemli kadınlarından] ve himaye-yi hayvanat cemiyeti azasından Madam Waldner’in idadide konferans vereceğini haber verdi. Terbiye-yi içtimaiyeye ait dersleri merak ve ihtirasla takip ettiğimi ve bunun benim için bir nimet-i gayr-i müterakkab [umulmayan nimet] olduğunu söyledim; ve yemekten sonra beraber mektebe gittik. Her sırası düştükçe İsveç mekteplerinin muazzam, muhteşem birer saray olduğunu söylemişimdir. Östersund büyükçe bir şehir olduğu halde yalnız bir idadi ve iki iptidai mektebi vardır; bu mekteplerden her birinin binası on bin liraya meydana gelmiştir. Biz olsak hiç şüphe yok ki on bin lira ile yirmi mektep yapmaya kalkarız; maatteessüf sonra o yaptığımız salaşların hiçbiri bir mektep namını taşımaya kesb-i istihkak edemez.

          Yüzbaşı Malemgren ile içtima salonuna dahil olduk. Heyet-i muallimin, talebe yerlerine oturmuşlardı; beyaz saçlı, gözlüklü bir muallimin yanındaki iki iskemleye biz de iliştik. Bir fısıltı oldu, başımızı arkaya çevirdik. Madam Waldner geliyordu. Herkes ayağa kalktı; Madam bir baş selamı ile talebenin ortasından geçti ve mahal-i mahsusuna çıktı. Herkes sustu; bütün nazarlar oraya, kürsüye tevcih etti. Madam elindeki küçücük deftere iki üç dakika kadar bir göz gezdirdi, sonra söze başladı:

          “Çocuklar, sizden kuşları sevip sevmediğinizi sorsam hiç şüphe etmem ki hepinizden alacağım cevap: ‘ – Evet; seviyoruz, o mini mini hayvancıklar hiç sevilmez mi? – sözüdür. Halbuki onları yalnız sevmek kafi değildir; onlara bakmalı, onları beslemeli, bizden bir hak olarak istedikleri gıdayı kendilerine vermeli ve ondan sonra – biz kuşları sevmeliyiz – demeli. Bilmelisiniz ki onların da bizim gibi ruhu, hissiyatı, zekası, kendilerine mahsus lisanı vardır. Bize benzeyen veya bizimle müşterek olan şu faziletleri itibarıyla onlara ben-i nevimize [türümüze] karşı, ifaya mecbur olduğumuz muameleyi yapmalıyız. Hallerine göre bize pek çok hizmette bulunduklarını da unutmamalıyım. Tarlalarımıza, meyve ağaçlarımıza musallat olan muzır böcekleri onlar telef ederler. Prusya kralı II. Fredrich’in namını elbette işitmişsinizdir; kralın meyve ağaçlarına pek merakı vardı. Bir gün bahçıvanı kendisine ağaçlarda hiç kiraz kalmadığını ve bunları serçelerin yiyip bitirdiklerini söyledi. Kral bundan pek münfail olarak [etkilenerek] serçelerin her ne vasıta ile olursa olsun vücutlarının ortadan kaldırılmasını emir etti. Ertesi sene bahçıvan kiraz ağaçlarında bu defa meyve değil, yapraktan da eser olmadığını ve kurtların ağaçları kuru kütük haline getirdiklerini söyledi. Bu vaka krala bir ders-i ibret oldu ve kuşların ehemmiyetini anlattı. Erbab-ı ziraatın kavlince [zirai uzmanların dediğine göre] dünyada kuşlar olmasa imiş dokuz sene zarfında küre-yi arz iskan olunamaz bir hele gelirmiş. Yine ziraat kitapları bize öğretir ki birçok kırlangıç günde on üç bin böcek itlaf ederlermiş! Hem bize hiçbir hizmetleri bile olmasa insaniyeten onları sevmeye ve himaye etmeye mecburuz. Bakınız, hilkat onların gagalarını, kanatlarını ne latif renklere boyamış; ekserinin ne ruh-nevaz [ruh okşayıcı] sedası var! Daldan dala konmaları, seyr ü hareketleri, fiiliyat-ı hayatiyeleri [yaşamsal edimleri], yavrularına karşı rahim ve şefkatleri bizim için ne büyük bir ders-i içtimaiyedir. Bize hiçbir suretle zarar vermeyen bu masum, bî-günah, çalışkan, faal hayvancıkları acımadan eşinden, yavrusundan ayırmak bir zevk-i vahşiyane ile gaddarca, insafsızca soldurmak ne büyük zulüm, ne büyük cinayettir. Muhterem hükümetimiz bu bî-aman [amansız] avcıların, kuşbazların mezalimine karşı her türlü takayyüdatı yapıyor [çabayı gösteriyor]. Öldürülmesi kanunen memnu [yasak] olan kuşların yağlı boya ile resimlerinden tablolar tab ettirip mekteplere, avcı kulübelerine meccanen [ücretsiz] tevzi ediyor [gönderiyor]. Sinleri [yaşları] on sekizden dûn [küçük] olanları, bir meslek sahibi olmayanları, endaht [tüfekle atış] mekteplerinden tüfek atmak ve kullanmak hususundaki maharetleri musaddak [onaylanmış] bulunmayanları avcılıktan katiyen men ediyor. Ökse ile, fak ile, ağ ile kuş tutanları, kuş yuvalarını tahrip edenleri pek ağır ceza-i nakdi ile tevbih ve tecziye ediyor [cezalandırıyor]. Bu hususa dair kaleme alınan kavanin ve nizamat irade-yi hükümdariye iktiran etmiş olduğundan [kanunlar ve yönetmelikler hükümdar tarafından benimsendiğinden] insaniyete yakışmayan bu gibi harekat-ı vahşiyanenin bu suretle önü alınmış oluyor. Çocuklar! Kuşları seviniz, onlara imdat ve muavenet ediniz. Bunu size ben değil, vazife, vicdan, insanlık emir ediyor.”

          Bu sözleri müteakip bir iki dakikalık bir vakfe-i istirahatten [aradan] sonra elektrikler kısıldı birden projektör kadar kuvvetli bir ziya kürsü-yi hitabetin arkasındaki beyaz levhayı nurlandırdı. Şimdi gayet faydalı bir hayvanat dersi başladı: Şimalin mıntıka-yı müncemdesinden [kuzeyin donmuş bölgelerinden], Sahra-yı Kebir’in [Sahra Çölü’nün] ateşten kavrulan sahralarına kadar tabakat-ı semaiyede şinaverlik eden [süzülen] irili ufaklı rengarenk kuşların hayal-i dil-peziri [gönle hoş gelen hayali] o levhaya aks ediyor, Madam her biri hakkında malumat ve tafsilat veriyordu. Bir buçuk saat kadar devam eden konferans o kadar tatlı, o kadar istifadeli idi ki Madam hitabenin bittiğini söylediği zaman çocuklar büyük bir telaş ile çırpınarak “Biraz daha lütfen biraz daha!..” diye haykırıyorlardı…

Jimnastik Muallimi

Selim Sırrı

Şehbal, 23, 15 Temmuz 1326 (28.07.1910)

Posted on