Halit Fahri’nin (Ozansoy) (1891-1971) “Baykuş” (1912) adlı şiirini paylaşacağım bu yazının en başında açıkça ifade etmeliyim: Baykuşlar uğursuz kuşlar değildir; insanın başına gelen hiçbir kötülükle uzak yakın ilgileri yoktur. Tam tersine, tekmil baykuşların başına gelen kötülüklerin hemen tümünde doğrudan insan etkisi vardır. İnsan düpedüz baykuşların uğursuzudur. Zaten “kötülük” ve “uğursuzluk” kavramlarıyla adlandırdığımız olgular, insanı diğer tüm canlılardan ayırdığı kabul edilen insan diliyle ilgilidir ve sadece onun ürünüdür. Kötülük ve uğursuzluk gibi olgular ancak insan diliyle örgütlenip var olabilirler. Dolayısıyla baykuşa, uğursuz demek, insanın baykuştaki yanılsamalı yansısından başka bir şey değildir. Ortaöğretim ders kitaplarından beş hececilerden biri olarak bildiğimiz Halit Fahri genelde şiirleriyle tanınsa da aynı zamanda bir oyun yazarıdır da. Onun, diyalektik olarak modernleşen kuzeybatı kültürü ve dillerine ait tiyatro oyunlarından esinlenerek yazdığı deneysel oyunları mevcuttur. O oyunlarından bir tanesi de 1916 yılında yazımını tamamlayacağı ve 1917 yılında Dârülbedâyi’de Muhsin Ertuğrul tarafından sahneye konacak olan Baykuş‘tur. Gerçeküstü ve fantastik öğeler ve simgelerle kurulu bu oyunun en güçlü sembolüdür baykuş ve nitekim oyuna adını da vermiştir. Oyunda defalarca öten (tam dokuz kez) baykuş, piyes karakterlerinin başına türlü uğursuzluklar geleceğinin habercisidir. (Ayrıntı için bkz. https://www.mimesis-dergi.org/2016/12/simdiden-bakarak-gecmisi-insa-etme-gayreti-baykus-ve-hayalet/) Bu yazıda paylaştığım şiir, Halit Fahri’nin daha sonra yayımlayacağı oyunun habercisi gibidir. Anlaşılan o ki Halit Fahri baykuş fikrini uzun süre zihninde taşımış ve onu çeşitli edebi formlarla biçimlendirmiştir. Oyunda, uğursuzluğun ve felaketlerin somut bir sembolü olarak göstergeleştirilen baykuş, fikir ve estetik gösterge olarak ilk önce bu şiirde hayat bulmuş görünmektedir. Gerçi Halit Fahri oyun fikrinin zihninde ilk kez, Birinci Paylaşım Savaşının (Birinci Cihan Harbi) ilk günlerinde, İstanbul’da karanlık ve yağmurlu bir gecede canlandığını söyler. Arkadaşı Hakkı Tahsin’le birlikte Maçka yokuşunu tırmanmaktadırlar. Kendisi o anı hatıralarında şöyle anlatır: “Kapkaranlık bir geceydi. Üstelik yağmur da çiselemiye başlamıştı. Evden çıkalı galiba hiç lâkırdı da etmemiştik. Çünkü o gün harbe dair üzüntülü haberler işitmiş, şehirde birçok ıstıraplı levhalarla karşılaşmıştık. Bunun için ikimiz de ruhumuza eğilmiş, ruhumuzun hüznünü dinliyorduk. İşte tam bu esnada, Maçka kışlasının karşısındaki kahvenin bahçesinde bir ağacın üstünden sert bir kanat sesi duyuldu ve arkasından acı acı bir baykuş öttü. Ben ürpererek durdum ve yanımda Hakkı’nın da böyle bir hareketini sezer gibi oldum. Galiba bir şey söyliyecekti. Fakat baykuş bir daha öttü. O zaman, arkadaşım, gayriihtiyari: — Sus! Karanlıkta baykuş öttü yine! Dedim. Sonra sinirli bir gülüşle bir şey fısıldadım. Galiba: — Tuhaf! Aruzla konuşuyoruz, dedim. İşte Baykuş’un ilk mısraı böyle doğdu.” (Dârülbedâyi Devrinin Eski Günlerinde, 1964, s. 63) Hatıralarında, Baykuş oyunun başlangıcını bu ana dayandırsa da, şiirin temel izleğine ve temasına bakıldığında “Baykuş” şiiri oyunun kaynağı gibi durmaktadır. Yine de burada paylaştığım şiirde baykuş, sadece yarattığı keder, korku ve dehşet duygusuyla resmedilirken ve kör ve kötücül inancın insan bilincine ve edimlerine işlediğinin temsiliyken, oyundaki baykuş, kör inanç, din ve ekolojik olarak üç farklı bakış açısından ortaya konmuştur. Her ne kadar kör inanç oyunun tümünde egemen olsa da ve bu bakış açısından baykuşun uğursuzluğu ana tema olarak işlense de, bu dogmanın dinen ve ekolojik olarak geçersiz olduğu silik de olsa vurgulanmıştır. Nitekim oyunun karakterlerinden biri olan “Yolcu” baykuşun uğursuzluğuyla ilgili olarak şöyle der: “Bu bir efsanedir inanma sakın! / Bir garip itikadıdır halkın.” Yolcu, sonrasında dinen de böyle bir inancın geçersiz olduğunu şu sözlerle anlatır: “Ey hurafete mutekit bedbin! / Bil ki her şeyde mantıkidir din.” Bugün Türkiye sınırları içerisinde yedisi yerleşik, biri kış, ikisi de yaz göçmeni olarak on tür baykuş gözlemlenmektedir. Bunlardan Kukumav (Athene noctua) ve Kulaklı orman baykuşu (Asio otus) gibi türler sıklıkla gözlemlense de Paçalı baykuş (Aegoilius funereus) ve Puhu (Bubo bubo) gibi bazılarıysa sınırlı bölgelerde çok daha az görülmektedir. Bu türlerden hiçbirinin kötü şansla, uğursuzlukla ve felaketlerle hiçbir ilgisi yoktur. Tersine baykuşların varlığı, bulundukları çevrelerin doğal, sağlıklı ve her canlıya mutluluk ve huzur veren bir yer olduğunun kanıtıdır. İnsan dili dolayısıyla düşüncesi, aynı evde -Yunanca kökenli bir kelime olan ekoloji “oikos” yani ev sözcüğünden türetilmiştir- birlikte yaşadığımız organizmaları, bilhassa da hayvanları ve bitkileri, gerçek ve nesnel karşılıklarıyla tanımlamakla yetinmemiş, aynı zamanda onlardan bazılarını birer kültürel simge ve koda da dönüştürmüştür. Organizmaların nesnelliklerine dair yaptığımız tanımlar ve adlandırmalar zaman içerisinde bilimsel verilere dayanarak kısmı değişimlere uğrasa da, bu değişim süreci içerisinde organizmaların gerçekliklerine yapılan vurgu hep aynı kalır. İşin bu kısmı insanın doğrudan bilinciyle ilişkilidir ve bu bilinç daha çok duyulara dayanır. Organizmaları kültürel simge ve kodlara dönüştürmemiz çok daha karmaşık ve çetrefil bir durumdur. Burada insanın duyularıyla ve gözlemleriyle elde ettiği nesnel duyumlar neredeyse tümden devre dışıdır. Bu kodlar insanın duyuşuna hitap eden hikayelerdir ve bu hikayelerin hakikat olduğu duygularla kavranır. Yani burada iman, inanç, itikat gibi kabullenişler söz konusudur. İşin çetrefilliği de buradadır. İnanç yoluyla insanın bilincine içselleştirdiği bu duygusal kabullenişler, duyularla, gözlemlerle ve verilerle kolay kolay değişmezler, çok direngen bir anonim kişilik haline bürünürler. Bu yüzden dilimizle yarattığımız kültürel semboller çoğu durumda açık, nesnel ve bilimsel duyum ve verilerden çok daha etkili ve kalıcıdır. Dilimiz bir yandan çevremizi çok daha derin ve analitik anlayıp hayatımızı hem bizim hem de diğer tüm canlılar için kolaylaştırmaya yararken öte yandan işimizi zorlaştırmakta, kötülüğü örgütlemekte ve kendimizle beraber tüm canlı yaşamının vahşice tahrip edilmesine dayanak ve olanak sağlamaktadır. Aruz vezni ve kafiye düzeni sayesinde hoş bir musiki parçası gibi kulaklarımızda çınlayan aşağıya aktardığım “Baykuş” şiirini, yukarıda özetlemeye çalıştığım perspektifle de okumamız gerektiği kanaatindeyim.
Servet-i Fünun dergisinin 17 Şubat 1893 (R. 4 Şubat 1308) tarihli 101. sayısında Kadri imzasıyla yayımlanan “Muhaceret-i Tuyur” adlı yazı bize kuş göçleriyle birlikte kuşlara ve doğadaki varlığımıza dair daha başka birçok şeyi de anlatıyor. Doğa bilimleri, kuşbilimi, kuş gözlemciliği, vatandaş bilimi ve bilim tarihiyle ilgili önemli noktalara temas ediyor ve bunlarla ilgili değerli veriler sunuyor. Kuşbilimi ve kuş gözlemciliğinin tarihsel geçmişine cılız da olsa ışık tutmasının yanında, özelde kuşlar ve genelde de doğaya karşı eylem ve edimlerimizi de gözden geçirmemize sebep oluyor. Bu açıdan bakıldığında yazının Latin harflerine aktarılarak günümüz okuyucusunun kavrayabileceği forma kavuşturulması ve metne eleştirel söylem çözümlemesi yapılması boşa gitmeyecek bir çaba olacak kanaatindeyim.
Metnin yazarı Hüseyin Kâzım Kadri (1870-1934) Latince, Yunanca, İngilizce, Fransızca, Arapça ve Farsça bilen, ilahiyattan gazeteciliğe, ziraattan sözlükçülüğe uzanan geniş bir yelpazede bilgi ve beceri sahibi olan çok yönlü bir Osmanlı aydınıdır. İslam diniyle ilgili çeşitli yayınlarının yanında iki ciltlik bir Türkçe sözlük ve ziraat kitapları da kaleme almış, gazete ve dergi çıkarıp bunları yönetmiştir. Kuşlara olan ilgisi Almanya’da aldığı ziraat eğitiminden kaynaklanmış olabilir.
Kadri, yazısının ilk paragrafında bilimsel araştırma ve çalışmaların mutlaka insanın doğrudan yararına olacak konularda olması ya da işini kolaylaştıracak ürünlerin üretimini amaçlaması gerekmediğine vurgu yapar. Ona göre, doğal gerçeklerin kavranıp ortaya konulmasına yönelik bir eğilim ve heves de insanı bilimsel araştırma yapmaya sevk eder ve bu hevesle insanlar doğal ve bilimsel gerçekleri bilgiye dönüştürmek için çok samimi bir çaba içerisine girebilirler.
Nitekim bu yazımızın konusu metinde, bu amaç ve hevesi paylaşan Anglosakson kuşbilimcilerin kuşların göçlerini araştırmaya yönelik bir tür bilim kurulu, bugünkü e-bird ya da i-naturalist gibi dünyanın dört bir tarafından milyonlarca insanın oldukça aktif katılımıyla bilimsel veriler üretilen bilim kolektifleri benzeri bir bilimsel topluluk kurdukları bildiriliyor. Kadri’nin tam adını vermeden bahsettiği bu topluluk, British Association for the Advancement of Science [Britanya Bilimsel İlerleme Derneği] derneği bünyesinde 1880 yılında kurulan Bird Migration Committee’dir [Kuş Göçleri Kurulu]. Gerçi günümüzün bilim kolektifleri ile bu bilim kurulu arasında hem sosyolojik hem de siyaseten çok önemli farklar olduğu kuvvetle muhtemeldir. Büyük bir olasılıkla Kuş Göçleri Kurulunun üyeleri ve gönüllüleri heveskar asilzadeler, bürokratlar, rütbeli askerler, zengin iş insanları ve bilim insanlarıydı ve kurulun teşekkülü bugünkü anlamda vatandaş bilimi diyebileceğimiz ölçüde katılım açısından demokratik değildi.
Kadri metninde bu kurulun tam adına, kuruluşuna, çalışmalarına ve raporlarına ilişkin bilgi vermez. Onun metninden sadece, dokuz yıl boyunca gerek İngiltere’de gerekse o dönemde İngiltere’nin sömürgesi durumundaki bütün coğrafyalarda kuşlarla ilgili gerçekleştirilen bilimsel gözlem ve araştırmaların bulgu ve verilerinin, yukarıda anlatılan önemli farka rağmen kolektif bilimsel bir çaba ve anlayış temeli üzerine inşa edildiğini söyleyebileceğimiz Kuş Göçleri Kuruluna aktarıldığını öğreniriz. Bu kurul 1880 yılında kuş göçlerini araştırmak için kurulur ve kurulun raportörlüğüne Kadri’nin de adını zikrettiği Dr. W. Eagle Clarke getirilir. Eagle, yapılan çalışmaların nihai raporunu 1903 yılında gerçekleştirilen Southport toplantısında sunacaktır. Aslında bu nihai rapor, on iki farklı raporun verileri kullanılarak yazılır. Sözü edilen bu raporun bir özeti ayrıca 1897 yılında The Irish Naturalist’te J. E. Palmer imzasıyla yayımlanır.
Anlaşılan o ki Kadri bu raporlardan biri ya da daha fazlası ve/ya da bu araştırmayla ilgili herhangi bir metni okumuş ve yazımıza konu “Muhaceret-i Tuyur” adlı metni bunun üzerine kaleme almış. Nitekim yazarımız Kuş Göçleri Kurulunun çalışmalarından kısaca bahsetmiş, yapılan kapsamlı çalışmalara rağmen kuşların neden ve nasıl göç ettiğine dair üzerinde uzlaşılan bir görüşe varılamadığını belirtmiştir. Kadri bu durumu şaşkınlıkla karşılar: “… kuşların seyahatine merak ederken insan bunca alimlerin pek sade görünen bu meseleyi niçin halledemediklerine şaşar.”
Ona göre durum oldukça yalın ve ortadadır. Hele hele, bazı kuşbilimcilerin yaptıkları gibi konuyu ta yeryüzünün oluştuğu ilk zamanlara kadar götürmek tamamen abesle iştigaldir. Kuşların neden göç ettiğini anlamak için onların içgüdülerine (sevk-i tabii) bakmak yeterli olacaktır. Kadri, kuşların yeteri kadar yiyecek buldukları ve sıcaklıktan etkilenmedikleri sürece hiçbir yere göç etmeyeceklerini belirtir. Onların çok hassas yaratılışta hayvanlar olduğunu, sert çevresel koşullara dayanamayacaklrını söyler. Dolayısıyla kuşlar yazın ılıman iklimlerde kışın da sıcak iklimlerde ömrünü geçirir. Kuşların göçme saiki aslında bu kadar yalındır.
Tuyurun neden göçtüğüne kendince çok açık yanıt veren Kadri, göçle ilgili başka sorular da sorar: Peki kuşlar nasıl oluyor da kışları kuzeyin soğuk ve yazları sıcak olduğunu biliyor? Daha da önemlisi, ebeveynlerinden yolu öğrenmemiş, pusulası da olmayan genç kuşlar göç yollarını nasıl biliyorlar ve göçecekleri yeri elleriyle koymuş gibi nasıl buluyorlar?
Kadri bu soruları kendinden çok emin bir şekilde yanıtlar. Kuşların sıcak ve soğuk iklimleri nasıl kestirdikleri ve ilk defasında bile göçecekleri yeri ve rotayı nasıl bildikleri sorularını Himalaya dağlarında yaşayan maymunların bölgesel göçünü örnek göstererek yanıtlar. Maymunlar nasıl ki yaz aylarında dağlarda, kış aylarında düzlüklerde yaşıyorlarsa kuşlar da aynı şekilde nasıl ve nereye göçeceklerini bilirler. Ancak doğrusu, Kadri’nin açıklaması sadece bu haliyle pek tatmin edici sayılmaz. Kadri’nin maymun örneği evrime gizli bir selam mıdır bilinmez ama örnek bu haliyle sorduğu soruları yanıtlamaktan açıkça uzaktır.
Ancak Kadri yazısında bir adım sonra bu eksikliği ortadan kaldırır. Maymun misalini biraz daha ayrıntılandırır ve yanıtını daha açık hale getirir. Şöyle der: “Kuşlara daim bir yolda hareket eder hissiz birer küçük makine nazarıyla bakmak da caiz değildir. Onlar da maymunlar gibi bir hiss-i tabii ile hareket ederler ve bolca nafaka buldukları yerlerde ikametlerini temdit edebilirler [uzatabilirler].” Onun bu yazısının belki de en can alıcı noktası burasıdır. Kadri, bilinçli olarak “içgüdü”nün (sevk-i tabii) yanına “dürtü”yü (hiss-i tabii) de koyar. Ona göre, maymunlar doğal olarak dürtü mekanizmasına sahiptir ve içgüdülerinden daha çok dürtüleriyle hareket ederler. Yani ihtiyaçlarını karşılamak üzere çevrelerindeki değişen uyarıcılara uygun olarak kendilerini yönlendirebilirler ve içgüdülerini tebdil edebilirler. İşte kuşlarda da bu dürtü zaman zaman devreye girer. Onlar da değişen koşullara göre, ihtiyaçlarını karşılayabildikleri ölçüde içgüdüsel tepkilerini değiştirebilirler. Aslında içgüdüyle dürtüyü birbirinden ayıran temel fark, bir bakıma insanla hayvanı birbirinden ayıran temel farktır.
Hayvanlarda içgüdünün yanına dürtünün eklenmesi, mekanın ve zamanın egemen ruhuna ve ideolojisine göre oldukça fark yaratan bir bakış açısıdır. Böylece insanla hayvan arasındaki aşılmaz sanılan duvar bir anda şeffaf, geçirgen bir zara dönüşür. Dürtüler, duyulardır, bir bakıma duyularla kavrayıştır. Ancak asıl can alıcı nokta, dürtü, algının ve sonrasında da bilincin temelini oluşturur. Yani aslında dürtü, algı ve bilinç insan türüne özgüdür ve insan dışı organizmalarda dürtülerden, duyularla kavrayıştan bahsetmeye başlamak o dönem egemen olan söyleme açıkça ters düşmektir. Dürtüleriyle içgüdüsel alışkanlıklarını değiştirebilen organizmalarda bu dürtülerin belirli bir süre içerisinde algıya dönüşmeleri ve bu algıların da bilince evrilmesi gayet olasıdır. Buradan bakıldığında insanla hayvan arasındaki fark hiç de öyle aşılmaz gibi durmamaktadır. Ya da en azından eşref-i mahlukat görülen insan en nihayetinde bir canlı organizmadır ve konumu hiç de öyle sanıldığı gibi erişilemez değildir. Bu tespitte başka önemli bir nokta da hayvanlardaki hiss-i tabiinin onların sevk-i tabiisini tebdil etme gücüne sahip olduğunu kabul etmektir ve bu da evrim teorisinin zımnen kabulü gibidir.
Elbette yukarıda hayvanlardaki dürtülere dair yaptığım çıkarımlar Kadri’nin görece kısa yazısında çok açık ve ayrıntılı olarak ortaya konulmamaktadır. Bunun için yazarın başka yazılarına bakmak, ortaya koyduğum bu çıkarımı o metinlerle desteklemek, kanıtlamak gerekir. Yine de bu çıkarımın zorlama ve aşırı olduğu da söylenemez. Nitekim Kadri de kuşların zaman zaman göç rotalarını değiştirdiklerini, bazı kuşların daha önce hiç gitmedikleri coğrafyalara gidip kaldıklarını söyleyerek, hayvanlardaki dürtü mekanizmasının onlara genetik olarak miras kalan içgüdülerini değiştirme gücüne sahip olduğunu ortaya koyar.
Yazarımız yazısının sonraki kısmında kuşların göç yollarını kısaca tartışır. Kuşların, belirli göç yollarını kullandığını, özellikle kıta geçişlerini belirli mahallerden gerçekleştirdiğini söyler. Akdeniz’dekiler gibi bazı göç yollarının şu anda deniz haline gelmiş olsalar bile çok daha eskiden birer kara parçası olduğunu ve kuşların bu rotaları hâlâ kullanmaya devam ettiklerini anlatır. Kuşların deniz geçişlerinde daha kısa mesafeli rotaları tercih ettiklerini, deniz yüzeyinde mümkün olduğunca az mesafe kat etmeye meyilli olduklarını ve özellikle de adası bol denizleri göç için seçtiklerini de ifade eder.
Kadri, bunun dışında kuşların havadaki kimi hareketlerine bakan bazı bilim insanlarının bu manevraları mutlaka ebeveynlerinden öğrenmiş olmaları gerektiği görüşünde olduklarını ekler. Buna göre kuşlarda sadece içgüdü ve dürtü değil, öğrenmenin de olduğunu belirtir. Bu görüşünü, yetişkinler kadar iklim koşullarına dayanamayıp göçe erken başlayan genç bireylerin yolculuklarında bir yerde konaklayıp yetişkin kuşları bekleyip beklemediklerini sorarak biraz daha pekiştirir. Nihayetinde şöyle bir sonuca varır: “Tekmil sınıf-ı tuyurun tabâyisi [bütün kuş sınıflarının doğaları] tetkik olunmayınca bu meseleye bir karar-ı kati verilemez, lakin bazı erbab-ı ilim yaban ördeklerinin ve bu neviden sair tuyurun cevv-i havadaki [gökyüzündeki] manevralarını görerek bunların talimsiz icrasını gayr-i kabil bulmakta ve tuyurun mutlak analarından ve babalarından terbiye gördüklerini iddia etmektedirler.”
Yazar, kuşların havadaki hızlarına değinerek ve ortalama olarak o devrin sürat katarları kadar hız yapabilmelerine rağmen bu yeteneklerinin onları sisli havalarda fenerler etrafında topluca ölmelerine bazen engel olmadığını belirterek yazısına son verir.
Kuşların göçü gibi oldukça geniş ve verisi bol bir konuya değindiği düşünüldüğünde oldukça kısa sayılacak “Muhaceret-i Tuyur” adlı yazı, her şeyden önce özelde kuşların ve genelde de hayvanların sadece içgüdüleriyle hareket eden otomatik organizmalar olmadığını, bu genetik olarak kendilerine kodlanmış refleksif davranış ve devinimlerini çevresel koşullardan edindikleri duyularına bağlı olarak değiştirebildiklerini söylemesi bağlamında oldukça önemlidir. Bu tez, dönemim egemen çevrebilim ideolojisine, yani insanmerkezci, çıkarcı ve merhametçi bakış açısına muhalif bir söylemdir. Ayrıca dönemin olanca dini taassubuna karşı evrime de kapı aralamaktadır.
Yazının kısacık da olsa vurguladığı bir başka önemli husus, bilimin sadece insanın yararına yapılan bir faaliyet olmadığıdır. İnsanları bilimsel araştırmalara, kuru ve neredeyse artık bir dogmaya dönüştürülmüş “insani çıkarcılık” refleksinin dışında çok daha farklı gerekçeler ve hevesler de yönlendirebilir ve asıl en çok da bunlar yönlendirmelidir. Kuşların göçü gibi bir konunun araştırılmasında insanlara yönelik bir fayda aramak -böyle bir faydadan bahsedilebilse bile- gereksizdir. Bu araştırmadan sadece kuşlara ilişkin veriler ve çözüm yolları ortaya koyabilmek, insana rağmen mümkün olabilmelidir.
Kadri’nin yazısının dolaylı sonuçlarından bir başkası da sanki biz tutkulu kuş gözlemcileri ile ilgilidir. Kuş gözlemi, yazının yazıldığı dönemle kıyaslandığında bugün artık maddi olarak ulaşılması daha mümkün olan bir dürbünle, kağıt kalemle gerçekleştirilebilecek; yapılışıyla eğlenceli, sonuçlarıyla da bilimsel bir etkinliktir. Kuşların en görkemli fotoğraflarını almak, en temiz ses kayıtlarını üretmek, görülen kuş türü sayısını artırmak (kertik almak) elbette ki kuş gözlemcileri için eğlenceyi artıran, motivasyonu yükselten değerli uyarıcılar. Ancak kuş gözlemciliğinin sadece bu uyarıcılarla, kendi kişisel tatminimizle sınırlı olduğunu da düşünmüyorum. Eğer gerçekleştirdiğimiz eylemin adına kuş gözlemciliği diyeceksek kuşları çok parlak ve renkli bazı fotoğraflardaki gibi çevresinden ve bağlamından soyutlanmış birer haz nesnesi olarak görmekle yetinemeyiz. Kuşlar, doğadaki varlıklarıyla, bağlam içerisinde bir anlama sahiptirler, tıpkı diğer her şeyin olduğu gibi. Kuş gözlemciliği doğanın katipliğini yapmaktır biraz da. Tabiatın düşünce ve duygularını zapta geçmek, söze dönüştürmek ve söylemini kurmak işidir. Yaptığımız her gözlem, çektiğimiz her fotoğraf, aldığımız her ses kaydı hem bir tanıklık hem de doğa lehine yazılmış bir iddianamedir; aşırı insanlaşmaya, insanı efendileştirmeye ve tabulaştırmaya karşı yazılmış bir iddianame. Bunun dışında, çeşitli teknolojik araçlarla kuşlara yaklaşıp yalnız kişisel hazlarımıza odaklanmaya yönelik her türlü faaliyet başka bir adla anılmak zorundadır.
Şimdi arık Kadri’nin sözcükleriyle baş başa kalma vaktidir:
Muhaceret-i Tuyur [Kuşların Göçü]
Tetkikat-ı fenniye [bilimsel araştırmalar] ekseriya insaniyete maddeten bir faydası olmak suretiyle icra edilir ve mütefenninlerin ikdam ve mesaisi [bilim insanlarının gayret ve çalışmaları] nihayet bir istifade-yi maddiye ve bir mahsul-i sanayi [maddi bir yarar ve bir sanayi ürünü] bırakacak cihetlere masruf olur [sarf edilir]. Lakin bazı tetkikat ilmiye vardır ki böyle maddeten bir kâr hatıra gelmeyip ancak taharri-yi hakikate [gerçeğin araştırılmasına] bir meyelan ve ahval ve bedi-yi tabîiyyenin [tabiat bilimlerindeki durumun ve yeniliklerin] idrakine bir heves saikasıyla yürütülür. İşte İngiltere’de ahval-i tuyuru tetkik için teşkil etmiş olan heyet-i fenniyenin [bilim kurulunun] tetkikatı bu meyanda [bunlar arasında] sayılabilir yani sırf ilim ve idrak maksadına mebni addolunur.
Kuşların ahvalini müdekkik olanların [araştıranların] en ziyade dikkatini mucip olan muhaceret [göç] olmuştur.
İngiltere sevahilinde, Cebelitarık ve Malta’dan başlayarak bütün İngiltere müstemlekatı [sömürgesi olan] yerlerde, sahil ve ada fenerlerinde, hülasa dünyanın her tarafında birçok ashap-ı merak [meraklılar] tuyurun ahvalini dürbün ellerinde nazar-ı tetkik altında bulundurmakta ve müşahedelerini [gözlemlerini] dokuz seneden beri İngiltere cemiyet-i fenniyesine irsal etmektedirler.
Gayet halisane bir maksatla hakikati keşif yolunda icra olunan bu tetkikat ve kuşların ahvalini tetkik eden cemiyet-i ilmiyede vuku bulan müzakerat muhecrat-ı tuyur [kuşların göçü] meselesine bir karar verememiştir, esbabını [nedenlerini] tamamen kestirememiştir denilirse mübalağa sayılmaz… Edinburgh Darülfünunu muallimlerinden Eagle [Clark William Eagle] kuşlara ve suret-i seyahatlerine dair tetkikat-ı mebhuseyi [sözü edilen konunun araştırılmasını] cami olarak [içeren] bir eser tertip etmekle iştigal ediyor, ulum-ı tabiiye [doğa bilimleri] erbabı bu eserin hitamına intizar etmektedirler [bekliyorlar].
***
Kuşların niçin seyahat ettiklerini insanlar pek eski bir zamandan beri merak etmişlerdir. Bu mesele hakkında ulum-ı tabiiyenin [doğa bilimlerinin] tetkikatı neticesi ahz ü istinbat edebildiği [elde edebildiği ve çıkarabildiği] malumatın adem-i kifayesine [yetersizliğine] ve kanaat bahşolmamasına [kesin bir kanaat üretememesine] doğrusu şaşılıyor.
Mesele çatallandı, kuşların seyahatine merak ederken insan bunca alimlerin pek sade görünen bu meseleyi niçin halledemediklerine şaşar.
Kuşların esbab-ı hicretini [göç etme nedenlerini] anlamak için bazı ulema teşekkül-i arzın devr-i iptidasına [yeryüzünün ilk oluşma devrine] kadar çıkıyorlar.
Lakin tuyurun esbab-ı muhaceretini taharri için bu kadar uzağa gitmekten ise bu hayvanatın sevk-i tabiisinde [içgüdüsünde] ve daha yakında aramak muvaffak görünüyor.
Senenin her mevsiminde kesretle [bolca] gıda buldukları bir mevkideki kuşlar asla hicret ve seyahat arzusunda bulunmazlar.
Kuşların imrar-ı hayatı kibaranedir [hayatlarını nazik geçirirler]. Yazı ekalim-i mutedilede imrar ederler [ılıman iklimlerde geçirirler]. Kış gelince fıtraten kendilerine bahş olunan kuvve-i muhrikeden [hareket etme gücünden] istifade ederek cenuba ve gıdalarını bulacaklarından emin oldukları sıcak yerlere doğru ecniha-küşâ olurlar [kanat açarlar].
Yazın mantıken mutedilenin [ılıman iklimlerin] hareret-i hayat-bahşasıyla [hayat veren sıcaklığıyla] neşvünema bulan [gelişen] mahsulatından dane-çin olurlar [nasiplenirler], yavrularını beslerler. Soğuklar başlar başlamaz Fas’a, Sudan’a Mısır’a, Şimal-i Afrika’ya giderler. Afrika’nın harareti kesb-i şiddet edince ve kuraklık başlayınca yine mutedil yerlere avdet ederler.
Kuşların hicretini nev’ine mahsus bir haslet [tabiat], arzın hayvanat beslemeye başladığı ilk devrinden beri hiss-i cu’n [açlık hissinin] sevkiyle hasıl olmuş, evlattan evlada tevarüs etmiş [miras kalmış] bir sevk-i tabii [içgüdü] addetmek münasip olur.
Lakin kuşlar nasıl olmuş da yazın şimalin sıcak olacağını kestiriyorlar, kışın Afrika ikliminin hararetini bilirler. Akılâne bir surette pusulaya hacetleri olmaksızın gidip geliyorlar! Hint maymunları nasıl bir hisle kışın Hindistan’ın münhat [çukur] yerlerinde bulunup yazı serin serin Himalaya dağları üzerinde geçirmek için seyahat ediyorlarsa kuşlar da öyle…
Kuşlara daim bir yolda hareket eder hissiz birer küçük makine nazarıyla bakmak da caiz değildir. Onlar da maymunlar gibi bir hiss-i tabii [dürtü] ile hareket ederler ve bolca nafaka buldukları yerlerde ikametlerini temdit edebilirler [uzatabilirler].
Kuşlar alelmutat [genel olarak] şimalden, cenuba ve cenuptan şimale hicret ederlerse de yalnız bir daire-yi nısfınneharı [meridyen dairesini] takip eylemezler. Şarka ve garba da bazen cevelan ettikleri meşhuttur [görülmüştür]. Mukaddema [önceden] İngiltere sahilinde görülmeyen sığırcıkların bir müddet beri buralara devir ve seyahate başladıklarını müşahedat [gözlemler] göstermiştir.
Bu sığırcıkların olsun, sair nev kuşların olsun hicrete ve seyahate saiki [gerekçesi] nafaka tedarikidir diye hüküm olunabilir. Tetkik-i ahval-i tuyur ile müştagil olan [kuşların durumlarını araştırmakla ilgilenen] ulemanın bir kısmı kuşlardaki hissiyat-ı tabiiye içinde [dürtüleriyle] bir de yol kestirme hissi bulunduğuna mesela Norveç sahilinden pervaza [uçmaya] başlayan bir karga delalete ve terbiyeye [kılavuzluğa ve öğrenmeye] hacet olmadan Afrika sahilini tutturacağına kanidirler.
Yazın kutuplara doğru sefer eden kuşların yavruları son baharda soğuğun şiddetine dayanamayarak yaşlılarından evvel yola çıktıkları görülüyor. Bunlar acaba yollarını doğruca buluyorlar mı, yoksa birkaç konak yol aldıktan sonra tevkifle [durarak] büyüklerini bir yerde bekliyorlar mı?.. Bunun müşahedesi erbab-ı ilme çok müşkül görünüyor.
Tekmil sınıf-ı tuyurun tabâyisi [bütün kuş sınıflarının doğaları] tetkik olunmayınca bu meseleye bir karar-ı kati verilemez, lakin bazı erbab-ı ilim yaban ördeklerinin ve bu neviden sair tuyurun cevv-i havadaki [gökyüzündeki] manevralarını görerek bunların talimsiz icrasını gayr-i kabil bulmakta ve tuyurun mutlak analarından ve babalarından terbiye gördüklerini iddia etmektedirler.
***
Avrupa’nın merkez taraflarında ve şimalinde tevellüt eden kuşların kışı geçirmek için daim belli, başlı bir iki tariki [yolu] intihap etmişleri [seçmeleri] de şayan-ı dikkattir. Bir takımı Cebelitarık boğazından geçer, bir kısmı Sicilya ve Malta tarikini tutar, birçoğu da Adalar Denizi’nden [Ege Denizi] mürur eder [geçer]. Mahal-i teveccüh [yöneldikleri hedef] Afrika’dır. Kuşların bu tarikleri Bahr-i Sefid’in [Akdeniz’in] iki büyük göle münkasim bulunduğu [ayrılmış olduğu] ve İtalya şibhiceziresinin [yarımadasının] Afrika’ya muttasıl [bitişik] olduğu bir devr-i kadimde intihap ettiklerini [seçtiklerini] bazı erbab-ı tetkik farz eylemektedirler. Kuşlar Bahr-i Sefid’in tahvilini [değişimini] nazar-ı itibara almayarak yine eski yollarını terk etmemişlerdir. Zaten kuşlar için denizin karanın ne hükmü olabilir? Deniz üzerinden kat ettikleri mesafe pek uzun olmasın, istedikleri budur. Yiyecek bulabilmek için elbet, adası çok denizleri mercuh görürler [tercih ederler].
Şimali Avrupa’da kuşların mahal-i mülakatı [buluşma noktası] yakında İngiltere’den Almanya’ya geçen Heligoland Ceziresi olduğunu tuyur-ı yaveran söylemektedirler.
Kuşlar için Şimali Avrupa’dan İskoçya’ya geçecek bir tarik-i bahri [deniz yolu] de var ki bu tarik-i mevki de İzlanda adasıdır. Bu tarikten başka bir yol ile Amerika’dan Avrupa’ya tuyrun hicreti görülmüyor. Meğer ki [Eğer] fırtınalar ve rüzgarlar atmış ola [atmamışsa].
***
Muhaceret-i tuyur meselesinde kuşların cevv-i havada [gökyüzünde] ne kadar süratle tayeran ettiklerini zikretmek münasip alır. Süratle tayeran eden bir iki kuşun saatte 320 kilometre yol aldığı rivayet ediliyor. Bu kadar sürat hiçbir şimendifer trenine verilememiştir. Lakin umumiyet itibarıyla kuşlar bu süratle hareket edemezler. Vasati olarak süratleri 80 kilometredir. Bu da en mükemmel sürat katarının hareketine muadil demektir. Mamafih bu sürat kuşları birtakım tehlikelerden masun bırakamıyor [koruyamıyor] ve sisli bir gecede biçarelerin bin iki yüz miktarının birden fenerin etrafında çırpınarak helak oldukları görülüyor.
Safa-yı fasl-ı baharı [bahar zamanının sefasını] semaya anlatıyor Bakın şu bülbül şevk ve mesar [sevinç] şairidir Zemini taze çimendir seması yapraklar Çiçeklerin arasında bahar şairidir.
Mehmed Celal
Resimli Gazete, No. 102, 2. Sene 2. Cilt, R. 21 Şubat 1307 (M. 02.03.1893)
Bülbüller Anadolu yarımadasında bu yıl da ürediler ve çoktan güneye doğru göç etmeye başladılar. Bundan birkaç ay öncesinin bülbül sesleriyle yüklü şen şakrak bahçeleri ve koruları artık daha sessiz. Anadolu coğrafyasının çeşitli mahallerinde hala bülbüllere tesadüf edilebilir olsa da, bilhassa Anadolu’nun içlerinde onların mevsiminin bittiğini söyleyebiliriz.
Yukarıda paylaştığım metin her ne kadar bir bahar, dolayısıyla da bülbüllere bir hoş geldin şiiriyse de bir “güle güle git” şiiri olarak da okunabilir pekâlâ. Bülbüllerin geri dönüşünü, yeni baharı bu şiirle beklemeye başlayabiliriz.
Bir dörtlük olarak düzenlenmiş bu şiirde, yazıldığı döneme göre biçim ve içerik açısından kimi yenilikler göze çarpmaktadır. Şiir, klasik Türkçe şiir geleneğinin bırakılıp çağdaş batı şiiri form ve izleklerinin denendiği bir dönemde kaleme alınmıştır. Dize ve uyak düzenindeki kimi yenilikler yanında, bir önceki yazımızda değindiğimiz üzere, “Bülbül” şiiri de bir ekfrasis, yani resim-şiir, fotoğraf-şiir örneği olarak kabul edilebilir. Görülebildiği kadarıyla resim (ya da fotoğraf) ile şiirin dizeleri arasında somut benzerlikler hemen tespit edilebilmektedir. Örneğin şiirde göğünün yapraklar olduğu belirtilen bülbül ile resimdeki yapraklar arasında gizlenmiş bülbülün aynı kuş olduğu rahatlıkla söylenebilir.
Bununla birlikte biz şiiri biçem ve biçim açısından değil daha çok içerik açısından değerlendirmek niyetindeyiz. Bizim bülbülümüz, klasik Türkçe şiirden alışık olduğumuz üzere, karşılıksız aşkı için feryat figan etmenin mazmunu (Divân edebiyatının kalıp imgeleri) ya da metaforu olarak kullanılmamıştır. Bu şiirde bülbül çok daha gerçekçi ve doğaldır. Pekâlâ bir kuş gözlemcisinin, imgeselleştirilmiş gözlem notları gibi okunabilir.
Şiirdeki bülbül (resimdeki bülbül olarak da düşünülebilir) her şeyden önce bülbüllerin (Luscinia megarhynchos) kuvvetle muhtemel bulunabileceği bir mahalde, doğal habitatında konumlandırılmıştır. Bir çalının içinde, altında yeşil otlar, üzerinde yeşil yapraklar arasındadır. Hatta şiirin esinlendiği resimde küçük böcek ve karınca ayrıntıları bile gösterilmiştir ki sinekkapanlar ailesinden (Muscicapidae) bir kuş olan bülbüllerin temel besini kanatlı ve kanatsız bilumum böceklerdir. Mehmed Celal’in bülbülü bu haliyle bir mazmun ya da metafor olmaktan çok, sözcüğün tam anlamıyla gözlemlenip kayıt altına alınmış bir Luscinia megarhynchos‘tur.
Doğal habitatında, olması gerektiği gibi çizilmiş bülbülümüzün şiirsel imge olmasını sağlayan şey, onun yeniden canlanmayı, yaratıcı enerjiyi, doğumu, baharı ve yaşamı simgeliyor oluşudur. Bu da o dönem için Türkçe şiirde hatırı sayılır bir yeniliktir. O döneme kadar gamın, kasavetin, melankolinin, ayrılıkların, aşk acısının ve cefanın simgesi olmuş bülbül, bu şiirde yeniden doğumu, canlanmayı çağrıştırmakta, okuyucunun yaratıcı enerjisine kaynak oluşturmaktadır. Tutku ve sevinçle şakımakta, baharı müjdelemekte, yaşamın doğum döngüsünü duyurmaktadır.
Türkçe edebiyatta bülbüle tamamen yeni bir bakış açısıdır bu. Sadece bülbüle değil, doğanın kendisine yepyeni bir yaklaşımdır. Özelde bülbüllerin, genelde hayvanların, çok daha genelde organizmaların gerçekte insan duygularıyla herhangi bir doğal ilişkisi yoktur. Onlar bizim ne sevincimizin ne de hüznümüzün, ne merhametimizin ne de acımasızlığımızın, ne de herhangi başka bir duygu durumumuzun karşılığı değillerdir. Yani bülbül hüzün, baykuş gam, kartal cesaret, karga da hırs değildir. Bu canlılar dilden ve düşünceden bağımsız, evrim basamağının bu aşamasında yaşamlarını idame ettirebilecekleri edim ve becerileri haizdirler sadece.
İşte bu şiirdeki bülbül, bu açıdan mühimdir Türkçe edebiyat için. Şiirde anlamı yaratan bülbül sözcüğünün çağrışımları, klişeleşmiş gönderileri değildir. Bülbül türünün bizatihi kendisidir şiirin anlamını oluşturan. Sinekkapanlardan bir tür olan bülbül doğal ortamında gözlenmiş ve bu gözlem bizi yaşamın ve zamanın yekpare oluşuna, doğumla ölümün, gidişle gelişin ayrı şeyler olmadığı sonucuna ulaştırmıştır. İnsanın doğaya yamanışı değil, doğanın insana yansıması vardır yani bu şiirde. Doğa ve organizmalar insani duygu durumlarına, düşünceye ya da sistematikleştirmeye göre düzenlenmiş ve belirlenmiş değillerdir. Onların kendilerine ait doğal bir düzeni ve varoluşu vardır ve biz eğer becerebilirsek onların bize gerçekliği yansıtmalarını görebiliriz ancak.
Takvimsel olarak güz mevsiminin ilk günlerinde, Latin harflerine aktararak yayımladığım Mehmed Celal’in şiirindeki bülbülümüz, tam da olması gerektiği gibi, tam da olması gerektiği yerde bize ölümü, gamı, hüznü değil, yeniden doğumu, yaşamsal döngüyü ve bahar mevsimini anlatmaktadır. Doğa ve zaman, gerçekte parçalanabilen, kısımlara ayrılan olgular değildir. Onları kategorize eden, sınıflayan ve parçalara ayıran insan dili ya da başka bir deyişle düşüncesidir. Dolayısıyla güze dahildir bahar, ölümün içindedir doğum, döngüler yekparedir ama yeknesak değildir. Bülbül de Anadolu’ya gelişiyle baharı, gidişiyle de güzü anlatır. Esasında ve temelde yoktur gidişle gelişin birbirinden farkı.
EKFRASİS: CELAL SAHİR EROZAN’IN, L. C. NIGHTINGALE’IN “UNDER THE BLOSSOMS” ADLI TABLOSUNA YAZDIĞI “HAMAKTA” ŞİİRİ
Ekfrasis için, en geniş bir tanımla, resim, heykel, sinema gibi herhangi bir sanat eserini sözcüklerle yeniden üreterek ya da yorumlayarak anlam yaratma uğraşısıdır denebilir. Antik Yunancadaki ἐκ ek ve φράσις phrásis sözcüklerinden türetilmiştir ve “şeyleri adıyla söyle” gibi bir anlama gelmektedir.[1] Etimolojik kökeninden de anlaşılacağı gibi ekfrasis antik çağlardan beri “Batı” kültürlerinde yeri olan bir edebiyat türü ve bir anlam yaratma çabasıdır. On dokuzuncu yüzyılın sonları ve bir sonraki yüzyılın hemen başlarında, özellikle de batıdaki keşfinden çok kısa bir süre sonra fotoğrafın Osmanlı İmparatorluğu’na girip yoğun bir ilgi görmesiyle birlikte dönemin dergi ve gazetelerinde sıkça görülen ekfrasis Türk yazın ve kültür tarihinde silik de olsa kendine bir yer edinmiştir. Silik diyoruz, çünkü o dönemden kalan ekfrasis üretimlerinin neredeyse hiçbiri büyük harfle yazılan Edebiyat olarak görülmemiş ve dolayısıyla Türkçe Edebiyat kanonunda söz etmeye gerek görülmemiştir.
Sözü edilen tarihlerde süreli yayınlarda bolca görülen ekfrasis örneklerinde şairler ve/ya da yazarlar kimi zaman bir resme ya da fotoğrafa bakıp orada gördüklerini, duyduklarını ve hissettiklerini imgeleştirimiş, dizelere dökmüş ve şiirler yazmışlardır. Bu yazıya konu edindiğimiz, bir ekfrasis örneği olan “Hamakta” adlı şiir Celal Sahir Erozan (1883-1935) imzalıdır. Celal Sahir, Britanyalı ressam Leonard Charles Nightingale’ın (1851-1941) “Under the Blossoms” adlı tablosuna bakarak yazmıştır bu şiiri. Sözü edilen resim ve şiir Servet-i Fünun dergisinin 17 Mayıs 1317 (30 Mayıs 1901) tarihli 335. sayısında “Sahir” imzasıyla yayınlanmış ve daha sonra Erozan bu şiiri “Hitab-ı Hayran: Hamaktakine” adıyla 1909 yılında yayımlanan Beyaz Gölge adlı kitabına almıştır.
“Hamakta”, kapsamlı ve ayrıntılı olmasa da Erozan’la ilgili yapılan akademik çalışmalarda sözü edilen bir şiir. Ancak bu çalışmalarda şiirin dizelerinin akademik biçem ve jargonla yeniden dile getirilmesiyle yetinilmiş, analitik ve eleştirel bir saptama ya da yorum yapılmamıştır. Şiir, yüzeysel de olsa bilimsel metinlere konu edilse de bu metinlerde şiirin yazıldığı resim hakkında, ressamı ve tablonun adı da dahil olmak üzere hiçbir bilgi verilmemiştir.
Benim bir resme yazılan bu şiiri araştırma konusu yapmamın nedeni, şiirde bir bakıma ekfrasis içinde ekfrasis olması ve ikinci tablonun bizatihi doğanın kendisi olmasıdır. Nitekim Celal Sahir, “Hamakta” adlı tabloya bakarken, tablodaki hamakta uzanmış kadın ise, şaire göre tabiat isimli derinlikli ve etkileyici tabloya bakıyordur. Şiirde önce kadının bu tablodan duyularıyla devşirdiği izlenimler dile getirilir. Bahar ayıdır, genç kadın hamakta kendinden geçmiş bir halde çiçeklerin fışkırdığı ağaç dallarını doya doya izliyor, bahar aylarının tatlı esintilerini teninde duyuyor, baş döndürücü güzellikte kokuları içine çekiyordur. Ancak sonradan gelen dizelere bakıldığında bahar-yaz aylarının geçici olduğu, esas olanın ise kış olduğu gerçeğiyle yüzleşiriz melodramatik bir şekilde. O çiçekler fışkırtan bahar günü birdenbire ölüm sessizliği ve gerçekliğine bürünmüştür. Şiirin ilk ekfrasisi kadının gözünden doğa tablosunun içi ferahlatan, coşkulu anlatımıyken, ikinci ve ana çerçeveyi oluşturan ekfrasisi ise Salih Erozan’ın tablo karşısındaki yenemediği o derin melankolik ve acı veren duygularının ifadesidir.
Bu derin umutsuzluk ve mutsuzluğuna rağmen şiirde doğanın estetik, şiirle eş değer görülen döngüsü de açık ve etkileyici bir biçimde ortaya konmuştur. Mevsimler, matematiksel olarak bir dereceye kadar formüle edilebilecek bir döngüyle birbirini takip etmekte, ekolojinin her şeyden önce matematik olduğu ortaya çıkmakta; ancak aynı zamanda bu döngülerin asla birbirinin aynısı olmadığı ve şiir gibi estetik bir yaratıcılıkla gerçekleştiği ve insanları etkisi altına aldığı da görülmektedir. Dolayısıyla ekolojiyi sadece matematik olarak açıklamak eksik kalacaktır. Ekoloji, matematik ahenk, matematiksel estetiktir.
Şiiri Servet-i Fünun dergisinde yayımlandığı şekliyle aşağıda paylaşıyorum. Yine günümüz okuyucusuna yardımcı olacak şekilde, [] içinde açıklamalarla birlikte.
MÜNTEHAB LEVHALAR [SEÇTİĞİMİZ RESİMLER]: HAMAKTA
Yat güzel kız, hamakın sine-i şeffafında
Öyle mahmur ve perişan okusun enzarın [bakışların]
Şu yeşil levhanın [tablonun] en güzel derinliklerini.
Dalların tak-ı bahariyesi [bahar takları] senin üstünde
Sallanır en küçücük nefhaların [esintilerin] na-mahsus [duyularla algılanamayan]
Bir temasıyla, ve bir mervaha-yı rayiha-riz [kokular saçan geniş ovalar]
Gibi serper sana bir taze nesim-i mebzul [bol ve taze rüzgar]…
Yat, güzel kız, ve kışın giryeli [ağlamaklı], camit [donuk], melül [boynu bükük]
Duran eşçara [ağaçlara] birer kûh-i ezher-amiz [bembeyaz örtü]
Giydirecek ruh-ı tabiatta [doğanın ruhunda] senin en meyus [karamsar]
İhtisasatını [duygularını] tenvim [hipnotize] edecek bir hande [gülüş]
Parlıyor! Gözlerinin her nazar-ı termini [yumuşak bakışları]
Dalsın aguş-ı hayalata [hayallerin koynuna] biraz, belki yarın
Bir muhabbet doğacak bir hatıra-yı safında [temiz hatıranda]!…
Bahar aylarında yolunuz kırlık bir alana, bir çayıra, bir tarlaya, bozkıra düşmüşse gökyüzünden, gökte yerini tespit edemediğiniz bir yerden üzerinize şenlikli kuş cıvıltıları dökülebilir. Gezmeye, baharın ve canlanan doğanın tadını çıkarmak için dolaşmaya çıkmışsanız sevinçli bir şaşkınlıkla; o an için ilgileneceğiniz son şeyin kuşlar olduğu sıkıntılı bir ruh halinde ya da meşguliyetteyseniz de sıkıntınızı ya da meşguliyetinizi bir an için zihninizden silen bir merakla bu başınıza gelenin, üzerinize dökülenin kaynağını gökyüzünde arasanız da bulamayabilirsiniz. Çünkü o sesin kaynağı parlak güneş ışığında, gökyüzünün mavisinde ya da bulutların gölgesinde kendini gizlemiştir. Göremeseniz de o ses bir toygar türünden ya da tarlakuşundan, yani Toygargiller veya Tarlakuşları (Alaudidae) ailesinden bir kuştan gelmektedir. Bu kuşlar, çoğunca tüneyebilecekleri bir ağaç ya da yükseltiden mahrum olduklarından, bahar şarkılarını, kur gösterilerini gökyüzüne yükselerek yaparlar. Şen ötüşleriyle gökyüzünde inip alçalarak adeta bir cümbüş yağmuru yaratırlar.
Tarlakuşlarına çayırkuşları da denmektedir. 19. yüzyılda Türkiye’de basılan gazete ve dergilerde, günümüz modern taksonomisinde Tarlakuşu olarak adlandırılan tür ün “Çayırkuşu” olarak tanımlandığı anlaşılmaktadır. Nitekim o dönemde, biri James Hogg bir diğeri de Percy Bysshe Shelley olmak üzere iki Anglosakson şairinin sırasıyla “The Skylark” ve “To a Skylark” adlı şiirleri bu yayınlarda Çayırkuşu adıyla Türkçeye aktarılmıştır. Burada o şiirlerden biri paylaşılmaktadır.
Çayırkuşu
[Percy Bysshe Shelley]
Ey şen ve ruh-nevaz kuş!
Sen hiç semadan ayrılmazsın. Nağme-sazlığın ile daima bir bulut gibi arzdan yükseklere çıkar ve mavi göğe doğru kanat açarak uçarsın. Bulutlar içinde gömülmüş güneşin zerrin ziyasında sen berrak bulutların balasına çıkar ve neşe ile uçarsın. Sararmaya başlayan erguvani bulutlar senin tayeranın esnasında – gündüz ziyasına maruz olan yıldız gibi erirler.
Ey güzel kuş! Sen gözle görülmüyorsun… Fakat ben senin şen nağmelerini daima işitiyorum. Fezanın simin aguşunda beyaz fecr ziyası içinde sen terane-saz olurken biz seni göremiyoruz. Zemin ve asuman senin şirin sesinle doludur.
Mehtap parlak ziyasıyla asumanı tenvir ederken kavs-i kuzahın etrafındaki bulutlar seni bize gösteremiyor.
İhtisasatını [duygulanmalarını] kalbinde saklayan bir şair gibi sen tehliller ve münacatlar okurken bütün kainat ümit ve yeisler içindedir. Necip bir prenses sarayının balkonunda ruhani bir saatte musiki tarını dinler gibi sen asumanda tayeran edersin. Şebnemler içinde gizlenen ateş böcekleri gibi sen renkten renge giriyor ve gûnâgûn [rengarenk] çiçekler ve çimenler arasında saklanarak nazarlardan kaçıyorsun.
Çiçekler yeşil kameriyeleri içinde rayihalar neşir ederken sıcak rüzgar onları düşürür. Fakat bahar mevsiminin bereketli sağanakları onlara taze hayat verir… O zaman sen pür-neşe nağmelerinle bütün afaka karşı ilahiler okur ve bize samimi hissiyatını telkin edersin.
Aşk ve neşe şarabını ruhani bir medh ve sitayiş ile yad ve sitayişle tezkar eden nağmelerin gibi hoş bir nağme işitmedim.
İzdivaç kasideleri, zafer neşideleri senin ilahilerinin yanında boş bir temeddühten başka bir şey değildir. Gusa ve yeis, hicran ve elem endişesi hiçbir vakit sana yanaşamaz… Sen daima aşk-ı ebedi ve muhabbet içinde şen ve şadan ve pür-sürursun. Sen derin uykuya dalmış faniler gibi fena ve korkulu rüyalar görmezsin… Sen daima uyanıksın. Neşeli teranelerin bir billur dere gibi cereyan eder. Biz daima maziye ve atiye bakarak her türlü elem ve gusaların endişesiyle bizarız. Bizim en neşeli nağmelerimiz keder ve teessürle neticelenir… Biz neşesiz bir hayat sürerken sendeki ferah ve neşe hiç bize yanaşmaz. Ey güzel kuş! Sen bu şaire sendeki neşenin yarısını ver ve ona hoş elhanını öğret ki dudaklarından akacak nağmelerini cihan işitsin. Ve senin nağmelerini onun can kulağıyla dinlediğini anlasın.
Kuzey yarımkürede sonbaharın ortalarındayız artık ve yazlık evlerinde yeni nesilleri büyütüp yetiştiren kimi kuşlar daha güney enlemlerdeki kışlık evlerine inmeye başladı. Kimi kuşlar diyorum, çünkü yakınımızda civarımızda üreyen serçe, güvercin, ispinoz, karatavuk gibi kimi kuşlar da bazen kısmi bölgesel yer değiştirmeler yapabilmelerine rağmen sınırlı bir coğrafyayı memleketleri belliyorlar, uzak menzillere göçe gitmiyorlar. Biraz da bu gidişlerin, göçün etkisiyle olsa gerek eskiler sonbahara “köhne bahar” da demişler. Ancak unutmamak lazım, kuşların göçü açısından sonbahar sadece gidişlerin değil gelişlerin de mevsimidir. Daha kuzey enlemlerde üreyen bazı kuşlar, üzerinde yaşadığımız toprakları yazlık memleketleri olarak kullandıklarından, bu birkaç gündür ve bundan sonraki takip eden günlerde yine yakınımızdaki sulak alanlara, korulara, hatta park ve bahçelere geldiler, gelecekler. Sulak alanlarda fiyu, kılkuyruk ve tepeli patka gibi ördek türlerini, kuğuları, park ve bahçelerimizde tarla ardıcını görmemizin gayet mümkün olabileceği zamanlardayız artık.
Kamuoyunda hatta kimi bilimsel saptamalarda yaygın kabul gören bir anlayış, türlerin göç alışkanlıklarının kesin ve değişmez olduğudur. Yani bülbüller, kırlangıçlar ve leylekler sonbaharda içinde bulunduğumuz orta kuzey enlemlerden daha güneye giderler ve yerlerine daha kuzey enlemlerden kuğular gelirler. Genel durum böyle olsa da, bunun değişmez, istisnaları olamayan bir kesinlik olmadığını hatırlatmakta fayda var. Son günlerde yapılan birçok araştırma, hızla değişen çevre koşullarının kuşların davranışlarında ani ve radikal değişikliklere neden olduğunu ve hatta onların genetik seçilimleri üzerinde bile hızlı bir dönüşümü tetiklediğini gösteriyor. Buna göre, mesela her leylek çifti mutlaka uzun mesafedeki mutat kışlık evlerine gitmiyor, bütün bir yılı yazlık evlerinde geçirebiliyor.
Yani bu değişkenlik göç zamanları için de geçerli. Kuşların ne zaman göç edeceklerine, belirli mahallerde hangi tarihte hangi kuşun görülebileceğine dair mutlak bir kesinlikten bahsetmek de olanaksız. Park ve bahçelerimizde Eylül ayının sonlarına kalmış tek tük bülbülün sesini işitmek, görüntüsünü görmek; Ekim ayı ortasında Anadolu bozkırında uçuşan birkaç ebabil görmek bizi şaşırtsa da imkansız değil. Demem o ki, kuşları gözlerken bazı önsel bilgilerimizi kesin yargılar, ön kabuller, ezberler olmaktan çıkarmalı, gözlerimizi ve kulaklarımızı her zaman şaşırtıcı durumlara hazır bulundurmalıyız.
İnsanlar kuşların göçlerini öteden beri diğer birçok şeyle de ilişkilendirmiş, bazı olasılıkların habercisi saymış. Örneğin göçmen kuşların daha sıcak enlemlere gidiş zamanlamalarına bakarak, geçirecekleri kışın soğuk olup olmayacağını tahmin etmişler. Kuşlar erken giderse gelecek kışın sert, geç giderse yumuşak olacağını düşünmüşler. Bugün burada paylaştığım Necip Asım imzalı yazı da kuş göçünün kışla olan ilişkisine dair yaygın inanışı ele alan bir yazı. Necip Asım yazısında genel olarak, kuş göçlerinin hava durumu tahminiyle ilgisi olmadığını, kuşların göç zamanlamasının tamamen çevresel koşullara bağlı olarak değişiklik gösterebildiğini anlatıyor.
Yazının eski tabirle müellifi, yani yazarı Necip Asım (Yazıksız) Türkoloji camiasında tanınan ve oldukça sık atıfta bulunulan bir dilbilimci ve Türkolog. Türkçenin tarihine ve başta Orhun Yazıtları olmak üzere ilk yazılı metinlerine dair yaptığı araştırmalarıyla olduğu kadar “vavlı Türk” olarak da tanınıyor. Bu lakabın nedeni Türk sözcüğünü “vav” (و) ile yazıyor oluşudur. Türk sözcüğü Arap alfabesiyle ترك şeklinde gösterilmesine rağmen, o تورك olarak imla etmiştir. Vav harfi, “ü” sesinin karşılığıdır. Arap alfabesiyle imlada “ü” sesi gösterilmezken o göstermiştir.
Bizim bu yazımıza konu olan ve aşağıya aktarılan metni ise onun tamamen farklı bir özelliğinin ve eğiliminin ürünüdür. Kendisi bilimle de ilgilenmiş ve on dokuzuncu yüzyılın sonlarıyla yirminci yüzyılın hemen başlarında Tercüman-ı Ahvâl, Servet-i Fünûn ve İkdâm gibi gazete ve dergilerde popüler bilim yazıları kaleme almıştır. Bu yönüyle, günümüzde çok fazla sayıda okurun ve sosyal medya kullanıcısının ilgisini çeken popüler bilimin[1] Türkiye’deki ilk temsilcilerinden biri sayılabilir; tabi burada yayımladığım yazıların sair yazarlarıyla birlikte.
Yazının geneline bakıldığında bilimsel, nesnel bir tutumla birlikte, mizahi bir söylemin egemen olduğu da görülecektir. Kuşların göçüyle mevsimlerin şiddeti arasında ilişki olduğuna dair boş inanç incelikli bir dille alaya alınmıştır. Yazıya göre, “kömürcülerin ağız tadıyla kadayıf yeme umutlarının” ya da “insanların şiddetli bir kış geçireceklerine dair korkunun”, kuşların olağandan daha erken göçe başlamasıyla bir ilgisi yoktur.
Bu kış kaç metreküp doğalgazı kaç liradan yakacağımıza dair kestirimde bulunmamızda bize yardımcı olamasa da kuş göçü izlemeye, takip etmeye, düşünmeye değer görkemli bir doğa olayı, doğal döngüdür. Doğanın aynı, taklit ya da mekanik gibi görünen döngülerinde ne muazzam ayrıntıların gizli olduğunun farkına varırız. Nasıl güneş her gün aynı nesnel şartlarda doğuyor olsa da her gün farklı bir günse, her kuş göçü de hem o derece aynı hem de o derece farklıdır. Kuşların göçü, takip edilmesi güzel ve keyifli bir olay olmasının yanında, insanın tür olarak kendini, söylemlerini ve edimlerini sorgulaması, eleştirmesi değiştirmesi için bir fırsattır da. Kuş göçlerini takip ederek hem bu müthiş doğa olayından keyif alabilir hem de insan olarak doğa üzerinde yarattığımız tahribatı görüp düşünmeye başlayabiliriz.
Aşağıdaki yazının keyiflere ve tefekkürlere vesile olması dileğiyle.
Musahabe
Kuş Göçümü – Kış
İkdam, 835, 13 Kasım 1896
Karibde [geçenlerde] çıkan “Tercüman” refikimiz! “Bu yıl kuş göçümü erken oldu. Yaman bir kış olacak” mealinde bir fıkra yazmış ve bu da İkdam’ımıza geçirlmiş idi. Avcılarımızın rivayetine göre bu yıl hakikaten kuşlar erkence dönmüş ve ilm-i alaimü’l-cev [meteoroloji] meraklılarınca da gelecek kışın oldukça şiddetli olacağı tahmin edilmekte bulunmuştur. Fakat muhacir kuşların böyle vaktinden evvel sıcak memleketlere, geldikleri yerlere gitmeleri ile kışın şiddetli olacağına yahut “ameden-i laklak”ın [leyleklerin gelişinin] vaktinden evvel vukua gelmesi ile baharın erken olacağına dair olan tahminat vukuat ile teyit edilemiyor. Şimdiye kadar kuşların şimalden cenuba [kuzeyden güneye] ettikleri hicret ile şiddet-i serma [kışın şiddeti] arasında bir münasebet olduğu fennen ispat edilemedi. Bilakis şu mesele ile uğraşan birkaç müdekkik [araştırmacı] muhaceret-i tuyur [kuşların göçü] ile şiddet-i serma arasında hiçbir münasebet olmadığını haber verdiler. Bazen kuşlar ta Eylül iptidasından [başından] itibaren tası tarağı toplayarak yola düzüldükleri halde kış pek mülayim geçer. Eylül nihayetinde gittikleri zaman da öyle olur. 1890’dan beri Mösyö Buvar[2] isminde bir Fransız müdekkikin en yeni müşahedatı [gözlemleri] da kuşların avdeti ile kışların şiddeti arasında bir münasebet olmadığını ispat ediyor. 1891-92 senesi kuşlar tam takvimlerin gösterdiği vakt-i tabiide [doğal zamanda] yola çıktılar: O sene kış pek mülayim idi, hatta derece-yi hararet vasati olarak sıfırdan 3 derece yukarı isabet etti. 1892’de kuşlar azimetlerini biraz tehir ettiler, kış da ortaca bir şeydi, hararet vasati 2,4 oldu. 1893-94 yine muhaceret vakt-i mutatta [olağan zamanda], kış mülayimatta, vasati derece-yi hararet 2,9’da idi. 1894-95’te kuşlar adeta pek geç gittiler, artık herkes, güzel, mülayim bir kış olacağı ümidine düştü. Halbuki mükemmel, sürekli bir kış oldu ki hala tadı, hayır acısı damağımızdan çıkmadı. 1895-96 yani geçen sene kuşlar pek erken bizi terk ettiler. Herkes kışın şiddetinden ürkmeye, kömürcüler kadayıf yemeğe hazırlandılar, kış kuşları da, onlara inananları tekzip etti de kömürcülere de ağız tadıyla bir kadayıf yedirmedi. İşte Mösyö Buvar da, kendisinden evvel bu işle uğraşan müdekkikler gibi, muhaceret-i tuyur ile şiddet-i serma arasında bir münasebet olmadığını anladı. 1893 ve 1895 senelerinde kuşların erken göçtüğünün hatırı için kış şiddet göstermediği halde1894-95 senesi kuşların geç göçmelerine rağmen pek âlâ yahut pek fena bir kış oldu. İşte şu netice-yi makuseye [tersine sonuca] mebni Mösyö Buvar “Eğer şu müşahedattan bir netice çıkarılmak iktiza ederse [gerekirse], şimdiye kadar ezhan ve elsine-yi nasa dair olan [insanların zihninde ve dilinde olan] zan ve rivayetin aksini iddia etmek, kuşlar erken giderse kış mülayim, geç giderse şiddetli olur, demek icap eder.” diyor. İşte şu hesapça da bu sene oldukça mülayim bir kış geçireceğimizi ümit etmeye hak kazanırız. Şu tahminimizden dolayı da kışı sevmeyenlerden, bilhassa dualarının tesiri pek de kabil-i inkar olmayan [inkar edilemez] hanım nine ve ağa babalardan peşin hayırlı dualar alırız. Fakat her halde şu iki keyfiyet arasındaki münasebet henüz iyiden iyiye anlaşılmamış ve bilhassa geç muhaceretin güzel kışa delalet eyleyeceği layıkıyla kestirilmemiş olduğundan şayet bu yıl kış şiddetini gösterirse bize kabahat yükletilmemesini de istirham eyleriz. Erbab-ı fenden bazıları kuşların er, geç gitmeleri ile gelecek kışların zorlu veya mülayim olacağına hükmetmek iktiza etmeyeceğini [sonucuna ulaşılamayacağı], bilakis muhaceretteki istical [vaktinden evvel oluşu] ve isticalin esbabını başka yerde aramak lazım geleceğini ortaya sürüyorlar; diyorlar ki: “Bütün şu münakaşalar bir esas-ı kaviye müstenit değildir [sağlam bir kanıta dayanmaz], hatta şu meselede mantığın en adi [basit] kaideleri bile ihmal ediliyor. Kırlarda seyahate çıkanlar, sayfiyelere tebdil-i havaya [hava değişimine] gidenler son baharda birkaç gün havaların bozulması ile şehirlere, evlerine, kışlaklara avdete şitab ederler [aceleyle dönerler]. Havalar iyi giderse teşrinisani [kasım] ortalarına kadar yerlerinden kımıldamazlar. Hatta sonbaharın böyle latif geçmekte olduğunu görüp geriye kışın az kaldığını hesap edenler sayfiyelerini bile terk etmezler. Muhacir kuşlar da bizim iklimlere niye geliyor? Eğer sonbaharda hava bozulursa hemen memleketlerine koşarlar, yok güzel geçerse bizim gibi ikametlerini uzatırlar. Şu halde muhaceret-i tuyur ileride olacak ahval-i havayieye değil, olana tabidir [gelecekteki değil şimdiki hava durumuna göredir]. İşte pek tabi olan şu keyfiyetin neresinden ileride olacak kışın halini anlamalı? Böyle bir netice vermek için mukaddemat-ı yakîniyat [kesin verilere dayandırmak] ister. Öyle bir şey var mı? İşin doğrusu: Kuşlar ne soğuğu, ne de yağmuru sever, öyle bir şey gördülerse, kaçar gider. İşte bu kadar.” Ne hacet? 1896 senesi geçen sonbahar pek erken geldi. Soğuklarla, yağmurlarla herkesi kırlardan, sayfiyelerden derledi, toparladı şehirlere soktu. Kuşlar da bizim gibi yaptı. Erkenden sahralarımızı [kırlarımızı] terk edip gitti. Sonra havalar açtığı zaman biz sayfiyeden indiğimize pişman olduk, kuşlar da buralarda olan havayı bilselerdi bizim gibi nadim olurlar idi. Daha evvelki senenin sonbaharı fena değildi. Hatta kânunusaniye [Ocağa] kadar köhne bahar hüküm sürdü. Kânunusanide ise kış olanca şiddetiyle hücum eyledi. Hülasa kuşların sonbaharda muhacereti ilkbaharda avdeti hep o zamanki havanın haline göredir. Sonbahar yüzünü ekşitir, istikbal gösterirse o nazik, narin, zarif kuşçağızlar ülkelerimizi bırakır giderler, ilkbahar da vaktinden evvel hükmünü icraya başlarsa kuşlar da takvimcilerin kayıtlarını kaydetmeyerek [dikkate almadan] çıkar gelirler. Fakat ekseriya o güzel günlerden sonra birkaç günler soğuklar gelir. O kadar doğru o kadar akla, tabiata mülayim [uygun] olan şu neticenin kabul edileceğini ümit ederiz. – Necip Asım
[1] Popüler bilimi, bilimle genel kamuoyu arasındaki bir arayüz olarak tanımlayabiliriz. İlgili bilim insanları haricindekiler için çok fazla sofistike ve karmaşık olabilecek bilimsel konuların genel okuyucu kitlesi tarafından kolaylıkla alımlanabilmesine olanak sağlayan bir ara yüz.
[2] Atıfta bulunulan Fransalı araştırmacının gerçek kimliğini tespit edemediğim için ben de adını Türkçede okunduğu gibi yazdım.
Burada daha önce de kırlangıçlarla ilgili bir yazı yayımlamıştım. M. Faik imzalı “Kırlangıçlar” adlı şiirin dizelerinde dolaşmış ve o dizelerde insanın duygularını anlamlandırmada kuşlarla kurulan doğal ilişkinin önemli olduğunu söyleyerek bu ilişkinin şiirsel lezzetine kendimizi bırakmıştık. Söz konusu o şiir 1895 tarihliydi. On dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru Türkçe edebiyatta kuşlara olan bilimsel ve edebi ilginin azımsanmayacak ölçüde olduğunu sanırım bu blogda yayımladığım yazılar kanıtlamaya yetecektir. Kırlangıçlar da bu ilginin yöneldiği kuşların başında geliyor gibi duruyor. Nitekim bu sefer yine yüzyıl sonunda yayımlanmış bir başka kırlangıç şiirini söz konusu etmek ve sizlerle paylaşmak istiyorum.
Gerek önceki gerekse de bu yazıda paylaştığım kırlangıçlarla ilgili şiirler, Türkçe edebiyat tarihinde anılan, bilinen, üzerine düşünülen, estetik ya da bilimsel olarak çözümlenen metinler arasına girememiş hiçbir zaman. Kuşkusuz bunun nedenlerini eksiksiz olarak ortaya koymak çok daha kapsamlı bir çalışma ve metni gerekli kılmaktadır. Yine de bununla ilgili birkaç söz etmek ufuk açıcı olabilir.
Edebiyat ya da her ulusun kendi dili üzerinden düşünürsek “edebiyatlar” hiçbir edebiyat tarihinde/öğretisinde kapsayıcı bir kavram olarak kullanılmamıştır. Yaygın edebiyat araştırmaları ve metinlerinde sözü edilen edebiyat daha çok, ulusların resmi dilleriyle oluşturulmuş metinler seçkisi anlamına gelmektedir. Şunu demek istiyorum. Belirli bir dilde edebiyat olduğu düşünülerek üretilmiş tüm metinler arasından sadece edebiyat olduğu tasdik edilmiş seçili metinler ulusal edebiyat kanonuna girer. Edebiyat tarihi açısından bakıldığında, işte sadece bu metinlerdir “edebiyat” olan. Metinlerin tasdik edilip seçilmesi, edebi olmanın zımnî ancak belirli (aslında uçucu, keyfi ve konjonktürel) ölçütleri olduğu ve bu ölçütlere uymayan metinlerin edebiyat dışı kabul edildiği anlamına gelir. Bu minvalde, benim bu blogda yayımladığım her iki şiir de –“Kırlangıçlar” ve “Kırlangıç”– edebiyat dışıdır. Bunun böyle olduğunu tespit etmiş olalım, ancak konunun çok yönlü ve epeyce de netameli oluşundan dolayı neden böyle olduğuna girmeyelim.
Burada kısaca şunun altını çizmek de yararlı olacaktır. Edebiyat kavramıyla ilgili yukarıda kısaca açıklamaya çalıştığım durum sadece ulusal edebiyatlarla sınırlı değildir. Günümüz, küresel ya da dünya edebiyatı kavramı açısından da durum üç aşağı beş yukarı aynıdır. Bugün artık neye dünya edebiyatı denileceğini ve hangi metinlerin dünya edebiyatı olarak dolaşıma sokulacağını başta piyasa koşulları olmak üzere belirli bazı katı ölçütler belirlemektedir. Bunlar da yine öncekiler gibi dogmatik, pragmatik ve konjonktüreldir.
Sadece bu iki kırlangıç şiiri değil, bu blogda yayımladığım diğer şiirlerin büyük bir kısmı da edebiyat tarihlerinde, “edebiyat” olarak kabul görmemiştir. Bu durum, benim kanonik edebiyatın hariçte tuttuğu öteki metinlere duyduğum ilginin değil, daha çok on dokuzuncu yüzyılda ekolojiye, doğayla kurulan ilişkiye ve özelde de kuşlara yönelen, onları içine alan metinlerin genel olarak edebiyat dışı tutulmuş olmalarının bir sonucudur kanımca. Burada yayımlanan tüm şiirlerin, son derece imgesel, yaratıcı, yenilikçi ve estetik deneyimler yaratan metinler olduğunu ileri sürmeye çalışmıyorum. Hatta tam tersi, bana göre bu metinlerin bir kısmı estetik haz ve imgesel açıdan zayıftır ve herhangi bir özgünlüğe sahip metinler olarak okunmalarına olanak da yoktur.
Yine de on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında yeni filizlenmeye başlayan çağdaş Türkçe edebiyatın dinamikleri, duyarlılıkları, yönelimleri ve yaratıcılığı açısından bu metinler de edebiyat ve kültür tarihinin konusu olmayı hak etmektedir. Bu metinlerin büyük kısmı, biçimsel açıdan Batılı anlamda çağdaş şiirin ilk acemi örnekleri olmalarının yanında, şiir duyarlılığının doğaya yaklaştığı, ona eğildiği ve birçok durumda onunla özdeşleştiği metinlerdir de aynı zamanda. Bu şiirlerde ekolojik duyarlılık üzerine bir poetika inşa edilmeye çalışıldığı açıktır. Sadece bu sebeplerden bile olsa bu metinler edebiyattır ve ekolojik metinler olmalarının yanında birer edebi yaratı olarak da çözümlenmeli ve eleştirilmelidir.
Edebiyat mevzuunu çok fazla uzatmadan şimdi dönelim “Kırlangıçlar” adlı şiire. Şiirin ana temasını, izleğini ve başlığını oluşturan kırlangıç, Ötücü kuşlar (Passeriformes) takımından Kırlangıçlar (Hirundinidae) familyasından kuşlara verilen genel addır. Türkiye’de beş türü yaz göçmeni olarak gözlemlenebilmektedir. Bunlar Kır kırlangıcı (Hirundo rustica), Kum kırlangıcı (Riparia riparia), Ev kırlangıcı (Delichon urbicum), Kaya kırlangıcı (Pytonoprogne rupestris) ve Kızıl kırlangıçtır (Cecropis daurica). Kaya kırlangıcı, diğer dört türün aksine, Akdeniz sahilinin kimi bölgelerinde yerleşik tür olarak da bulunur. Bu beş tür dışında, ebird.org kayıtlarına göre bir kez de raslantısal olarak Çizgili gerdanlı kırlangıç (Petrochelidon fluvicola) Hatay’da gözlemlenmiş ve kayıt altına alınmıştır.
Kırlangıçlar, dünya edebiyatlarının birçok döneminde ve örneğinde görüldüğü üzere Türkçe edebiyatın çeşitli tarihsel dönemlerinde de karşımıza çıkar. Beslenmek ve su içmek için alçaktan ustaca uçabildikleri için halk ve divan şiirinde alçakgönüllülüğü temsil eden bir simge olmuşlardır. Örneğin halk ozanı Mestî şu dizeleriyle bilinir: “Kimi karıncadır deve görünür / Kimi aslan çakal postun bürünür / Kimi kırlangıç tek yerde sürünür / Kimi Cibril ile hempervaz olur”. 17. Yüzyılın tanınmış divan şairi Nabi de şu beyti kaleme almıştır: “Perestiş lafzınun takrîbidür gûyâ ki ey Nâbî / İder pervâz hâke rûymâl üzere piristûlar”.[1]Piristû Farsça kökenlidir ve kırlangıç demektir. Başta hanedan ve entelijansiya arasında olmak üzere 20. yüzyılın başlarına kadar Türkçede kullanılmıştır. Nabi bu beytinde, kırlangıçların yüz sürer gibi toprağa alçak uçuşlarını, “piristû” (kırlangıç) ve “perestiş” (tapma) sözcüklerinin benzerliklerine atfen bir tür dini ritüele benzetir.
Yukarıda değinildiği üzere on dokuzuncu yüzyılın sonlarında dergi sayfaları arasında biz de iki kırlangıç şiiri tespit etmiş bulunuyoruz. Kırlangıçlara yönelen bu edebi ilginin iki başat nedeni olduğu görünüyor. Bunlardan birincisi, göç olgusunun kuşlar arasında en çok kırlangıçlarla ilişkilendirilip kodlanmış olmasıdır. Göçle birlikte mevsim döngüsü dendiğinde, uzak yollar ve mesafeler dendiğinde, soğuk ve sıcak dendiğinde, sıladan uzak kalmak, gurbette olmak dendiğince artık neredeyse bir simge haline gelmiştir kırlangıçlar. Öyle ki bundan önceki “Kırlangıçlar” şiirinde yoğun olarak hissettiğimiz duygular bunlardı.
Kırlangıçlar insanlara ve insan yerleşimlerine yakın, hatta çoğu durumda bunların içlerinde yuva yapar ve ürerler. Çoğu zaman insanların gözleri önündedirler. Yine de insanlara kayıtsızdırlar. Yuvaları insan yerleşimlerinin çok yakınında, hatta içinde olmasına rağmen, bakanda bir uzaklık, bir ücra ve hatta inziva duygusu doğurur. Kullanılan kullanılmayan binaların çatı köşeleri, insanın ulaşamayacağı köprü altları, insan eriminden uzak ahır duvarları, içine uzun zamandır hiç girilmemiş, terk edilmiş haneler, bir köye yukarıdan bakan kayalık yamaçlar onların yuvalarını kurdukları yerlerdir. Bu haliyle kırlangıçlar yalnızlık ve uzaklık yanında yıkığın, köhnenin, terk edilmişin, bırakılmışın, unutulmuşun, eskinin de bir simgesi gibidir. Bu durum insan içinde insana uzak olma, inziva ve eskiyerek doğayla kaynaşmak gibi duyguları çağrıştırır. Kırlangıçlara duyulan edebi ilginin bir ikinci nedeni de budur. Bu yazının konusu olan “Kırlangıç” da okuyanda aşağı yukarı bu etkiyi doğurur.
Bu yazıya konu “Kırlangıç” şiiri Hüseyin Danîş imzalı. 1850 yılında gelip İstanbul’a yerleşen İranlı tüccar bir ailenin oğlu olarak 1870 yılında İstanbul’da doğmuş olan Danîş anadili olan Farsça dışında Arapça, Fransızca ve İngilizceyi çok iyi derece konuşup yazabiliyormuş. Söylenenlere göre İranlı olmakla her zaman övünürmüş ve Türklere bakışı kimi zaman başını derde sokmuş. Rivayet odur ki İstanbul’un işgal altında olduğu dönemde İranlı olmasının verdiği övünce dayanarak Türklerin medeniyetten uzak olduklarını söylemesi onu hem Darülfünun Edebiyat Fakültesi hocalığından etmiş hem de öğrencilerinden büyük bir tepki görmesine neden olmuş.[2]
Aşağıya alıntıladığım şiirinde Danîş’in anadili Farsçanın etkisi çok açık bir şekilde görülüyor. Hatta doğrusunu söylemek gerekirse şiiri anlamlandırmakta zorlandığımı söylemeliyim. Şiirin dilinde, sadece sözcük (morfolojik) değil, söz dizimi (sentaktik) düzeyinde de Farsçanın yoğun bir etkisi var gibi duruyor. Dizeleri bugünkü Türkçeyle yeniden söylemekte zorlanmamın nedeni bu olsa gerek.
Bu olumsuz duruma rağmen, birazdan okumaya çalışacağınız metin, üzerine inşa edildiği imgeleriyle bir şiir, bir edebi metindir. Üstelik sadece biçimi, yani dize düzeni, sözdizimi ve mazmun yerine imgelerle kurulmuş olması açısından değil; doğayla ilişkili ekolojik bir poetika oluşturma çabasından ötürü de o dönemde yenilikçi bir edebi metindir. Her şeyden önce, bu bloga konu olan yazıların birçoğunda sıklıkla dile getirdiğimiz, eleştirdiğimiz doğaya karşı merhametçi, faydacı bakış açısından uzaktır şiirin genel havası. Şiirde, o dönemin egemen edebi metinlerinin aksine, doğayla çok daha doğru bir ilişki tesis edilebilmiştir. Kırlangıç ve onun yaşamı üzerinden, insanın kendi eliyle kurduğu düzen içerisine sıkışmışlığı, esareti ve bunlar sonucu ortaya çıkan ezilmişliği, bunalmışlığı ve çaresizliği okuyucunun bilincine çıkarılmaktadır. Dahası bu acıların kurtuluş yolu olarak doğaya geri dönme ve tıpkı kırlangıçlar gibi doğayla bir bütün olarak yaşama fikri ima edilmektedir.
Şiire geçmeden önce son olarak şunu belirteyim ve bu istekli herkese açık bir davet olsun. Yukarıda da sözünü ettiğim üzere şiiri anlamlandırmada ve bugünkü Türkçeye aktarmada bir hayli zorlandım. Bu çabamda bir eksiklik, bir kusur varsa ya da bu şiir günümüz Türkçesine çok daha güzel ve yetkin bir biçimde aktarılabiliyorsa her türlü eleştiri, görüş ve öneriye açığım. Şiiri ve Türkçeye aktarımını buna göre yeniden biçimlendirebiliriz.
Yayınlanma: 30 Ağustos 2024 Cuma 00:01, artigercek.com
Ekososyalist bir küçülme için mücadelede özne kim olabilir? Bir önceki yüzyılın işçici/sanayici dogmatizmi artık geçerli değildir. Artık toplumsal-ekolojik çatışmaların ön saflarında yer alan güçler gençler, kadınlar, Yerli halklar ve köylülerdir.
Michael LÖWY
Çeviren: Gencer ÇAKIR
I.
Ekolojik kriz hâlihazırda yirmi birinci yüzyılın en önemli sosyal ve siyasi sorunudur ve önümüzdeki aylarda ve yıllarda daha da önemli hale gelecektir. Gezegenin ve dolayısıyla insanlığın geleceği önümüzdeki on yıllarda belirlenecek. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin açıkladığı üzere, ortalama küresel sıcaklığın sanayi öncesi dönemi 1.5°C aşması durumunda, geri dönüşü olmayan, yıkıcı bir iklim değişikliği sürecinin başlama riski bulunmaktadır.
Bunun sonuçları ne olabilir? Sadece birkaç örnek: ormanların çoğunu yok eden mega yangınların çoğalması; nehirlerin yok olması ve yeraltı su rezervlerinin tükenmesi; artan kuraklık ve toprakların çölleşmesi; kutuplardaki buzların erimesi, yer değiştirmesi ve deniz seviyesinin yükselmesi insan uygarlığının büyük şehirlerinin (Hong Kong, Kalküta, Venedik, Amsterdam, Şangay, Londra, New York, Rio de Janeiro) sular altında kalmasına yol açacaktır. Bu olaylardan bazıları hâlihazırda gerçekleşmektedir: kuraklık Afrika ve Asya’da milyonlarca insanı açlıkla tehdit etmektedir; artan yaz sıcaklıkları gezegenin bazı bölgelerinde dayanılmaz seviyelere ulaşmıştır; ormanlar giderek uzayan yangın mevsimlerinde her yerde yanmaktadır; örnekleri çoğaltmak mümkündür.Play Video
Bir anlamda felaket çoktan başladı ama önümüzdeki birkaç on yıl içinde, 2100’den çok önce, çok daha kötü bir hal alacak. Sıcaklık ne kadar yükselebilir? Hangi sıcaklıkta bu gezegendeki insan yaşamı tehdit altında olacak? Bu sorulara kimsenin bir cevabı yok. Bunlar insanlık tarihinde emsali olmayan dramatik risklerdir. İklim değişikliği nedeniyle gelecekte gerçekleşebileceklere benzer iklim koşullarını bulmak için milyonlarca yıl öncesine, Pliyosen Dönemi’ne geri dönmek gerekir.
II.
Bu durumun sorumlusu nedir? Bilim insanlarının cevabı, insan eylemidir. Cevap doğru, ancak biraz kısa: İnsanoğlu yüz binlerce yıl öncesinden beri yeryüzünde yaşıyor, ancak atmosferdeki karbondioksit yoğunluğu ancak Sanayi Devrimi’nden sonra birikmeye başladı ve ancak 1945’ten bu yana yaşam için tehlikeli olmaya başladı. Marksistler olarak bizim cevabımız, suçlunun kapitalist sistem olduğudur. Sonsuz genişleme ve birikimin saçma ve irrasyonel mantığı, üretimcilik ve ne pahasına olursa olsun kâr arayışı saplantısı, insanlığı uçurumun eşiğine getirmekten sorumludur.
Kapitalist sistemin yaklaşan felaketten sorumlu olduğu yaygın bir şekilde kabul edilmektedir. Papa Francis, Laudato Si adlı ansiklopedisinde, “kapitalizm” kelimesini kullanmadan, hem sosyal adaletsizliğin hem de ortak evimiz olan doğanın tahrip edilmesinin sorumlusu olarak, yalnızca “kâr maksimizasyonu ilkesine” dayanan, yapısal olarak sapkın bir ticari ve mülkiyet ilişkileri sistemine karşı çıkmıştır. Tüm dünyada çevre gösterilerinde evrensel olarak atılan bir slogan: “İklim Değişikliği Değil Sistem Değişikliği!”
Bu sistemin başlıca temsilcileri olan ve her zamanki gibi iş yapmayı savunan milyarderler, bankacılar, sözde uzmanlar, oligarklar ve politikacıların sergilediği tutum, XV. Louis’ye atfedilen şu sözle özetlenebilir: “Benden sonra tufan.” Birleşmiş Milletlerce yapılan düzinelerce İklim Değişikliği COP Konferansının süreci durdurmak için gerekli asgari önlemleri almakta tamamen başarısız olması, mevcut sistemin sınırları içinde krize bir çözüm bulunmasının imkânsızlığını gösteriyor.
III.
“Yeşil kapitalizm” bir çözüm olabilir mi? Kapitalist işletmeler ve hükümetler “sürdürülebilir enerjilerin” (kâr amaçlı) geliştirilmesiyle ilgileniyor olabilirler, ancak sistem son üç yüzyıldır fosil yakıtlara (kömür, petrol ve gaz) bağımlıdır ve bunlardan vazgeçmeye istekli olduğuna dair hiçbir işaret göstermemektedir. Kapitalizm büyüme, genişleme, sermaye, meta ve kâr birikimi olmadan var olamaz ve bu büyüme fosil yakıtların uzun süreli kullanımı olmadan devam edemez.
“Karbon piyasaları”, “telafi mekanizmaları” ve sözde “sürdürülebilir piyasa ekonomisinin” diğer manipülasyonları gibi yeşil kapitalist göstermelik çözümlerin hiçbir işe yaramadığı kanıtlanmıştır. “Yeşillendirme” devam ederken, karbondioksit emisyonları hızla artıyor ve felaket giderek yaklaşıyor. Tamamen üretimciliğe, tüketimciliğe ve pazar payı için acımasız mücadeleye adanmış bir sistem olan kapitalizm çerçevesinde ekolojik krize bir çözüm yoktur. Özünde sapkın olan mantığı kaçınılmaz olarak ekolojik dengenin bozulmasına ve ekosistemlerin yok olmasına yol açmaktadır. Greta Thunberg’in ifade ettiği gibi, “mevcut ekonomik sistem çerçevesinde ekolojik krizi çözmek matematiksel olarak imkânsızdır.”
Sovyet deneyimi de, erdemleri ya da eksiklikleri ne olursa olsun, tıpkı Batı’da olduğu gibi, aynı fosil kaynaklara dayalı büyüme mantığını benimsiyordu. Geçen yüzyıl boyunca solun büyük bir kısmı “üretici güçleri geliştirmek” adına büyüme ideolojisini paylaştı. Ekolojik krizi görmezden gelen üretimci bir sosyalizm yirmi birinci yüzyılın zorluklarına cevap veremez.
IV.
Son birkaç on yılda ortaya çıkan küçülme (degrowth) düşüncesi ve hareketi, sınırlı bir gezegende sınırsız bir “büyüme” mitine karşı çıkarak radikal bir ekolojiye büyük katkıda bulunmuştur. Ancak küçülme kendi başına alternatif bir ekonomik ve sosyal perspektif değildir: Mevcut sistemin yerini ne tür bir toplumun alacağını tanımlamaz. Bazı küçülme savunucuları kapitalizm konusunu görmezden gelerek sadece üretimcilik ve tüketimciliğe odaklanmakta ve suçluyu “Batı”, “Aydınlanma” ya da “Prometheanizm” olarak tanımlamaktadır. Büyüme-karşıtı (antigrowth) hareketin solunu temsil eden diğerleri ise krizin sorumlusu olarak açıkça kapitalist sistemi göstermekte ve “kapitalist küçülmenin” imkânsızlığını kabul etmektedir.
Son birkaç yıldır, ekososyalizm ve küçülme giderek daha fazla bir araya geliyor: Her iki taraf da diğerinin argümanlarını sahipleniyor ve “ekososyalist küçülme” önerisi ortak bir zemin olarak benimsenmeye başladı.
V.
Ekososyalistler küçülme hareketinden çok şey öğrendiler. Bu nedenle ekososyalizm, yeni bir sosyalist ekolojik topluma geçiş sürecinde küçülme ihtiyacını giderek daha fazla benimsemektedir. Bunun bariz nedenlerinden biri, rüzgâr ve güneş gibi yenilenebilir enerjilerin çoğunun (a) sınırsız ölçekte mevcut olmayan hammaddelere ihtiyaç duyması ve (b) iklim koşullarına (rüzgâr, güneş) bağlı olarak değişken olmasıdır. Bu nedenle bunlar fosil enerjinin yerini tamamen alamazlar. Bu yüzden enerji tüketiminin önemli ölçüde azaltılması kaçınılmazdır. Ancak konunun daha genel bir niteliği var: Çoğu malın üretimi, (a) giderek daha sınırlı hale gelen ve/veya (b) çıkarılma sürecinde ciddi ekolojik sorunlar yaratan hammaddelerin çıkarılmasına dayanmaktadır. Tüm bu unsurlar küçülme ihtiyacına işaret etmektedir.
Ekososyalist küçülme, üretim ve tüketimin önemli ölçüde azaltılması ihtiyacını içerir, ancak kendisini bu olumsuz boyutla sınırlamaz. Demokratik planlamaya, öz-yönetime, meta yerine kullanım değeri üretimine, temel hizmetlerin ücretsiz sunulmasına, ayrıca insan arzu ve kapasitelerinin gelişimi için serbest zamana dayalı sosyalist bir toplumun, diğer bir değişle sömürünün, sınıf tahakkümünün, ataerkilliğin ve her türlü sosyal dışlamanın olmadığı bir toplumun pozitif programını içerir.
VI.
Ekososyalist küçülme, üretim ve tüketimde bir azalma olarak salt niceliksel bir küçülme anlayışına sahip değildir. Niteliksel ayrımlar önermektedir. Fosil enerjiler, böcek ilaçları, nükleer denizaltılar ve reklamcılık gibi alanlarda üretim sadece azaltılmamalı, bastırılmalıdır. Özel arabalar, et ve uçaklar gibi diğerleri önemli ölçüde azaltılmalıdır. Organik gıda, toplu taşıma araçları ve karbon nötr konutlar gibi diğerleri ise geliştirilmelidir. Mesele soyut olarak “aşırı tüketim” değil, göze çarpan satın alma, kitlesel israf, ticari yabancılaşma, saplantılı mal birikimi ve “moda” tarafından dayatılan sözde yeniliklerin zorunlu olarak satın alınmasına dayanan yaygın tüketim biçimidir.
Büyük ölçekte yararsız ve zararlı ürünlerin üretimine dayanan kapitalizmin korkunç kaynak israfına bir son verilmelidir: Silahlanma endüstrisi iyi bir örnektir, ancak kapitalizmde üretilen “malların” büyük bir kısmı, içsel eskimişlikleriyle birlikte, büyük şirketler için kâr yaratmaktan başka bir işe yaramaz. Yeni bir toplum, üretimi, “muazzam” (“biblical”) olarak tanımlanabilecek olanlardan (su, yiyecek, giyecek ve barınma) başlayarak, ama aynı zamanda sağlık, eğitim, ulaşım ve kültür gibi temel hizmetleri de içerecek şekilde otantik ihtiyaçların karşılanmasına yönlendirecektir.
Gerçek ihtiyaçlar yapay, uydurma ve geçici ihtiyaçlardan nasıl ayırt edilir? Bu sonuncular zihinsel manipülasyonla, yani reklamla teşvik edilir. Reklam, kapitalist piyasa ekonomisinin vazgeçilmez bir boyutu olsa da, ekososyalizme geçiş yapan bir toplumda yeri olmayacak, onun yerini tüketici dernekleri tarafından sağlanan mal ve hizmetler hakkında bilgi alacaktır. Gerçek bir ihtiyacı yapay bir ihtiyaçtan ayırmanın ölçütü, reklamların bastırılmasından sonra da devam etmesidir (Coca-Cola!). Elbette eski tüketim alışkanlıkları bir süre daha devam edecektir ve hiç kimse insanlara ihtiyaçlarının ne olduğunu söyleme hakkına sahip değildir. Tüketim kalıplarındaki değişim tarihsel bir süreç olduğu kadar aynı zamanda bir eğitim sorunudur.
VII.
Gezegen ölçeğinde küçülme sürecindeki ana çabayı, Sanayi Devrimi’nden bu yana karbondioksitin tarihsel birikiminden sorumlu olan sanayileşmiş Kuzey ülkeleri (Kuzey Amerika, Avrupa ve Japonya) göstermelidir. Bu ülkeler aynı zamanda, özellikle ayrıcalıklı sınıflar arasında tüketim düzeyinin açıkça sürdürülemez ve savurgan olduğu dünya bölgeleridir.
Temel ihtiyaçların karşılanmaktan çok uzak olduğu Küresel Güney’in “az gelişmiş” ülkeleri (Asya, Afrika ve Latin Amerika) demiryolları, su ve kanalizasyon sistemleri, toplu taşıma ve diğer altyapıların inşasını da içeren bir “kalkınma” sürecine ihtiyaç duyacaktır. Ancak bunun çevre dostu ve yenilenebilir enerjilere dayalı bir üretim sistemiyle gerçekleşmemesi için hiçbir neden yoktur. Bu ülkelerin, aç nüfuslarını doyurmak için, büyük miktarlarda gıda yetiştirmeleri gerekecektir, ancak Vía Campesina ağında dünya çapında örgütlenen köylü hareketlerinin yıllardır savunduğu gibi, bu çok daha iyi bir şekilde aile birimlerine, kooperatiflere veya kolektivist çiftliklere dayanan yerel biyolojik tarımla başarılabilir.
Bu, böcek ilaçlarının, kimyasalların ve genetiği değiştirilmiş organizmaların yoğun kullanımına dayanan sanayileşmiş tarım ticaretinin yıkıcı ve zararlı yöntemlerinin yerini alacaktır. Hâlihazırda Küresel Güney’deki ülkelerin kapitalist ekonomisi, ayrıcalıklı sınıfları için otomobiller, uçaklar ve lüks eşyalar gibi malların ve dünya pazarına ihraç edilen soya fasulyesi, et ve petrol gibi metaların üretimine dayanmaktadır. Ekososyalistlerin savunduğu gibi, Güney’deki bir ekolojik dönüşüm süreci bu tür üretimi azaltacak ya da bastıracak ve bunun yerine gıda egemenliğini ve daha fazla meta yerine her şeyden önce insan emeğine ihtiyaç duyan sağlık ve eğitim gibi temel hizmetlerin geliştirilmesini hedefleyecektir.
VIII.
Ekososyalist bir küçülme için mücadelede özne kim olabilir? Bir önceki yüzyılın işçici/sanayici dogmatizmi artık geçerli değildir. Artık toplumsal-ekolojik çatışmaların ön saflarında yer alan güçler gençler, kadınlar, Yerli halklar ve köylülerdir. Kanada, Amerika Birleşik Devletleri, Latin Amerika, Nijerya ve başka yerlerdeki Yerli toplulukların kapitalist petrol sahalarına, boru hatlarına ve altın madenlerine karşı direnişi iyi belgelenmiştir; bu direniş, kapitalist “ilerlemenin” yıkıcı dinamiklerine ilişkin doğrudan kendi deneyimlerinden ve aynı zamanda maneviyatları ve kültürleri ile “kapitalizmin ruhu” arasındaki çelişkiden kaynaklanmaktadır.
Kadınlar, Yerli direniş hareketinin yanı sıra Thunberg’in eylem çağrısıyla başlayan ve geleceğe yönelik en büyük umut kaynaklarından biri olan müthiş gençlik ayaklanmasında da çok güçlü bir şekilde yer almaktadır. Ekofeministlerin açıkladığı gibi, kadınların eylemlere bu denli yoğun katılımı, sistemin çevreye verdiği zararın ilk kurbanları olmalarından kaynaklanıyor.
Sendikalar da burada ve orada sürece dâhil olmaya başlıyor. Bu önemli, çünkü son tahlilde nüfusun çoğunluğunu oluşturan kent ve kır işçilerinin aktif katılımı olmadan sistemin üstesinden gelemeyiz. Her harekette ilk koşul, ekolojik hedeflerin (kömür madenlerinin, petrol kuyularının, kömürle çalışan elektrik santrallerinin vb. kapatılması) sürece dâhil olan işçiler için istihdam garantisi ile birlikte ele alınmasıdır. Çevre bilincine sahip sendikacılar, ekolojik dönüşüm sürecinde yaratılacak milyonlarca “yeşil iş” olduğunu savunmaktadır.
IX.
Ekososyalist küçülme aynı anda hem gelecek için bir proje hem de şimdi ve burada mücadele için bir stratejidir. Koşulların “olgunlaşmasını” beklemek söz konusu değildir. Toplumsal ve ekolojik mücadeleler arasında bir yakınlaşmayı kışkırtmak ve kapitalist “büyümenin” hizmetindeki güçlerin en yıkıcı girişimlerine karşı mücadele etmek gerekir. Yeşil Yeni Düzen gibi öneriler, fosil enerjilerden etkin bir şekilde vazgeçmeyi gerektiren daha radikal biçimleriyle, bu mücadelenin bir parçasıdır; ancak sistemin geri dönüşümüyle sınırlı reformlar için bu geçerli değildir.
“Temiz kapitalizm” konusunda herhangi bir yanılsamaya kapılmadan, zaman kazanmaya çalışmalı ve sera gazı emisyonlarında ciddi bir azalma ile başlayarak bazı temel küçülme önlemlerini iktidara dayatmalıyız. Keystone XL Boru Hattı’nı, kirletici bir altın madenini ve kömürle çalışan bir tesisi durdurma çabaları Naomi Klein tarafından Blockadia olarak adlandırılan daha büyük direniş hareketinin bir parçasıdır. Organik tarım, kooperatif güneş enerjisi ve kaynakların toplum tarafından yönetimi gibi yerel deneyimler de aynı derecede önemlidir.
Küçülmeye ilişkin somut meseleler etrafında verilen bu tür mücadeleler, sadece kısmi zaferler kendi başlarına memnuniyet verici olduğu için değil, aynı zamanda ekolojik ve sosyalist bilincin yükselmesine katkıda bulunurken aşağıdan faaliyet ve öz-örgütlenmeyi teşvik ettikleri için de önemlidir. Bu faktörler, dünyanın radikal bir dönüşümü için, diğer bir değişle, yeni bir topluma ve yeni bir yaşam tarzına Büyük Geçiş için belirleyici ve gerekli ön koşullardır.
Michael Löwy kimdir?
Paris’teki Fransız Ulusal Bilimsel Araştırma Merkezi’nde fahri araştırma direktörüdür. Monthly Review dergisinin Nisan 2022 sayısında Bengi Akbulut, Sabrina Fernandes ve Giorgos Kallis ile birlikte “For an Ecosocialist Degrowth” başlıklı çağrının ortak yazarıdır; ayrıca Ecosocialism: A Radical Alternative to Capitalist Catastrophe (Haymarket Books, 2015) adlı kitabın yazarıdır.
Yaklaşık 35 yıldır içinde olduğum Beytepe Yerleşkesinde ilk defa gördüğüm ibibik kuşuna dair yazdıklarımdır…
Çakmak ve Işın’ın Anadolu Kuş Adları Sözlüğü’ne göre Anadolu’da bubu, çavuşkuşu, hudhud, hüthüt, kırlı kuş, kukile, mukanniü’l arz ya da tarakçın adlarıyla da bilinen İbibik (upupa epops) Beytepe’de nadir gözlemlenen bir kuş. ebird.org kayıtlarına göre ilk kez 2021 Eylül ayında kaydedilmiş. Yine aynı veri tabanına göre sadece 10 gözlem kaydı var. Bu yüzden olsa gerek dün Beytepe’de yaptığımız gözlemde aniden karşımıza çıkması ve uçup soluğu bir çam ağacının dalında alması bizi oldukça heyecanlandırdı.
İbibik, birçok kültürde sözü edilen, kendisine önem atfedilen bir kuş. Antik Yunan’da kuşların kralı olarak kabul edilmiş. Tevrat’ta, İncil’de ve Kuran’da kurmaca bir karakter olarak tasvir edilip anlatılmış. Süleyman peygamberin kuşu olarak resmedilmiş. Kuran’ın Neml suresinin 19-21. ayetlerinde cinlerden, insanlardan ve kuşlardan ordu toplayan Süleyman’la olan ilişkisinden şöyle bahsedilmektedir: “Süleyman kuşları gözden geçirdi ve ‘Hüdhüdü niçin göremiyorum; yoksa kayıplara mı karıştı?’ diye sordu. ‘Ya bana açık bir gerekçe getirir veya onu şiddetle cezalandırırım ya da onu boğazlarım!’ Çok geçmeden hüdhüd gelip dedi ki: ‘Ben, senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sebe’ halkından sana kesin bir bilgi getirdim.’”[1]
İbibik, Fars edebiyatının da simge kuşlarından birisi. Feridüddin Attar’ın Mantık Al-Tayr (Kuş Dili) (1177) adlı eserinde tüm kuşlara hakikat yolunu gösteren bilge kuş olarak tasvir edilmiştir:
* Ey doğru yolu gösteren… ey hakikatta her vadinin haber çavuşu olan hüthüt,
merhaba!
* Seba sınırlarına kadar ne de güzel gittin… Süleyman’la ne de güzel “Mantık
al-Tayr” (Kuşdili) ile konuştun.
Süleyman’ın sırlarına mahrem oldun… bu yüzden övündün, bu yüzden başına
taç urundun!
Devi bağla, zindanda hapset de Süleyman’ın sırrına mahrem ol!
Mantık Al-Tayr Türkçe edebiyatı için önemli bir eserdir. Gülşehrî, 14. Yüzyılın başlarında bu eseri Mantıku’t Tayr adıyla Türkçeye kazandırmıştır. Gulşehrî bunu yaparken asıl metne sadık kalmamış kendinden ve bazı başka eserlerden de eklemeler yaparak bu epik (anlatı) şiiri kendine mal etmiştir. Onun eserinde ibibik kendini şöyle tanıtır:
Bu hikayede ibibik, kendilerine padişah arayan kuşların rehberidir. Kuşlar onun rehberliğinde Simurg’a (Anka kuşuna) ulaşmak için yola revan olurlar. Yüzlerce kuş yola çıkmalarına rağmen, bunların çok büyük bir kısmı yolculuğun sıkıntılarına katlanamayıp alışkanlıklarını öne sürerek pes ederler, yedi hakikat vadisini geçmeyi gerekli kılan meşakkatli yolculuğun sonuna ancak otuz kuş (si-murg Arapçada otuz kuş demektir) erebilir. Bu otuz kuş ulaştıkları yerde, aradıkları kuşlar padişahı Simurg’un meğer kendileri olduğunu anlarlar. Hikayedeki tasavvufi anlama paralel olarak, yolculuklar kendini tanıma ve tamamlama sürecidir. Özellikle bu, belirli bir hedefe doğru kolektif olarak yapılan bir yolculuksa… Beytepe’ye ibibik gelmiş. Doğanın gerçekliğine doğru olan yolculuğumuzda onu kendimize rehber seçsek yeridir. Nitekim uzun yollar katetmiş, çok diyarlar görmüş, çok alemler yaşamış bu kuştan daha iyi bir rehber ancak belki başka bir kuş olabilir.
Bir martıya baktığınızda ne görürsünüz? Masmavi bir deniz üzerinde, masmavi bir gökyüzünde, bembeyaz kanatlarını açmış bir martı gördüğünüzde mesela… Çalkantılı bir zamanında Akdeniz’in dalgalarına bedenini ve ritmini uydurmuş bir ada martısı gördünüz diyelim ya da Edremit körfezinde, balıkçı teknelerinin etrafında sardalya peşinde bir ince gagalı martıyla karşılaştınız yahut Şehir Hatları vapuruyla Haydarpaşa’dan Karaköy’e geçiyorsunuz, tepenizde, ardınızda, önünüzde gümüş martılar… Söz konusu martıysa deniz de şart değil. Konya ya da Ankara’da bitip tükenmek bilmez bozkırın gizemli ve sert güzelliğine güzellik katan küçük bir gölün üzerinde telaşlı seslerle sürüler halinde uçuşan karabaş martılarla kesişebilir yolunuz. Hatta o bozkırın ortasına Akdeniz havasını taşıyıp gelmiş bir Akdeniz martısı bile olabilir gözlerinizin nasibi. Ya da ne bileyim Van Gölü’nün kıyılarında bırakıp gitmeye mecbur edilmiş kadim insanların yadigarı Van Gölü martısının o vakur, heybetli uçuşuna denk gelebilirsiniz… Her nerede, hangi martıya tesadüf ettiyseniz artık… Bir martıya baktığınızda ne görürsünüz?
Bir kuşa bakmanın, sadece bir kuşa bakmak demek olmadığını sıkça düşünüp sıkça tekrar ediyorum. Bir martıya baktığınızda özgürlük, aşk, sonsuzluk, zaman, metanet, vakar gibi birçok şey düşünüp hissedebilirsiniz. Zihninizde canlanan bu türden soyut kavramlar daha çok bu kuşun kültürel bir kod olarak sembolleşmiş olmasından kaynaklanır. Yine de martı, az ya da çok kurmaca bir imge olarak poetiktir de aynı zamanda. Yani martıya bakmanızın zihninizde diyelim ki özgürlük kavramını canlandırması onun sembolleşmiş değerinin yanında imgesel bir değere sahip olmasından da kaynaklanır. Sonuç olarak kültürel açıdan sembolleşmiş özgürlük kavramı, bir şiirden derdiğiniz biricik duygu ve tutumlarınızla harmanlanıp size münhasır olmuştur. Bakar ve şiirsellikle kendinize özgü kıldığınız sembolleri görürsünüz martıda.
Mehmet Ziver de bakar martıya ve gördüklerini 3 Aralık 1896 tarihli Servet-i Fünun dergisinin 299. sayısında yayımlanan “Martı” adlı yazısında kaleme alır. Onun bu “denizler güzeli” kuşta ilk elden gördüğü şey ilahi gizemdir, esasında doğanın yaşamsal uyumu demek olan gizem. Bir martının yaşamını nasıl idare ettiği, sahile çarpa çarpa vuran deniz dalgaları gibi esrarlıdır. Dalgalar gibi esrarlıdır çünkü, martı da dalgalar gibi tanrısal bir gücün etkisinde sahilden açığa, açıktan sahile gider durur da kendinden başka kimse bilmez bu gidiş gelişlerin sırrını.
Denizlerin de tabi olduğu o ilahi hükmün etkisiyle gün boyu gider gelir martı. Dalgaların velvelesine, uğultularına sesini yetiştirmeye çalışmaktan yorulur akşam üstü ve köşesine çekilip havanın kararmasıyla gökyüzünde seçilmeye başlayan gök cisimlerini göz ucuyla baka baka seyre dalar. Akşamları üstüne çöken hüznüne, garipliğine aldanmamak gerekir yine de. O, vahşi ve çılgın dalgaların üzerinde lakayt, vakur ve güçlü bir abidedir her daim. Bu çılgınlığa olan kayıtsızlığı görülmeye değerdir. Gökyüzünden denize doğru tıpkı bir kayan yıldız gibi iner. Kanatlarının rengini gökyüzünden alır, sesi çok tuhaftır, yaşayışı ise tam anlamıyla muamma. Velhasıl kelam acayip bir kuştur martı Ziver Bey’in gözünde.
Güzel bir ege adası olan Sömbeki yapımı, “Pena” armalı bir kayığı vardır Mehmed Ziver’in. “Martı”dır adı. O gizemli kuşu uzun uzadıya bu yüzden anlatmıştır aslında. Renginin beyaz olması değildir kayığını martıya benzetmesinin nedeni. Biraz önce anlattığı üzere, dalgaların şiddeti ne olursa olsun, onlara lakayt kalışı, yönünü kaybetmemesi ve deniz üzerinde kararlılıkla yol alışıdır bu teşbihteki bağlantı.
Şekil 1: Pena armalı bir tekne.
Midillilidir Mehmed Ziver. Akdenizlidir yani doğuştan. 1891-1896 yılları arasında Rodos’ta da görevi gereği bulunmuş, orada da yaşamıştır. Bunlar dışında diğer Ege adalarını da biliyor olması kuvvetle muhtemeldir. Akdeniz ve ada kültürüyle yoğrulmuş bir kişiliği olduğu şu kısa metinde de hemen dikkat çeker.
Bu kültürün tezahürü, her şeyden önce Akdeniz’in kadim yelken armalarını, modern dünyanın mekanik yelken armasına yeğ tutmasında görülür. Bir kayığın üstündeki yelken ve mekanik düzenine verilen genel addır “arma”. Modern armayı aşırı süse boğulmuş ve gereksiz derecede mekanikleştirilmiş bulur. Ziver Bey’e göre, modern armanın felsefesi, tekneye zorla yol aldırmak üzerine kuruludur. Oysa pena gibi Akdeniz’in kadim armalarında tekne denizin bir parçası gibi doğallıkla ve kendi iradesiyle yol alır. İşte bu yüzden onun kayığı düpedüz bir martıdır; denize, dalgalara ve çevresine uyumlu, nevi şahsına münhasır ve güçlü.[1]
Mehmed Ziver Bey, yine Akdenizliliğiyle Homeros’a gönderme yapar ve onun Odisseia’da Truva savaşında yer alan gemileri anlattığını söyler. Homeros’un bu ölümsüz eserinde Rodos’un güneydoğusunda yer alan Lindos limanında yapılmış olan gemileri bilhassa andıktan sonra, kendi kayığının da yapıldığı yer olan Sömbeki adasında inşa edilen teknelerden de uzun uzadıya bahsettiğini anlatır. Mehmed Ziver bunu anlatırken satırlarında Akdenizli olmasından duyduğu gurur çok açık hissedilmektedir. Homeros’un Sömbeki’de yapılmış gemilerin Truva sahiline ne kadar hızlı geldiklerini anlatmasını metnine övünçle dahil etmesi sadece kayığının Sömbeki yapımı olmasından kaynaklanmaz, Homeros’la hemşeri olmakla da övünüyor gibidir bu satırlarda.
Akdenizli olmasından övüncü bununla da sınırlı kalmaz. Kristof Kolomb’un haritalarını düzeltip onu doğru yola koyduğunu ve seyahatlerini güvenle yapmasını sağladığını söylediği Sakızlı gemici ve haritacı Andre A.’nın yurttaşı olmakla da gururlanır Mehmed Ziver. Akdeniz’in bütün kadim halklarının Osmanlı sancağı altında birleşmiş olduğunu, bütün bu halkların birbirlerinin yurttaşı olduklarını önemle vurgular.
Mehmed Ziver aslında Cumhuriyet tarihinin çok tartışmalı bir ismidir. Mili Mücadele döneminde, Osmanlı sarayından yana taraf olmuş ve önemli bürokratik görevlerde bulunmuş üs düzey bir memurdur. Örneğin Üsküdar Mutasarrıflığı ve Bursa Valiliklerinde bulunmuştur. Bu tür görevleri yerine getirirken Kuvayi Milliye hareketini engellemek için elinden gelen her şeyi yaptığı söylenir. Lozan antlaşması hükümleri gereği hem Yunanistan’da hem de Türkiye’de genel af ilan edilecektir. Yine aynı anlaşmanın bir başka hükmü ise TBMM’ye bu genel af kapsamı dışında bırakılacak 150 kişilik bir liste oluşturma yetkisi tanımaktadır. Bu listedeki isimler genel aftan muaf tutulup cezalandırılacaklardır. İsmi listeye yazılabilecekler arasındadır Mehmed Ziver. TBMM’de yapılan görüşmede kimi milletvekilleri adının kesinlikle dahil edilmesini istese de bu listeye girmekten kurtulur.
Siyasi kimliğinin tartışmalı olmasıyla birlikte Mehmed Ziver’in edebiyata, edebiyatın gerçekle kurduğu bağa ve felsefeyle olan ilişkisine bakışı kendi dönemine göre ileri ve çığır açıcı düzeydedir. O bu türden yazılarını Mütala’atı Edebiye (1895 ve 1911) adlı kitapta toplamıştır[2]. “Martı” adlı yazısında da edebiyata ve metne bakışının somut yansıması görülür.
Nitekim denizin dalgalarıyla eşsiz bir uyum içinde yaşayan martıda teknesini, teknesinde martıyı görmesi boşa değildir. Ziver Bey, doğanın özüne aykırı, insanı ve emeğini önemsizleştiren teknolojiden haz etmediği gibi kendisini yurttaşı olarak gördüğü Akdeniz’in insanlarının da bundan hiç hoşlanmadıklarının altını çizer. Bir kez daha vurgulamak gerekirse, onun kayığı zorla yol almamalıdır, kayığına hiçbir güç zorla yol vermemelidir. Onun kayığı martılar gibi bir sevk-i tabii ile yani doğal bir güçle akıp yol almalıdır dalgalar üzerinde.
Onun martıya bakışı bu anlamıyla hem ekolojist hem de antikapitalisttir. Martı da tekne de insan da içinde yaşadıkları ekolojik çevrede doğal bir uyumla ve en önemlisi de birbirlerini dışlamadan yer alırlar. Ziver Bey, tekne yapımındaki modern kapitalist üretime karşıdır, çünkü bu aslında dışarıdan insana ve yaşamına zorla enjekte edilen bir yapaylıktır. Modern teknedeki insanı ikinci plana iten onca alet edevat ve yapay bir yığın süs yaşamın ve doğanın özüne yıkıcı bir müdahaledir. Bu karşıtlığın ve ekolojist bakış açısının temeline her ne kadar bir Tanrısal güç ve irade yerleştirse de her halükarda doğalın ve insanın özü ve emeğiyle doğanın içinde yer alışının bir resmini çizer yazısıyla Mehmed Ziver. Aslında burada da başka bir gerçekliği, insanın inançlarının da doğayla ve insanın özüyle ahenk içinde olabileceğini gösterir.
Bir martıya bakan Mehmed Ziver, onda kayığını, denizi, dalgaları, doğal yol alışı, ekolojik tümlüğü, insanın özünü, kapitalizmin insanın emeğini önemsizleştirerek onun duygularını bir biçimli kıldığını, kendini, kol ve kafa gücünü, sevincini, gururunu ve yaşama sevincini görür ve sözlerini şöyle noktalar: “Uzakta bir görüntü gibi kalan Rodos’un eşsiz manzarasına, kayığım Martı’nın hızını kıskanan dalgaların onun altında tehditkar büyük şekiller oluşturmasına, ünlü Apollon güneşinin altın ışıklarıyla renkten renge giren gökyüzüne ibadet eder gibi bakar, hem becerikli hem de mutlu bir gemici olduğumu düşünürdüm.”
Ya siz? Bir martıya baktığınızda ne görüyorsunuz? Peki, martıya bakılıp kaleme alınmış aşağıdaki satırları okuduğunuzda ne düşünüyorsunuz? Keyifli okumalar dilerim…
Martı
– Akdeniz Hatıratından –
“Kardeşim Tevfik Fikret Bey’e”
Bu ismi, bu nam ile yad edilen [anılan] o murg-ı derya-dili [denizlerin tatlı kuşunu] ne kadar severim, bilseniz! Acaba tuyur meyanında [kuşlar arasında] bu kuştan daha garibi var mıdır ki sergüzeşt-i hayat ve maişetindeki [yaşam ve geçim macerasındaki] esrar, açıklardan dövüne dövüne sevahile [sahile] düşen mevceler [dalgalar] gibidir… Ne anlaşılır o hubabelerden [sevgili varlıklardan] ki bir kuvve-yi galebenin [karşı konulamaz bir gücün] hükmüne itbaen [tabi olarak] enginden sahile, sahilden umman ve girdaplara münhasır kalan [sadece kendine özgü] seyran ve devranı [gezip dolaşması] bir nihayet bulmayan emr-i ezelidir [sonu gelmeyecek bir yaratılış gayesidir]?
En ziyade mirat-ı hadisat [olguların aynası] denmeye layık görülen denizlerin bu layetegayyer [değişmez] ahkamına inkıyat [baş eğme] kaydını taşıyan, telatum-ı avaz-ı ber-endazdan [sesleri yutup yok eden dalgalardan] bir kenara isal-i seda edemeyip [sesini ulaştıramayıp] şam-ı garibanesinde [hüzünlü akşamında] uğultular, o çatırdayıp duran velveleler içinde nim-nigah ile [göz ucuyla bakarak] ziya-yı ecramı [gök cisimlerinin ışıltılarını] seyre dalan o kuşçağızın halik-i ekberi [Tanrısı] indinde büyük bir kıymeti yok mudur sanıyorsunuz!
Bu mahluk-i tair [uçan yaratık] – benim nazarımda – serapa [tamamen] bir hilkat-i zi-serairdir [gizemli bir yaratılışa sahiptir]. Reviş ve tayeranı [süzülüş ve uçuşu], mesel-i şihab-ı takib [kayan bir yıldızı seyreder gibi] havadan nüzulü [inişi], münevver dalgalar üzerinde lakaydane metin vaz’ı [kayıtsız sağlam duruşu]… Hasılı o ecnia-yı sema [gökyüzü kanatları] rengi, o garip sesi, o garibane imrar-ı hayat edişi [yaşayışı] acayiptir, pek acayiptir!
İşte sandalımı bu kuşa mahsus isim ile yad etmiştim. Benim denize, sandalımın martıya nispetimize göre unvanı büyük bulmam.
Lakin bunu bir bildirmek lazım gelirse tavsifatıma [nitelendirmeme] yine en ziyade kendim hayran olurum!
***
Sandalım Akdeniz’e mahsus bir kotra idi. Bildiğimiz kotralar Frenk metasıdır [malıdır] ki Cezayir Bahr-i Sefid [Akdeniz] gemicileri bunlara oyuncak diyebilir. O kadar takım, o kadar edevat, o kadar karışık çarmıklar, paranketler [paraketeler?], dümdüz yani milsiz direk ve bastonlar bizim hoşumuza gitmez. Biz tabiilik ararız; bir sandala zorla yol aldırmak, hariç ve dahilini ziynete [süse] boğmak neye yarar? Ona Avrupa kârı bir zevk isarı [ikramı] denebilir.
Koca Homer Truva muharebesine iştirak etmiş olan gemilerini vasıf ve ta’dad eder [sayar].”Biz yedi geminin idaresini kafil [üzerine almış] yedi Lindos’lu gemiyiz.” fahriyesi [övgüsü] o muharebe-yi meşhureden [meşhur savaştan] sonra söylenmiştir.
Lindos, Rodos’un cenub-i şarkisinde [güneydoğusunda] kain [yerleşik] bir şehir sahilidir. Evailde [önceleri] terakkiyat-i bahriyesi [denizcilikte ileri olmaları] yüzünden limanını taleb-i ittifak ile [güç birliği talebiyle] gelen birtakım cihangirlere ziyaret ettirmiştir.
Homer, bunlardan bahseder ve Sömbeki ceziresi [adası] sandallarına dair dur u dıraz [uzun uzadıya] medayihte [övgülerde] bulunur. Şair bu sandalların süratini, Truva sahiline ne çabuk yetiştiklerini – bugün sağ olmuş olsa – yine hayretle tekrar edecek kadar valihane [hayretler içinde] sena etmiştir [övmüştür].
Şimdi o ma’rekenin [savaş alanının] mevkisi, o gemilerin eczasını teşkil eden ormanlar, o denizler, o gemiciler vatan-ı akdesimizdir [mukaddes vatanımızdır]. O gemicilerin ahfadı [torunları] bugün teba-yı Osmaniye’dendir [Osmanlı vatandaşıdır]. Bu sebep ve hakikatleri geçmek istemem; çünkü hala öyle sandal yapan mimarlarımız, o sandalların büyük kısmı [türü] olan gemilerle Amerika’ya gidip gelen kaptanlarımız var. Hatta vaktiyle bu gemicilerimizden biri Sakızlı – Andre A – Kolomb’un, meşhur Kolomb’un haritasını tahsis etmiş, onu ümit, selamet ve muvaffakiyetle yoluna devam ettirmiştir.
***
Vadi-yi itnaba dökülen [lafını uzattığım] şu bahsi martıcığım için ihtiyar ettim [seçtim].
Martı “Pena” yani Gelibolu armasıyla mücehhez [teçhiz edilmiş] olup Sömbeki tersanesinde inşa ettirilmiştir.
Tülü [uzunluğu] yedi sekiz arşına [yaklaşık beş metre], arzı [genişliği] – evsat [ortasından] – iki arşına [yaklaşık 1,5 metre] kariptir [yakındır]. Bastonu, direği sade tarzda… çarmıkları, muşambaları begayet [son derece] mevzun [ölçülü]… yalımında demir üzerinde, yahut denizde yelken üstünde, liva-yı Osmani [Osmanlı sancağı] altında o şekil ve heyetini, o çalımını, o uçuşunu seyredenler bu zevrak-ı safa-averin [keyif veren kayığın] hakikaten meşhun-ı şetaret [neşe dolu] bir sabiha-yı letafet [yüzen bir güzellik] olduğuna hükmederler.
Sandalım martıya – beyaz olduğu için – teşbih edilmemiştir [benzetilmemiştir].
Sandalım – rüzgara göğüs germesine, dalgaya dayanıp yol kaybetmemesine mükafaten – martı namını almıştır.
Hava, ister rakiden [durgun] ister şediden [şiddetli] essin, martı yolundan kalmaz, bilakis rüzgarın şiddeti, dalganın temevvüç-riz-i mehabeti [büyük kütleler haline gelmesi] zevkine gider… Seker, dalar… Yıkanır… Daima da yol kazanır. Hiç unutmam, bazı günler Rodos’un o latif sularından açılır, Anadolu’ya doğru bir istikamet alırdım. Giderdim… Hayran-ı temaşa [izlemekten zevk alarak] giderdim. Şems [güneş] gurup eder [batar] uful eder [gözden kaybolur]… Benim avdet [dönmek] hatırıma gelmezdi. Giderdim… Beni takip eder gibi görünen o emvac-ı muhibbenin [aşık dalgaların] önünden kaçar giderdim… Mukmir [mehtaplı] gecelerin bedayi-yi semaviyesini [göksel güzelliklerini] ekser denizden temaşa eder ve düşünürdüm; fakat bu tefekküratımdan [böyle düşünmekten] kelal hissetmezdim [usanmazdım]. Saat ona kadar devam eden vazife yorgunluğunu müşti-yi manzar [manzaralarla dolu] bir kanalda, saf hava teneffüs ederek tadil ve izale ederdim [giderirdim]. Her an bir ferah-ı mesude [mutlu bir ferahlık] içinde sabih olurdum [yüzerdim]. Bir suretteki Rodos’un uzaktan uzağa kesb-i ulviyet eden [yücelen] manzarasına, Martı’nın süratine haset eyleyen [kıskanan] dalgaların memzuc-ı azamet [büyük karmaşık] şekil bırakmasına, meşhur Apollon güneşinin saçtığı şua-yı zertardan [altın ışınlardan] bin levn ve renge müstağrak olan [batmış olan] bulutlu semavata [gökyüzüne] nasib-i basr-i ibadet eder [nasip olan ibadetimi eder], kendimi hem memur [bu ibadetle yükümlü] hem bahtiyar bir gemici farz eylerdim. M. Ziver
[1] Motorsuz ekolojik teknelerle ilgili çok faydalı ve keyifli okumalar ve maceralar vadeden şu siteye bakmanızı ve orada anlatılan sivil girişime ve eyleme tanık olmanızı öneririm: https://www.kayik1934.org/
[2] Bu çalışma bir yüksek lisan teziyle Latin harflerine aktarılmıştır. Bkz. Özakman, İ. (2018). Mehmed Zîver Bey’in Mütâla’ât-I Edebiyye Adlı Eserinin Çevrimyazı, Değerlendirme, Sözlük ve Dizin Çalışması (Yüksek Lisans Tezi). Gazi Üniversitesi, Ankara.