KUŞLAR VE EDEBİYAT

Kuşlar hakkında, edebiyata dair…

  • MARTI

    by

    Bir martıya baktığınızda ne görürsünüz? Masmavi bir deniz üzerinde, masmavi bir gökyüzünde, bembeyaz kanatlarını açmış bir martı gördüğünüzde mesela… Çalkantılı bir zamanında Akdeniz’in dalgalarına bedenini ve ritmini uydurmuş bir ada martısı gördünüz diyelim ya da Edremit körfezinde, balıkçı teknelerinin etrafında sardalya peşinde bir ince gagalı martıyla karşılaştınız yahut Şehir Hatları vapuruyla Haydarpaşa’dan Karaköy’e geçiyorsunuz, tepenizde, ardınızda, önünüzde gümüş martılar… Söz konusu martıysa deniz de şart değil. Konya ya da Ankara’da bitip tükenmek bilmez bozkırın gizemli ve sert güzelliğine güzellik katan küçük bir gölün üzerinde telaşlı seslerle sürüler halinde uçuşan karabaş martılarla kesişebilir yolunuz. Hatta o bozkırın ortasına Akdeniz havasını taşıyıp gelmiş bir Akdeniz martısı bile olabilir gözlerinizin nasibi. Ya da ne bileyim Van Gölü’nün kıyılarında bırakıp gitmeye mecbur edilmiş kadim insanların yadigarı Van Gölü martısının o vakur, heybetli uçuşuna denk gelebilirsiniz… Her nerede, hangi martıya tesadüf ettiyseniz artık… Bir martıya baktığınızda ne görürsünüz?

    Bir kuşa bakmanın, sadece bir kuşa bakmak demek olmadığını sıkça düşünüp sıkça tekrar ediyorum. Bir martıya baktığınızda özgürlük, aşk, sonsuzluk, zaman, metanet, vakar gibi birçok şey düşünüp hissedebilirsiniz. Zihninizde canlanan bu türden soyut kavramlar daha çok bu kuşun kültürel bir kod olarak sembolleşmiş olmasından kaynaklanır. Yine de martı, az ya da çok kurmaca bir imge olarak poetiktir de aynı zamanda. Yani martıya bakmanızın zihninizde diyelim ki özgürlük kavramını canlandırması onun sembolleşmiş değerinin yanında imgesel bir değere sahip olmasından da kaynaklanır. Sonuç olarak kültürel açıdan sembolleşmiş özgürlük kavramı, bir şiirden derdiğiniz biricik duygu ve tutumlarınızla harmanlanıp size münhasır olmuştur. Bakar ve şiirsellikle kendinize özgü kıldığınız sembolleri görürsünüz martıda.

                Mehmet Ziver de bakar martıya ve gördüklerini 3 Aralık 1896 tarihli Servet-i Fünun dergisinin 299. sayısında yayımlanan “Martı” adlı yazısında kaleme alır. Onun bu “denizler güzeli” kuşta ilk elden gördüğü şey ilahi gizemdir, esasında doğanın yaşamsal uyumu demek olan gizem. Bir martının yaşamını nasıl idare ettiği, sahile çarpa çarpa vuran deniz dalgaları gibi esrarlıdır. Dalgalar gibi esrarlıdır çünkü, martı da dalgalar gibi tanrısal bir gücün etkisinde sahilden açığa, açıktan sahile gider durur da kendinden başka kimse bilmez bu gidiş gelişlerin sırrını.

                Denizlerin de tabi olduğu o ilahi hükmün etkisiyle gün boyu gider gelir martı. Dalgaların velvelesine, uğultularına sesini yetiştirmeye çalışmaktan yorulur akşam üstü ve köşesine çekilip havanın kararmasıyla gökyüzünde seçilmeye başlayan gök cisimlerini göz ucuyla baka baka seyre dalar. Akşamları üstüne çöken hüznüne, garipliğine aldanmamak gerekir yine de. O, vahşi ve çılgın dalgaların üzerinde lakayt, vakur ve güçlü bir abidedir her daim. Bu çılgınlığa olan kayıtsızlığı görülmeye değerdir. Gökyüzünden denize doğru tıpkı bir kayan yıldız gibi iner. Kanatlarının rengini gökyüzünden alır, sesi çok tuhaftır, yaşayışı ise tam anlamıyla muamma. Velhasıl kelam acayip bir kuştur martı Ziver Bey’in gözünde.

                Güzel bir ege adası olan Sömbeki yapımı, “Pena” armalı bir kayığı vardır Mehmed Ziver’in. “Martı”dır adı. O gizemli kuşu uzun uzadıya bu yüzden anlatmıştır aslında. Renginin beyaz olması değildir kayığını martıya benzetmesinin nedeni. Biraz önce anlattığı üzere, dalgaların şiddeti ne olursa olsun, onlara lakayt kalışı, yönünü kaybetmemesi ve deniz üzerinde kararlılıkla yol alışıdır bu teşbihteki bağlantı.

    Şekil 1: Pena armalı bir tekne.

    Midillilidir Mehmed Ziver. Akdenizlidir yani doğuştan. 1891-1896 yılları arasında Rodos’ta da görevi gereği bulunmuş, orada da yaşamıştır. Bunlar dışında diğer Ege adalarını da biliyor olması kuvvetle muhtemeldir. Akdeniz ve ada kültürüyle yoğrulmuş bir kişiliği olduğu şu kısa metinde de hemen dikkat çeker.

    Bu kültürün tezahürü, her şeyden önce Akdeniz’in kadim yelken armalarını, modern dünyanın mekanik yelken armasına yeğ tutmasında görülür. Bir kayığın üstündeki yelken ve mekanik düzenine verilen genel addır “arma”. Modern armayı aşırı süse boğulmuş ve gereksiz derecede mekanikleştirilmiş bulur. Ziver Bey’e göre, modern armanın felsefesi, tekneye zorla yol aldırmak üzerine kuruludur. Oysa pena gibi Akdeniz’in kadim armalarında tekne denizin bir parçası gibi doğallıkla ve kendi iradesiyle yol alır. İşte bu yüzden onun kayığı düpedüz bir martıdır; denize, dalgalara ve çevresine uyumlu, nevi şahsına münhasır ve güçlü.[1]

    Mehmed Ziver Bey, yine Akdenizliliğiyle Homeros’a gönderme yapar ve onun Odisseia’da Truva savaşında yer alan gemileri anlattığını söyler. Homeros’un bu ölümsüz eserinde Rodos’un güneydoğusunda yer alan Lindos limanında yapılmış olan gemileri bilhassa andıktan sonra, kendi kayığının da yapıldığı yer olan Sömbeki adasında inşa edilen teknelerden de uzun uzadıya bahsettiğini anlatır. Mehmed Ziver bunu anlatırken satırlarında Akdenizli olmasından duyduğu gurur çok açık hissedilmektedir. Homeros’un Sömbeki’de yapılmış gemilerin Truva sahiline ne kadar hızlı geldiklerini anlatmasını metnine övünçle dahil etmesi sadece kayığının Sömbeki yapımı olmasından kaynaklanmaz, Homeros’la hemşeri olmakla da övünüyor gibidir bu satırlarda.

    Akdenizli olmasından övüncü bununla da sınırlı kalmaz. Kristof Kolomb’un haritalarını düzeltip onu doğru yola koyduğunu ve seyahatlerini güvenle yapmasını sağladığını söylediği Sakızlı gemici ve haritacı Andre A.’nın yurttaşı olmakla da gururlanır Mehmed Ziver. Akdeniz’in bütün kadim halklarının Osmanlı sancağı altında birleşmiş olduğunu, bütün bu halkların birbirlerinin yurttaşı olduklarını önemle vurgular.

    Mehmed Ziver aslında Cumhuriyet tarihinin çok tartışmalı bir ismidir. Mili Mücadele döneminde, Osmanlı sarayından yana taraf olmuş ve önemli bürokratik görevlerde bulunmuş üs düzey bir memurdur. Örneğin Üsküdar Mutasarrıflığı ve Bursa Valiliklerinde bulunmuştur. Bu tür görevleri yerine getirirken Kuvayi Milliye hareketini engellemek için elinden gelen her şeyi yaptığı söylenir. Lozan antlaşması hükümleri gereği hem Yunanistan’da hem de Türkiye’de genel af ilan edilecektir. Yine aynı anlaşmanın bir başka hükmü ise TBMM’ye bu genel af kapsamı dışında bırakılacak 150 kişilik bir liste oluşturma yetkisi tanımaktadır. Bu listedeki isimler genel aftan muaf tutulup cezalandırılacaklardır. İsmi listeye yazılabilecekler arasındadır Mehmed Ziver. TBMM’de yapılan görüşmede kimi milletvekilleri adının kesinlikle dahil edilmesini istese de bu listeye girmekten kurtulur.   

    Siyasi kimliğinin tartışmalı olmasıyla birlikte Mehmed Ziver’in edebiyata, edebiyatın gerçekle kurduğu bağa ve felsefeyle olan ilişkisine bakışı kendi dönemine göre ileri ve çığır açıcı düzeydedir. O bu türden yazılarını Mütala’atı Edebiye (1895 ve 1911) adlı kitapta toplamıştır[2]. “Martı” adlı yazısında da edebiyata ve metne bakışının somut yansıması görülür.

    Nitekim denizin dalgalarıyla eşsiz bir uyum içinde yaşayan martıda teknesini, teknesinde martıyı görmesi boşa değildir. Ziver Bey, doğanın özüne aykırı, insanı ve emeğini önemsizleştiren teknolojiden haz etmediği gibi kendisini yurttaşı olarak gördüğü Akdeniz’in insanlarının da bundan hiç hoşlanmadıklarının altını çizer. Bir kez daha vurgulamak gerekirse, onun kayığı zorla yol almamalıdır, kayığına hiçbir güç zorla yol vermemelidir. Onun kayığı martılar gibi bir sevk-i tabii ile yani doğal bir güçle akıp yol almalıdır dalgalar üzerinde.

    Onun martıya bakışı bu anlamıyla hem ekolojist hem de antikapitalisttir. Martı da tekne de insan da içinde yaşadıkları ekolojik çevrede doğal bir uyumla ve en önemlisi de birbirlerini dışlamadan yer alırlar. Ziver Bey, tekne yapımındaki modern kapitalist üretime karşıdır, çünkü bu aslında dışarıdan insana ve yaşamına zorla enjekte edilen bir yapaylıktır. Modern teknedeki insanı ikinci plana iten onca alet edevat ve yapay bir yığın süs yaşamın ve doğanın özüne yıkıcı bir müdahaledir. Bu karşıtlığın ve ekolojist bakış açısının temeline her ne kadar bir Tanrısal güç ve irade yerleştirse de her halükarda doğalın ve insanın özü ve emeğiyle doğanın içinde yer alışının bir resmini çizer yazısıyla Mehmed Ziver. Aslında burada da başka bir gerçekliği, insanın inançlarının da doğayla ve insanın özüyle ahenk içinde olabileceğini gösterir.

    Bir martıya bakan Mehmed Ziver, onda kayığını, denizi, dalgaları, doğal yol alışı, ekolojik tümlüğü, insanın özünü, kapitalizmin insanın emeğini önemsizleştirerek onun duygularını bir biçimli kıldığını, kendini, kol ve kafa gücünü, sevincini, gururunu ve yaşama sevincini görür ve sözlerini şöyle noktalar: “Uzakta bir görüntü gibi kalan Rodos’un eşsiz manzarasına, kayığım Martı’nın hızını kıskanan dalgaların onun altında tehditkar büyük şekiller oluşturmasına, ünlü Apollon güneşinin altın ışıklarıyla renkten renge giren gökyüzüne ibadet eder gibi bakar, hem becerikli hem de mutlu bir gemici olduğumu düşünürdüm.”

    Ya siz? Bir martıya baktığınızda ne görüyorsunuz? Peki, martıya bakılıp kaleme alınmış aşağıdaki satırları okuduğunuzda ne düşünüyorsunuz? Keyifli okumalar dilerim…

    Martı

    – Akdeniz Hatıratından –

    “Kardeşim Tevfik Fikret Bey’e”

    Bu ismi, bu nam ile yad edilen [anılan] o murg-ı derya-dili [denizlerin tatlı kuşunu] ne kadar severim, bilseniz! Acaba tuyur meyanında [kuşlar arasında] bu kuştan daha garibi var mıdır ki sergüzeşt-i hayat ve maişetindeki [yaşam ve geçim macerasındaki] esrar, açıklardan dövüne dövüne sevahile [sahile] düşen mevceler [dalgalar] gibidir… Ne anlaşılır o hubabelerden [sevgili varlıklardan] ki bir kuvve-yi galebenin [karşı konulamaz bir gücün] hükmüne itbaen [tabi olarak] enginden sahile, sahilden umman ve girdaplara münhasır kalan [sadece kendine özgü] seyran ve devranı [gezip dolaşması] bir nihayet bulmayan emr-i ezelidir [sonu gelmeyecek bir yaratılış gayesidir]?

                En ziyade mirat-ı hadisat [olguların aynası] denmeye layık görülen denizlerin bu layetegayyer [değişmez] ahkamına inkıyat [baş eğme] kaydını taşıyan, telatum-ı avaz-ı ber-endazdan [sesleri yutup yok eden dalgalardan] bir kenara isal-i seda edemeyip [sesini ulaştıramayıp] şam-ı garibanesinde [hüzünlü akşamında] uğultular, o çatırdayıp duran velveleler içinde nim-nigah ile [göz ucuyla bakarak] ziya-yı ecramı [gök cisimlerinin ışıltılarını] seyre dalan o kuşçağızın halik-i ekberi [Tanrısı] indinde büyük bir kıymeti yok mudur sanıyorsunuz!

                Bu mahluk-i tair [uçan yaratık] – benim nazarımda – serapa [tamamen] bir hilkat-i zi-serairdir [gizemli bir yaratılışa sahiptir]. Reviş ve tayeranı [süzülüş ve uçuşu], mesel-i şihab-ı takib [kayan bir yıldızı seyreder gibi] havadan nüzulü [inişi], münevver dalgalar üzerinde lakaydane metin vaz’ı [kayıtsız sağlam duruşu]… Hasılı o ecnia-yı sema [gökyüzü kanatları] rengi, o garip sesi, o garibane imrar-ı hayat edişi [yaşayışı] acayiptir, pek acayiptir!

                İşte sandalımı bu kuşa mahsus isim ile yad etmiştim. Benim denize, sandalımın martıya nispetimize göre unvanı büyük bulmam.

                Lakin bunu bir bildirmek lazım gelirse tavsifatıma [nitelendirmeme] yine en ziyade kendim hayran olurum!

    ***

                Sandalım Akdeniz’e mahsus bir kotra idi. Bildiğimiz kotralar Frenk metasıdır [malıdır] ki Cezayir Bahr-i Sefid [Akdeniz] gemicileri bunlara oyuncak diyebilir. O kadar takım, o kadar edevat, o kadar karışık çarmıklar, paranketler [paraketeler?], dümdüz yani milsiz direk ve bastonlar bizim hoşumuza gitmez. Biz tabiilik ararız; bir sandala zorla yol aldırmak, hariç ve dahilini ziynete [süse] boğmak neye yarar? Ona Avrupa kârı bir zevk isarı [ikramı] denebilir.

                Koca Homer Truva muharebesine iştirak etmiş olan gemilerini vasıf ve ta’dad eder [sayar].”Biz yedi geminin idaresini kafil [üzerine almış] yedi Lindos’lu gemiyiz.” fahriyesi [övgüsü] o muharebe-yi meşhureden [meşhur savaştan] sonra söylenmiştir.

                Lindos, Rodos’un cenub-i şarkisinde [güneydoğusunda] kain [yerleşik] bir şehir sahilidir. Evailde [önceleri] terakkiyat-i bahriyesi [denizcilikte ileri olmaları] yüzünden limanını taleb-i ittifak ile [güç birliği talebiyle] gelen birtakım cihangirlere ziyaret ettirmiştir.

                Homer, bunlardan bahseder ve Sömbeki ceziresi [adası] sandallarına dair dur u dıraz [uzun uzadıya] medayihte [övgülerde] bulunur. Şair bu sandalların süratini, Truva sahiline ne çabuk yetiştiklerini – bugün sağ olmuş olsa – yine hayretle tekrar edecek kadar valihane [hayretler içinde] sena etmiştir [övmüştür].

                Şimdi o ma’rekenin [savaş alanının] mevkisi, o gemilerin eczasını teşkil eden ormanlar, o denizler, o gemiciler vatan-ı akdesimizdir [mukaddes vatanımızdır]. O gemicilerin ahfadı [torunları] bugün teba-yı Osmaniye’dendir [Osmanlı vatandaşıdır]. Bu sebep ve hakikatleri geçmek istemem; çünkü hala öyle sandal yapan mimarlarımız, o sandalların büyük kısmı [türü] olan gemilerle Amerika’ya gidip gelen kaptanlarımız var. Hatta vaktiyle bu gemicilerimizden biri Sakızlı – Andre A – Kolomb’un, meşhur Kolomb’un haritasını tahsis etmiş, onu ümit, selamet ve muvaffakiyetle yoluna devam ettirmiştir.

    ***

                Vadi-yi itnaba dökülen [lafını uzattığım] şu bahsi martıcığım için ihtiyar ettim [seçtim].

                Martı “Pena” yani Gelibolu armasıyla mücehhez [teçhiz edilmiş] olup Sömbeki tersanesinde inşa ettirilmiştir.

                Tülü [uzunluğu] yedi sekiz arşına [yaklaşık beş metre], arzı [genişliği] – evsat [ortasından] – iki arşına [yaklaşık 1,5 metre] kariptir [yakındır]. Bastonu, direği sade tarzda… çarmıkları, muşambaları begayet [son derece] mevzun [ölçülü]… yalımında demir üzerinde, yahut denizde yelken üstünde, liva-yı Osmani [Osmanlı sancağı] altında o şekil ve heyetini, o çalımını, o uçuşunu seyredenler bu zevrak-ı safa-averin [keyif veren kayığın] hakikaten meşhun-ı şetaret [neşe dolu] bir sabiha-yı letafet [yüzen bir güzellik] olduğuna hükmederler.

                Sandalım martıya – beyaz olduğu için – teşbih edilmemiştir [benzetilmemiştir].

                Sandalım – rüzgara göğüs germesine, dalgaya dayanıp yol kaybetmemesine mükafaten – martı namını almıştır.

                Hava, ister rakiden [durgun] ister şediden [şiddetli] essin, martı yolundan kalmaz, bilakis rüzgarın şiddeti, dalganın temevvüç-riz-i mehabeti [büyük kütleler haline gelmesi] zevkine gider… Seker, dalar… Yıkanır… Daima da yol kazanır. Hiç unutmam, bazı günler Rodos’un o latif sularından açılır, Anadolu’ya doğru bir istikamet alırdım. Giderdim… Hayran-ı temaşa [izlemekten zevk alarak] giderdim. Şems [güneş] gurup eder [batar] uful eder [gözden kaybolur]… Benim avdet [dönmek] hatırıma gelmezdi. Giderdim… Beni takip eder gibi görünen o emvac-ı muhibbenin [aşık dalgaların] önünden kaçar giderdim… Mukmir [mehtaplı] gecelerin bedayi-yi semaviyesini [göksel güzelliklerini] ekser denizden temaşa eder ve düşünürdüm; fakat bu tefekküratımdan [böyle düşünmekten] kelal hissetmezdim [usanmazdım]. Saat ona kadar devam eden vazife yorgunluğunu müşti-yi manzar [manzaralarla dolu] bir kanalda, saf hava teneffüs ederek tadil ve izale ederdim [giderirdim]. Her an bir ferah-ı mesude [mutlu bir ferahlık] içinde sabih olurdum [yüzerdim]. Bir suretteki Rodos’un uzaktan uzağa kesb-i ulviyet eden [yücelen] manzarasına, Martı’nın süratine haset eyleyen [kıskanan] dalgaların memzuc-ı azamet [büyük karmaşık] şekil bırakmasına, meşhur Apollon güneşinin saçtığı şua-yı zertardan [altın ışınlardan] bin levn ve renge müstağrak olan [batmış olan] bulutlu semavata [gökyüzüne] nasib-i basr-i ibadet eder [nasip olan ibadetimi eder], kendimi hem memur [bu ibadetle yükümlü] hem bahtiyar bir gemici farz eylerdim. M. Ziver


    [1] Motorsuz ekolojik teknelerle ilgili çok faydalı ve keyifli okumalar ve maceralar vadeden şu siteye bakmanızı ve orada anlatılan sivil girişime ve eyleme tanık olmanızı öneririm: https://www.kayik1934.org/

    [2] Bu çalışma bir yüksek lisan teziyle Latin harflerine aktarılmıştır. Bkz. Özakman, İ. (2018). Mehmed Zîver Bey’in Mütâla’ât-I Edebiyye Adlı Eserinin Çevrimyazı, Değerlendirme, Sözlük ve Dizin Çalışması (Yüksek Lisans Tezi). Gazi Üniversitesi, Ankara.

  • Kuşlar ve Moda

    by

    19. Yüzyılda Kuşların Moda ve Giyim Endüstrisinde Kullanımı, Bunun Yarattığı Ekolojik Yıkım ve Tuhaf Bir Çözüm Önerisi

    Bir Tuhaf (Ticari) Ekolojik Duyarlık

                    İkdam gazetesinin 23 Şubat 1895 tarihli 206. Sayısında yayımlanan “Kuşlar ve Moda” adlı yazıyı okumaya başladığım da itiraf etmeliyim ki ilk başta o dönemde daha önce tesadüf etmediğim gerçek bir ekolojik duyarlılıkla karşı karşıya olduğumu düşünüp heyecanlandım. Nitekim yazı kuşların, moda, giyim-kuşam ve süslenme uğruna ekolojik bir yıkıma maruz kaldığını söyleyip bu konuda samimi bir endişeyi dile getirerek başlamaktaydı.

                    19. Yüzyılın son on yıllarını kapsayan erken Osmanlı (Türk) modernleşmesi döneminde kuşbilimi, kuş gözlemi ve edebiyatta kuşlarla ilgili yazılarda karşılaşılan genel tutum insanmerkezcilik, faydacılık ve merhamettir. Yani entelektüel sınıf ekolojik meselelerle ilgili doğrudan ya da dolaylı tespit ve değerlendirmelerini, çevreye, canlı yaşamına ve bu arada kuşlara neredeyse merkezileşmiş bu eksenler üzerinden bakarak yapmaktadır. Döneme ilişkin yaptığım derleme ve değerlendirme çalışmaları sırasında, bu genel çizginin dışında kalan yazılar da yok değildi. Bu bağlamda öncelikle imgesel ve kurmaca metinleri saymak gerekir. Bu edebi metinlerde de yukarıda sayılan başat bakış açılarının etkileri farklı dozlarda görülebiliyor olsa da yine de imge ve kurmacanın özgürleştirici etkisi bunları fikri metinlerden ayırıyordu. Ayrıca, Mustafa Kemal ve Ahmed Hamdi Şirvani gibi entelektüellerin kuş gözlem notu ve/ya da ornitolojik değerlendirmeler olarak okunabilecek yazıları da oldukça nötr ve olabildiğince insanın ekonomik ve sosyal yaşantısından bağımsız metinlerdi. Ancak söylendiği üzere bu yazılarda da insani faaliyetlerin ekoloji üzerindeki etkileri görünmüyordu. Hal böyle olunca, “Kuşlar ve Moda” adlı yazının kuşların moda uğruna nesillerinin tehlike altına sokulmasını hatta yok edilmesini üst perdeden protesto ederek söze başlaması yukarıda sözü edilen merkezileşmiş bakış açısının dışında kalmış özgün bir söylemle karşı karşıya olduğum düşüncesini doğurmuştu bende.

                    Nitekim imzasız yayımlanan söz konusu yazıda öncelikle, kuşların moda için aşırı bir kar hırsı ve sonsuz bir açgözlülükle katledilmelerinin ekolojik dengeyi bozduğu ve dolayısıyla insanın tarımsal faaliyetlerini olumsuz etkilediği ileri sürülmektedir. Moda uğruna kuşların sadece tüylerinin değil, başları da dahil olmak üzere bütün parçalarının büyük bir hırsla tüketildiği söylenen metin, bu durumun olumsuzluğunu yalnız pratik anlamda, yani çiftçilerin gördüğü zararla açıklamakla yetinmez, konuya doğal ve estetik bir boyut da kazandırır. Kuşların bu şekilde tüketilerek yok edilmelerinin doğanın uyumu ve bu uyumu görüp yaşamaktan keyif alan insanlar açısından da bir felaket derecesine ulaştığını da bildirir.

                    “Kuşlar ve Moda”, ishakkuşu gibi kimi gece yırtıcılarının ilginç görünüşlü başları ve renkli kanatları için katliama varacak derecelerde avlandığını ve bundan dolayı çiftçiye zararlı olan kemirgen ve haşerelerin her geçen gün arttığını vurguladıktan sonra, sözü tavus kuşlarına getirir. Tavus kuşlarının tüylerinin ticari olarak çok değerli olduğu için aşırı derecede rağbet gördüğünü ve bu yüzden bu kuşların henüz üreme ergenliğine erişemeden katledildiklerini kaydeder. Yazı, yayımlandığı tarih itibarıyla modada kuşlara gösterilen ilginin azalması sayesinde bu ticarete konu kuşların nesillerinin bir nebze olsun toparlandığının ve bu durumun doğa severlere mutluluk verdiğini belirterek devam eder.

                    Sorunu, bu sorunun sonuçlarını ve durumun hem ekolojik çevre hem de insan yaşantısı açısından sürdürülemezliğini bu şekilde açıklıkla ortaya koyan yazı, devamında çözüm önerisine geçer. Okuyucu burada, doğayla uyumlu, makul ve ekolojik bir çözüm beklentisi içindedir. Çözüm önerisi Yeni Gine örneğiyle başlar. Almanya, sömürgesi olan Yeni Gine’de tavus kuşlarının neslinin tükenmemesi için tavus kuşu tüyleri ticaretiyle ilgili beş maddelik bir yasa çıkarmıştır. Bu yasayla, Yeni Gine’de tavus kuşları yeniden üremeye başlamış ve sayıları artmıştır. Bu iyi uygulamaya bakılarak ve aksi halde ortaya çıkabilecek trajik durumun altı çizilerek, İngiltere ve Hollanda gibi sömürgesi olan diğer ülkelerin de aynı yola başvurmaları gerektiği dile getirilir. Bu yapılmazsa sonuçların felaket olacağı, şu anda Londra, Paris ve Berlin gibi moda merkezlerinde henüz yavru olan kuşların tüylerinin sıklıkla alınıp satıldığı söylenir ve böyle giderse yakında bu tür kuşların nesillerinin tamamen tükeneceğinin altı çizilir.

                    Yazıya göre, kuşların çeşitli şekillerde moda ve giyimde kullanılmalarının yarattığı ekolojik tahribat, tavus kuşları özelinde sadece Yeni Gine’de yaşanmaz. Muharriri belli olmayan bu gazete yazısında, Türkiye coğrafyasında da insani hırsın ve faaliyetlerin kuşlar için ciddi riskler ve olumsuzluklar yarattığından da kısa bir şekilde bahsedilir. Genel olarak böceklerle beslenen ötleğen, bülbül, ketenkuşu ve saka [her ne kadar ketenkuşları ve sakalar daha çok tohumlarla beslenen kuşlar olsalar da] türünden kuşların çok çeşitli yol ve yöntemlerle avlanıldığı, tutulduğu ve yok edildiği anlatılır. Bu durumun da böceklerin popülasyonunu artırdığına ve tarımda ciddi sorunlara yol açtığına değinilir.

                    Yazının esasını teşkil eden önermesi bundan sonra ortaya konup tartışılmaktadır. Metni buraya kadar okuyan okuyucu rahatlıkla, kuşların her ne sebeple olursa olsun avlanmasının, yakalanmasının, esaret altında tutulmasının ve ticarete konu edilmesinin tamamen yasaklanması gerektiğinin savlanacağını düşünebilir. Oysa yazının iki temel önermesi vardır. Bu önermelerin ikisi de modernleşme çağının iki başat kavramı “faydacılık” ve “kalkınma” üzerinden kurulmuştur.  Bunlardan ilki, kuşların nesillerinin tamamen ortadan kalkmaması için çeşitli yasal tedbirlerin uygulanması gerektiğidir. Yalnız sözü edilen bu yasalar kuşların tamamen ticari kullanımın ve avcılığın dışında bırakılmasına dair değildir. Sadece kuşların aşırı tüketilmesiyle nesillerinin tehlikeye girmemesi için başvurulacak birtakım geçici ve beyhude tedbirlere ilişkindir. Sözüm ona bu yasalarla kuşlar yine moda ve giyim endüstrisinde kullanılmak üzere avlanabilecek ya da tutulabilecektir, ama bu tüketim “azgın” görünümden “medeni” görünüme sokulacak ve böylece kuşların üremesine fırsat tanınacaktır.

                    “Kuşlar ve Moda” adlı metin ikinci olarak ve esasen, moda ve giyim sanayinde kullanılacak tüy ve sair kuş parçalarının bir hayvancılık faaliyeti olarak, yani hayvanların ehlileştirilmesi ve esaret altında tutulmasıyla elde edilmesini önermektedir. Kuş tüylerinin alınıp satılması her geçen gün büyüyen ve dünya ekonomisindeki payı hiç de küçük olmayan bir endüstridir. Dolayısıyla bu tüyleri, doğal ortamlarında yaşayan sınırlı sayıda kuştan karşılamaya kalkışmak ticari açıdan verimsiz bir durumdur. Üstelik bu durum başka bir endüstri kolunu oluşturan tarım üzerinde de dolaysız olumsuz etkilere sahiptir. Söz konusu metnin sözüm ona ekolojik duyarlılığın özü burada yatmaktadır. Dolayısıyla yazı, kuşlara yönelik bu fütursuz kırıma, yalnız ve yalnız ekolojik saiklerle karşı çıkmamaktadır. Buradaki temel ideoloji, faydacılık ve kalkınmacılıktır. İnsan bindiği güzel dalı kesmemelidir. Kuş tüylerini daha da fazla kar getiren verimli bir işe dönüştürmek, onları hunharca yok etmeye yönelik “ilkel” bir tutumdan değil acımasızca hapsedip kullanmaya yönelik “modern” bir anlayıştan geçmektedir.

                    Yazı, bu bağlamda İngilizlerin Kap’ta devekuşlarıyla yaptıklarını, Osmanlı’nın da Suriye ve Trablusgarp’ta aynen yapmaya gayret etmesini önerir. Deve kuşları moda ve giyim endüstrisinde kullanmaya gayet uygun tüylere sahiptir ve bu tüyler dayanıklı ve kullanışlı olmaları hasebiyle gayet fazla kar getirme potansiyeline sahiptir. Nitekim İngilizler Kap’ta (bugünkü Güney Afrika sınırları içerisinde) deve kuşlarını çiftliklerde ehlileştirmiş ve tüylerini endüstriyel olarak üretmenin yolunu bulmuşlardır. Osmanlı da aynı ticari başarıyı Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da bu çok kar getiren endüstriyel üretime elverişli topraklarında modernleşmesi ve kalkınması adına gerçekleştirmelidir.

                    “Kuşlar ve Moda” adlı yazı için yazdığım bu giriş kısmına “Bir Tuhaf (Ticari) Ekolojik Duyarlık” dememin nedeni özetle yukarıdaki gibidir. Şimdi aşağıda sizi yazının Latin harflerine transkribe edilmiş haliyle baş başa bırakayım. Burada da yine günümüz okuyucusunun metni anlamasını kolaylaştırmak için günümüzde artık kullanılmayan sözcük ya da sözcük öbeklerinin yanlarına köşeli parantez içinde bugün kullanılan karşılıkları yerleştirilmiştir.

                    Keyifli okumalar…

    Makale-yi Mahsusa: Kuşlar ve Moda (İkdam, 1. Sene, No. 206, 28 Şubat 1312 R. – 23 Şubat 1895 M., s. 3)

    Kuş tüyleri ile tezyin [kuş tüylerinin süs olarak kullanılması] şu yakın zamanlara kadar pek moda olduğundan erbab-ı ziraat [çiftçiler] için bir takım haşerat-ı muzırrayı [zararlı böcekleri] itlaf [ortadan kaldırma] ile pek çok hizmetleri görülen biçare kuşcağızları bazı erbab-ı tama’ [açgözlüler] hedef-i dane-yi tüfenk [tüfek mermilerine hedef] etmekten hali [geri] kalmıyorlardı.

                    Moda yalnız tüylerle de iktifa edemeyerek [yetinmeyerek] kuş başları ve hatta bütün kuşları bile taht-ı teshire alarak [açgözlülükle kullanarak] madamlar, matmazeller başlarını, omuzlarını, göğüslerini hatta bütün esvaplarını [giysilerini] bunlarla süslemek merakına düşmüşlerdi. Vakıa bu ziynet [süs] nazarlara hoş görünüyorsa da şaşaa-yi tabiat [doğanın parıltılı] renkleriyle, ötüşleriyle revnak-ı diğer [çok farklı bir göz alıcı güzellik] veren tuyur-ı hoş-elhan ve latifü’l-elvan [güzel sesli ve renkli kuşlar] yavaş yavaş ortadan kalkmakta ve hatta bunların inkıta-ı nesillerinden [nesillerinin tükenmesinden] temaşa-geran-ı tabiat [doğayı seyretmekten hoşlananlar] ile erbab-ı hiraset [çiftçiler] adeta kuşkulanmaktadırlar.

                    Hele teşekkür olunur ki şu günlerde moda da biraz geçer gibi olmuş ve mağazalarda yığınlarla kuş tüyleri birikip kalmıştır. Kuşların şu modadan hariç tutulmaları pek muvakkat [geçici] bir şey olmakla beraber günden güne mevcutları azalan faydalı kuşların bir aralık olsun tenasülüne [üremesine] imkan bıraktığı şayan-ı teşekkürdür [şükredilecek bir durumdur].

                    Baykuş, ishakkuşu gibi birtakım gece kuşlarının acayip biçimli başları ve muhtelif renkli kanatları bu hayvancağızın başlarına moda derdi getirmeye iki sebep oldukları cihetle mevcutları azaldıkça azalmış ve bundan dolayı da hayvanatın kemirgen nevinden olanları, yani fareler, köstebekler meydan alarak bahçelerde, tarlalarda cirit oynamaya başlamıştı. Avrupa’nın her yerinde vukua gelen bu hal şu modanın muvakkaten [geçici olarak] ortadan kalkması hasebiyle [nedeniyle] yavaş yavaş zaiyat-ı vakıayı [bu durumun zararlarını] belki tazmin edebilir diye kuş muhiplerini [sevdalılarını] memnun etmiştir.

                    Zaten bazı kuşların fayda veya nedreti [azlığı] hükümetlerce nazar-ı dikkate alınarak himayelerini mutazzamın [kapsayan] kanunlar konulmuştur. 1892 senesi iptidasından [başından] beri Almanya’ya ait bulunan Yeni Gine’de tavus kuşu denilen ve tüylerinin letafeti en ziyade elvan-aşina [renkleri çok iyi bilen] ressamları bile engûşt-ber-dehan hayret [hayretler içinde] bırakan kuşcağızları himayeye tekeffül [korumayı niyet] ettiği gibi beş bendi havi [beş maddelik] diğer yeni bir kanunla da bunların saydı [avlanması] tahdit edilmiş [sınırlandırılmış] olmakla bu sayede inkıta-yı nesillerinden [nesillerinin tükenmesinden] korkulan bu kuşların tenasülü [üremeleri] temin edilmiştir. Fakat bu tedbir yalnız Almanyaca icra edilmekle kalırsa pek de müsmir [verimli] olamaz. Binaenaleyh bu gibi kuşlara malik bulunan müsta’merat [sömürgeler] sahibi devletlerin cümlesi de müttehiden [birlik olarak] kabul ve icra etmelidir ki ahlaf [gelecek nesiller] bunların o güzel tüylerinin ticaretinden mahrum kalmasın. Bu vazife de Gine’nin aksam-ı sairesine [diğer kısımlarına] hakim bulunan Hollanda ile İngiltere’ye aittir. Hakikaten bu kuşların tüyleri birkaç yıldır ticaret meydanlarına pek külli bir suretle gelmekte ve hatta eski tüyler kalmayarak nevileri aşağılaşmakta olduğundan [tüylerin kalitesi gittikçe düştüğünden] böyle bir tedbir-i müştereğe [ortak tedbire] lüzum-ı mübrem [mutlak bir ihtiyaç] vardır.

                    Bu tüylerin miktarının çokluğu ve nevilerinin fenalığı bu kuşları iri ufak demeyip avlamaktan ve şaşaa-yi kemale [tam bir parlaklığa] eremeden biçareleri itlaf etmekten ileri geliyor.

                    Bundan on yıl evvel yetişmişleri kolaycacık bulunabilirken bugün hayvanat müzelerinde bulunan ve fersudeleşen [eskiyip bozulan] doldurmalarının yerine konmak üzere onlar kadar mükemmelleri bulunamamaktadır.

                    Şimdi Paris gibi, Londra, Berlin gibi moda şehirlerine gelen kuş tüyleri henüz babaç veya anaç olmak şu dursun pek yavru hatta üzerlerinde ana tüyü asarı [izleri] görülmektedir. Yeni Gine gibi uzak yerlere ne gidelim. Akil-ül hevam [böceklerle beslenen] cinsinden bülbül, ötleğen, ketenkuşu, saka kuşu gibi güzel kuşlar ilk baharda memalik-i mutedileye [ılıman ülkelere] gelir ve son baharda cenuba [güneye] dönerken tüfenk, ökse, ağ, türlü tuzaklarla tutula tutula her sene miktarları azaltılmakta ve erbab-ı ziraat [çiftçiler] bir kıymettar maden-i tabiattan [doğa değerinden] mahrum kalmaktadır.

                    Tüy ticaretini teşmil [yaymayı] ve kuşların muhafaza-yi ensalini [nesillerini korumayı] temin eylemek üzere tedabir-i ciddiyeye [ciddi tedbirlere] tevessül [başvurma] ve hele mümkün olabilenlerini ehlileştirmeye uğraşmak vücub-ı kati tahtındadır [mutlaka yapılması gerekenlerdendir].

                    En ziyade tüyleri işe yarayan devekuşları hakkında bu tedbir musib-i ittihaz edilmeye [doğrudan uygulanmaya] başlanmış ve semerat-ı nafi iktitaf edilmiştir [fayda sağlanmıştır].

                    Devekuşu tüyünün pek ucuzluğu ve tezyinata ziyadesiyle kabiliyeti iki başlı yani iktisat ve ziynet cihetleriyle makbuliyetini mucip olmuştur. Hele kimya ianesiyle [yardımıyla] rengi izale edilemez [solmaz] pek ziyade dayanır, rengini tebdil ettikçe [değiştirdikçe] yani boyandıkça yeni manzarası arz eder. Gayet ucuz bir suretle harap olan yerleri tamir edilebilir.

                    Bu hayvanı California ve Arjantin’de yetiştirmeye sarf-ı himmet edildiyse de [çalışıldıysa da] muvaffakiyet görülemedi. Bilakis Avustralya ve Yeni Zelanda’da bu iş kolay oldu.

                    Kap hükümetinde İngilizler pek ziyade bu hayvanı türetebildikleri cihetle hem erbab-ı ziraat faydalı kuşların itlafından mütehassıl [katledilmesinden kaynaklanan] zarardan kurtulmuş hem de erbab-ı sanat ve ticaret yeni bir kazanç yolu bulmuştur. Bugün orada beslenilen bu kuşların miktarı 300.000 tahmin ediliyor. Bundan yılda 350.000 kilogram tüy alınıyor. Tüyün kilogramı 100 Frank ettiği cihetle yılda hiç olmazsa 30 milyon Franklık hasılat oluyor.

                    Bu malumatı haber veren Fransız gazeteleri Berberiye cinsine mensup ve bugün nesilleri hemen münkatı olma [yok olma] derecesine gelen ve tüylerinin letafetiyle meşhur olan devekuşları yetiştirmeyi tavsiye ediyorlar. Biz de onlara imtisal ile [onlardan örnek alarak] Trablus ve Bingazi cihetlerinde bunları yetiştirmeye himmet buyurulmasını istirham ederiz. Hele bundan beş altı yüz yıl [evvel] alem-i ticarette pek ziyade ehemmiyeti haiz olan Suriye kuşlarının bugün vücudu [mevcudu] kalmamak derecesinde bulunduğu cihetle bunların da oralarda ve Hicaz ile Yemen vilayet-i celilelerinde yetiştirilmesine gayret buyurulduğu halde teba-yı sadıka-yı mülük-anelerinin izdiyad-ı refah ve saadeti emr-i ahmende maruf olageldiği her an meşhud-i dide-yi şükran olan amal-ı Hayriye-yi hazret-i padişahiye muvafık düşeceğine şüphe olmadığından orman ve maden ve ziraat nezaret-i aliyesinin bu mesele-yi iktisadiyeyi de nazar-ı dikkate alacağına şüphemiz yoktur [Hicaz ve Yemen’de devekuşu yetiştirme işine girişilirse devlete ve millete fayda sağlayacağı kesindir].

  • Dört Küçük Angıt Yavrusu ve Doğal Yaşam Döngüsü

    by

    T. Murat Akkaya, Uyuz Gölü, 12.05.2023

    (13.05.2023 Tarihli Gözlem Notundan)
    Doğanın büyülü, baş döndürücü döngüsü insan ve faaliyetlerine rağmen sürüp gidiyor. Kimi yeni yavrular bu sene de yeryüzündeki yerlerini aldılar, yaşıyorlar ve doğal ölüm gelene dek doğal yaşamın peşindeler. Bu angıt yavruları, bahar ayının gölgeli gökyüzünün gölgeli sularında benden, yani muhtemel “ölüm”den kaçarak, annelerine yani “dirim”e ulaşmaya, hayatta kalmaya çalışıyorlar. Onları korkutmuş olduğuma üzülüyorum elbette, ancak kaçmaları gereken canlı türü olduğumu bilmeleri de güzel. Bu onların yaşam sürelerini uzatacak büyük bir olasılıkla.

    Kendi dışımızdaki canlılarla ölüm-dirim ikileminden başka türde bir ilişki kurabiliriz, kurmalıyız. Bu ilişki hem mümkün hem gerekli. İnsanın doğada yırtıcısı yok, ama insan her canlının yırtıcısı. Yırtıcı tarafımızı nötralize ederek doğanın tüm canlılarıyla bir arada, dengeli ve uyumlu yaşayabiliriz. Doğanın yazılı olmayan anayasasında adaletli ve doğal hukuka uygun olan da bu. Hem sadece bu da değil. Doğal olmayı, doğanın bir parçası olabilmeyi becerebilmek keyifli de, güzel de, haz verici de.

    Fotoğraftaki angıt yavruları muhtemelen 50-60 günlük. Genel olarak mart başında yumurta bırakan angıtların kuluçka süresi 28-29 gün. Yavruların tüylenmesi de yaklaşık 50 günü bulduğundan, bu yavruların yaşlarıyla ilgili tahminim çok şaşmayacaktır. Yeryüzüne yeni gelen, yaşam serüvenlerine yeni başlayan bu yavrular hayatta kalabilirlerse eğer, yaklaşık 2 sene sonra yeni angıt yaşamlarına sebep olabilecek, üreyebilecek düzeye ulaşacaklar. (Kaynak: trakus.org)

    Kıyıda durup uzaklaşmalarını izlediğim, ama uzaklaşmadan önce de “fotoğraf” refleksiyle birkaç görüntülü kayıtlarını almaya çalışmaktan da geri durmadığım angıt yavrularına doğal bir yaşam ve yaşam süresi diliyorum.

  • Karga – II

    by

    ÇEVREYLE KURULAN DOSTLUK-DÜŞMANLIK İLİŞKİSİ: İNSANIN KARGAYLA AMANSIZ ‘SAVAŞ’I

                    Geç Osmanlı-Erken Cumhuriyet döneminde karga özelinde, çevreyle kurulan ideolojik, siyasal, kamusal ve edebi ilişkiye bakmaya devam ediyorum. Toplam dört yazıdan oluşan bu dizinin ikincisi 1928 yılına, yani erken Cumhuriyet dönemine tarihleniyor. Bu yazımın konusu, Bedri Ziya’nın 22.02.1928 tarihli Vakit gazetesinde yayımlanan “Karga Düşmanlığı” adlı yazısı.

    Aslında bu dönemde yeni Cumhuriyet’in, sınırları dahilindeki ekosistemle kurduğu kalkınmacı, elit ve insan merkezcil ideolojik ilişkiler, kediler, köpekler ve kargalar özelinde ayrıntılı bir şekilde akademik bir çalışmayla gösterilmiş bulunuyor. Ömer Obuz Osmanlı’dan Erken Cumhuriyet’e Hayvan Katliamları ve Himaye: Kediler, Köpekler, Kargalar[1] adlı dikkat çekici çalışmasında 1920’li yıllardan itibaren diğer başka birçok hayvan gibi kargalara karşı da sistematik imha projesi yürütüldüğünün altını çiziyor ve bu projeyi kargalara karşı “ilan-ı harp” olarak yorumluyor:

    “Kargalar 1920’lerden itibaren hayvan katliamlarının öznesi olmayı, hem de giderek artan bir dozda sürdürdü. Bu sistematik yok etme çabalarının asıl çerçevesini 1924 yılında çıkarılan Muzır Hayvanların İtlafı Hakkındaki 13 maddelik yasal düzenleme oluşturdu. (…) [Bu kanunun] Maddelerinin oylanması sırasında Tunalı Hilmi ve Yusuf Akçura arasında ufak bir anlaşmazlık baş göstermişti. Akçura, düzenlemenin dört ayaklıları kapsadığını, Tunalı Hilmi ise iki ayaklılardan da zararlı olanların olduğunu söyleyerek aralarına kargaların da eklenmesi gereğini öne sürdü. Gerçi arzusu oylamada kabul edilmedi ancak İktisat Vekaletince “itlafı lüzumu olan” denilerek böylece kargalar öldürülecekler listesine eklenmiş oldu.” (2022, s. 115-116)

                    Doğaya, canlı organizmalara ve özelde de kuşlara bakışımız sanıldığı kadar masum ve irticalen gelişmiş değillerdir. Bu bakış açılarımız ve bu temelde geliştirdiğimiz söylem ve davranışlarımız, belirli bazı doğal ihtiyaçlarımıza karşılık doğal olarak ortaya çıkıp geçerlik kazanmamıştır. Bu söylemlerin ve davranışların çok büyük bir kısmının geri planında orta ve büyük ölçekli sistemli ideolojiler vardır. Yani bir topluluk, klan, cemaat, ulus devlet ve/ya da küresel tüketim endüstrisinin ekonomik, siyasi, kültürel ve toplumsal koşullanmışlığı ve bu koşullanmışlıkla dolaylı/dolaysız yönlendirmeleri vardır. Bu durum karga ya da baykuş gibi bir hayvanı “uğursuz” ya da “hain” olarak görürken de; karşılaştığımız kuş ya da sair yaban/ev/sokak hayvanlarına insana özgü davranış kalıplarını ya da gündelik insan rutinlerini yakıştırırken de ve bu hayvanlarla kurduğumuz merhamet ilişkilerinde de böyledir.

                    Burada merhamete ayrı bir vurgu yapmak yerinde olacaktır.[2] Kaynaklandığı öz ve yöneldiği hedef açısından kinden, nefretten ve düşmanlıktan farkı olmayan merhamet, faydacı-benci bir duygunun sonucudur. Üstelik bu duygunun maddi temelleri çoğu durumda oldukça somut ve ideolojiktir. İnsan, kendine faydası olan ve/ya da kendi varlığını olumlayan, hatta yücelten durumlara ve/ya da canlılara merhamet gösterir. Gösterilen merhametin sonucunda dolaylı ya da dolaysız somut bir kazanım, dinsel inançlara bağlı bir mükafat ya da kişiliğin yüceldiği hissi vardır.

                    Üstelik aynı kaynaktan varlık bulduğu için merhamete aynı zamanda bir acımasızlık, merhametsizlik eşlik eder. Merhametin yöneltildiği nesne, artık o merhametin belirlediği sınır içerisindedir. O sınırın aşılması merhametin ortadan kalkmasını, hatta yerini karşıtı acımasızlığın almasını getirir. Ayrıca faydacı-benci tutum ve ilişki zaman, yer ve duruma göre değişebilir de. Böyle bir durumda da yine karşıt olumsuz duygular baskın hale gelebilir.

    Ancak bütün bunlardan daha önemli bir şey varsa o da, insanın ekosisteme dahil canlılarla kurduğu merhamete dayalı ilişkinin bağımlı, tercihli ve dolayısıyla da sakat olmasıdır. Çünkü somut ve yaşamsal bir gerçeklik olan doğal denge ve döngü kavramlarının içselleştirilerek bilinmesi yerine merhamet gibi uçucu, bağımlı ve isteğe bağlı bir duygu ikame edilmektedir. Ekosistemin doğal döngüsünün tamamen insani faaliyet ve tercihlere terk edilmesinin bir aracıdır bu durumda merhamet.

                    Ayrıca yukarıdakilerden farklı olarak merhamet, olumsuz ve zararlı iş ve işlemlere de neden olabilmektir. Bunun için somut ve çarpıcı bir örnek Osmanlı toplum tarihinden verilebilir. Osmanlı’da kafesteki esir kuşların özgürlüklerine kavuşturulması (kuş azadı) dinsel açıdan üst seviyede bir iyilik, insanın hem yeryüzünde hem de ölüm sonrasında talihini açacak bir eylem kabul ediliyordu. Bir tür gelenek haline gelmiş olan bu uygulama söylenenlere bakılırsa Roma ve Bizans’tan devralınmıştı ve İstanbul’daki bütün dini cemaatler nezdinden kabul görüyordu[3]. Bu toplumsal merhametçi bakış açısı, bir dizi acımasızlıklar furyasını beraberinde getirmiştir. Toplumsal bu ‘hassasiyet’ o dönemde bazıları için bir kazanç kapısıdır. Kimi kuşbazlar, doğal ortamlarından yakaladıkları saka, ispinoz, florya, bülbül vb. kuşları önce kafeslere kapatmışlar sonra da bunları sokak sokak gezip pazarlamışlardır. Merhametli insanlar, kuşbazların kafeslerindeki bu kuşları belirli bir ücret karşılığında ‘özgür’ bırakmışlardır. Bu durum kuşlar açısından bir sürek avına dönüşmüştür. Canlı organizmaların keyfi ve/ya da çıkar için bir süre bile olsa tutsak tutulmalarının getirdiği hak ihlali bir yana, bu kuşlar yakalanırken yuvaları bozulmuş, kimi yavru ve erişkin bireyler ‘iş kazası’ hesabıyla telef olmuş ve kuşların doğal yaşam alanları tahribata uğramıştır.

                    Birazdan okuyacağınız “Karga Düşmanlığı” adlı yazı, açıkça görüleceği üzere, kargaların düşman olarak kabul edilmesi ve onlara karşı bir “kurtuluş savaşı” verilmesi gerektiği vurgu ve motivasyonuyla yazılmıştır. Bu durumda sorulabilir; bu açık saldırganlığın merhametle ne ilişkisi var? Böyle olası bir soruya karşılık, iki açıdan ilgiden bahsedebiliriz. Birincisini yukarıda genel hatlarıyla tarif etmiş bulunuyoruz. Yani merhametin de düşmanlığın (merhametsizliğin) da kaynağı ve yöneldiği hedef aynıdır. İkincisi, okuyucuların da göreceği üzere, söz konusu yazı, okuyanların merhamet duygusunu hedef almakta, o merhamet duygusunu merhametsizliğe tahvil etmeye çalışmaktadır. Öyle anlaşılmaktadır ki düşmanlığa, acımasızlığa giden en kestirme yol merhametten geçmektedir. Merhametin nedenleri bağımlı ve uçucu olduğundan ve bilişsel/nesnel bir zeminden yoksun bulunduğundan, bu nedenleri kolayca berhava etmek her zaman olanaklıdır.

    Benim “kuşlar ve edebiyat” alanında yaptığım çalışmaların temel tezlerinden ve çerçevelerinden biri bu görüş ve yaklaşımdır. Bu yazımda da meseleyi bu çerçevede tartışmaktayım. Burada hareket noktam da yukarıda sözü edilen akademik çalışma ve bu çalışmadan üretilmiştir kitaptır. Ancak ben, Obuz’dan farklı olarak, konuya biraz daha karga ve “Karga Düşmanlığı” adlı yazı özelinde odaklanmak ve meselenin hem söylemsel hem de edebi yönünü ön plana çıkararak ekolojik bir edebiyat eleştirisi yapmak istiyorum.

                    Böyle bir sav beni, çalışmamın iki temel unsurunu mantıklı, tutarlı ve inandırıcı bir biçimde açıklamaya mecbur bırakıyor. Bunlardan birincisi ekolojik edebiyat eleştirisinin temelini, sınırlarını ve içeriğini bu çalışmanın gerektirdiği ölçüde belirlemektir. Bir ikinci ve belki de inandırıcılıktan uzak bulunabilecek açıklama mecburiyeti ise söylemsel ve edebi analizini yaptığım metnin -ki bu metin büyük bir olasılıkla geleneksel edebiyat tarihinde edebi olarak kabul görmeyecek sıradan bir düşünce yazısından başka bir şey değildir- neden bir edebiyat metni olarak kabul edilmesi gerektiğiyle ilgilidir. Bu zorunlu iki açıklama, çalışmamın yöntemi ve ideolojik temeli olarak da okunabilir.

    Ben ekoloji kavramını, hem organizmaların diğer organizmalar ve çevreleriyle kurduğu karşılıklı ilişkileri kast ederek biyolojik anlamda, hem de Alexander Beecroft’a[4] atıfla, ekolojik edebiyat kavramında ortaya konulduğu üzere edebi anlamda anlıyor ve kullanıyorum. Buna göre edebiyat, edebi dolaşım ve edebi anlam sadece yazılı metinlerden ibaret sayılamaz. Evet, bir organizma olarak edebi eser metinle varlık kazanır. Metin, edebi eserin sinir, sindirim, boşaltım vb. tüm yaşamsal sistemlerinin bir toplamıdır; tıpkı biyolojik canlı organizmalar gibi. Ancak organizmalar, teorik olarak gerekli tüm yaşamsal sitemlere sahip olsalar da biyotik (canlı) ve abiyotik (canlı olmayan) fiziksel unsurlarla ilişkiye girmeden yaşamlarını sürdürebilmeleri pratik olarak mümkün değildir.

    Bu bağlamda edebiyatı da bir organizma olarak görmek oldukça makul ve açıklayıcıdır. Beecroft’a göre edebi metinler, hem diğer edebi metinler, hem ilişkide olduğu diğer diller, hem okuyucular ve hem de ekonomik, sosyal, ideolojik, ahlaki vb. koşullarla karşılıklı organik ve dinamik bağlarla ilişki içerisindedir. Edebi metinlerin ilişkide olduğu diğer edebi metinlerle ve dillerle kurduğu ilişki bir rekabet ilişkisidir. (s. 28)

    Çerçevesi genel olarak yukarıdaki gibi çizilebilecek edebiyat ekolojisi bağlamında düşündüğümüzde, dönemin Türk edebiyatı yeni kurulan Cumhuriyet’in resmi ideolojisiyle karşılıklı organik bir bağ kurmuştur. Yeni ideoloji, koşullanmışlıkları ekseninde ulusu oluşturan toplum unsurlarını, bilhassa eğitimli bürokrat/teknokrat çevreleri o koşullanmışlık hedefine yönlendirmeye çalışmaktadır ve dolayısıyla edebi metinlerin önemli besin kaynaklarından biridir. Resmi ideoloji temel besin kaynağı olmasının verdiği avantajla, edebi metinlerin var oluş ve davranışlarını biçimlemektedir. Burada metnin resmi ideolojiden beslendiğini söylemek aslında diğer taraftan ironik bir söylemdir. Çünkü gerçekte edebi metinler siyasi erkin ana besin kaynağı olmasa da besinler sıralamasında üst sıralarda yer almaktadır. Dolayısıyla bu dönemde edebi metinler[5] kendi ekosistemlerinde en çok da resmi ideolojiyle bağımlılık ilişkisine sahiptir.

    O dönemin edebi metninin bir diğer ekolojik ilişkisi, okurlarla arasında kurduğu ve edebi metin lehine olan baskın ilişkidir. Bu yazının konusu olan “Karga Düşmanlığı” adlı metin, okuyucuyu yönlendirme, onlardan kargalar için bir düşman yaratma üzerine kuruludur. Bu metin bir bakıma doğrunun, yapılması münasip olanın ilamıdır. Kalkınmamız, emeğimiz, değerlerimiz ve varlıklarımız için ‘hain’ kargalar düşman kabul edilmeli ve onlara karşı bir kurtuluş savaşı başlatılmalıdır. Okurun bu şekilde düşünebilmesini ve daha önemlisi duygusal olarak tamamen hazır kıta haline gelmesini sağlamak için biraz önce değinildiği üzere metin, onun merhameti üzerine kurulmuştur. Okurun bir seferberlikle ortak düşmana karşı savaşa girmesi, o savaşta acımasız olması için gerekli dönüşümü en kolay merhamet olgusu üzerinden gerçekleştirebileceğini bilmektedir. Bu bağlamda edebi metin, ekosistemi içerisinde ilişkide olduğu okuyucusuna göre kendini biçimlendirmektedir.

    Şüphesiz kendi ekosisteminde daha başka birçok unsurla da ekolojik ilişki içerisinde olan bu metne neden edebiyat dediğimizle ilgili açıklamaya geçebiliriz. Bunun için sorulacak sorular bellidir. Hangi özel türleri ya da biçimleri edebi metin olarak kabul edeceğiz? Bir metne edebi diyebilmek için o metnin mutlaka kurmaca ya da imgesel (şiirsel kurmaca) olması şart mıdır? Kurmaca/imgesel metinler dışında kalan gerçek metinlerin bazılarına edebi metin diyebilir miyiz?

    Öncelikli olarak edebiyat, daha başka birçok başat özelliğinin yanında, ya kitlesel olarak inanılabilecek hikayeler yaratma ya da kitlesel olarak inanılan hikayelere bireysel şerhler düşerek kamuoyu oluşturma işidir. Elimizdeki metne bu açıdan yaklaşmak yapacağımız edebiyat tanımını kolaylaştıracak ve bu metne neden edebi metin dediğimizi açıkça ortaya koymamıza yardımcı olacaktır.

    Edebiyat, biçimsel olarak da, söyleyim ve sözdizimi açısından standart dilden bir sapmadır ve edebi olarak kabul edilen metinler belirli bir gelenek içinde tanımlanabilen metinlerdir. (Beecroft, s. 24) Buradan hareketle “Karga Düşmanlığı” adlı metin, kitlesel olarak inanılacak bir hikaye üretme girişimidir ve bu hikayeyi üretirken dilin standart (formal) kullanım biçimleri dışına çıkmaktadır. Başlığından bir köşe yazısı, fıkra ya da gazete makalesi olması beklenen yazı, daha ilk satırlarından itibaren, gösterenle gösterilen arasında doğrudan ve alışılmış ilişki üzerine inşa edilen standart dilin dışında bir söyleyime yönelmiş ve bu durum, yazının gerçekten bir fıkrayı andıran kısımları hariç genele yayılmıştır.

    Nitekim yazının giriş kısmı fantastik bir kurmacaya işaret etmektedir. Kargaların insana karşı düşmanca bir tutum takınmış olup olmadıklarını düşünmek ve dahası düşmanlık yaptıklarına kanaat getirmek fantastik bir durumdur. Üstelik kargalara ilişkin bu fantastik kurgu bununla da sınırlı değildir. Yazarın (Bedri Ziya), kargaların kanatlarının altında bir ölçüm cihazının bulunduğunu ve bununla nesnelerle kendileri arasındaki mesafeleri ölçebildiklerini iddia etmesi, kargaların topyekûn savaş ilan edilebilecek ekonomik, siyasal ve askeri erkleri haiz örgütsel bir yapı olarak görülmesi gibi kurmacaya ait yapılar karganın yazıda tamamen fantastik bir karakter olarak çizildiğinin göstergeleridir.

    Dolayısıyla metindeki karga ile nesnel, gerçek karga (corvidae familyasından kuşlar) arasında doğrundan bir ilişki, standart gösteren-gösterilen ilişkisi yoktur. Metindeki karganın gönderisi yine metnin kendinedir. Bu haliyle kurmaca bir karakter olan karganın, nesnel gerçeklik evrenindeki kargayla ilişkisi soyut ve dolaylıdır. Bedri Ziya, insanlara ‘bilinç’li bir düşmanlık besleyecek kadar örgütlü bir kötülükle donatılı kurmaca, soyut bir karga yaratmıştır. Yarattığı bu kurmaca karganın, bütün kurmaca yaratılardan ve insancıl niyetlerden azade nesnel gerçeklik evreninde, nesnel olarak var olup yaşayan doğal kargayla hiçbir ilgisi yoktur.

    Ancak yazarın bu kargayı yaratmasının çok belirgin ideolojik bir nedeni vardır. Yukarıda da sözünü ettiğimiz üzere, çağımızda olduğu üzere yazının yazıldığı dönemde de ekosisteminde yer alan diğer canlı organizmalarla insanın ilişkisi genel olarak fayda-zarar ve merhamet-acımasızlık karşıtlıkları üzerine kuruludur. Nesnel ve doğal bir yaklaşımla kurulamayan doğal ilişkinin yerine ikame edilen bu türden duygusal tutumlar, o ilişkiyi istikrarsız ve her an dramatik değişimler olabilecek bir hale getirir. Yazarın bir kargayı bir kurmaca karakter olarak yaratmasının nedeni de buymuş gibi görünmektedir: Okurun merhamet ve fayda-zarar algısını değiştirmek.

    Kısaca toparlamak gerekirse, genel okur profilinde karga ve kargayla kurulan ekolojik ilişki doğal bir durum bilgisi olarak bilinçte yer almaz. Bunun yerine ekosistemde yer alan biyotik ve abiyotik unsurlarla kurulan ilişki duyuşsal bir içeriğe sahiptir. Hal böyle olunca bu duyuşsal ilişki bir takım güçlü imge ve kurmaca öğelerle tersine döndürülebilir.

    Bu makalenin sonunda tam metin olarak verilen “Karga Düşmanlığı” adlı yazının bir edebi metin olarak kabul edilip okunması gerektiğinin gerekçesi, esas olarak karganın fantastik bir kurmaca karakter olarak kurulmuş olması, belirli bir toplumsal dizge içerisinde o metne edebiyat denmesini gerektirecek söyleyim ve sözdizimine sahip olması ve kitlelerin topluca inanacakları bir hikaye üretmesidir.

    “Karga Düşmanlığı” yazısının hemen başındaki ‘Kargalar mı bize düşman, yoksa biz mi kargalara?’ sorusu gerçekte yazarın yukarıda genel çerçevesini çizdiğimiz amacını ele vermektedir. Belirli bir bilinç düzeyiyle okunduğunda bu soru aslında, ‘evet kargalara düşman olan biziz, ama çok haklı gerekçelerimiz var’ demektedir. Buradan hareketle metne yazıyla sabitlenmemiş, ancak söylem düzeyinde baskın asıl soru şudur: ‘Hangi kargaya düşman olursunuz? Doğal döngü, denge ve uyum içerisinde yaşayan, yavru yetiştiren, genlerini sonraki kuşaklara aktaran ve bu arada doğal seçilimle ‘normal’ evrim süreci içerisindeki insicamlı kargaya mı yoksa “gagası çelik bir süngü, pençeleri kıvrık bir kılıç”, en değerli karargahlarımızdan olan tarımın “kalp-gahına” amansızca hücum eden, “menhus”, “hain”, “hilekar” ve “kurnaz” kargaya mı?

    Yanıt ikincisinden yanaysa öyleyse geriye kargayı oluşturduğu kalabalık kara ve hava güçleriyle yurdumuza, aşımıza, emeğimize saldıran bir düşman olarak göstermek kalıyor. Bu da yazara göre zor bir şey değil. Nitekim kargalar sadece köylülerin bin bir emekle yetiştirdikleri mahsullerin değil, onların çocuklarının, geleceklerinin ve umutlarının da düşmanlarıdır.

    Bedri Ziya yazısında okuyucunun aklına gelebilecek kimi olası hayali sorulara da yanıt veriyor. O sorulardan bir tanesi ‘Peki bu kargalar Osmanlı’da amansız düşman birlikleri değiller miydi? Kargaları yeni mi tanıyoruz, yeni yeni mi ulusun mahvını isteyen düşmanlar olduğunu anlıyoruz yoksa bize yeni yeni mi düşman olmaya başladılar?’ Yazarın yanıtı çok net. Yeni Cumhuriyet yönetimine kadar gözlerimize ‘karga siyahlığında’ perdeler çekilmiş, kulaklarımıza ‘şampanya şişesi mantarları’ sokulmuştu. Kör ve sağırdık. Düşmanın iğvasına uymuş, hatta onu fark edememiştik bile. Nihayet Cumhuriyet gelmiş ve kargaların o çirkin, ahlaksız, canımıza kast eden kirli yüzleri ortaya çıkmıştı.

    Yazar bunları yavan bir dille, kuru bir söyleyimle dile getirmiyor. Okuyucusunu fikirlerine ikna etmeye çalışırken benimsediği dil romantik, melodramatik ve hatta lirik olarak tanımlanabilir. Okuyucunun duyguları üzerinde etkisini artırmak için standart dilden saparak, ‘edebi’ bir sözdizimine ve söyeyime yöneliyor. Çiftçinin, köylünün perişan durumunu bu melodramatik söyleyimle dile getirmesinin hemen ardından da okuyucu üzerinde yarattığı etkiyi fikir değişimine, harekete, eyleme tevdi edecek son hamlesini yapıyor. Karganın son derece zararlı, son derece kötü niyetli ve insanın yaşamına kast edecek kadar acımasız bir mahluk olduğunu yine ‘çarpıcı’ bir biçimde vurguluyor.

    “Karga Düşmanlığı” yazısı, okuyucuyu kargaların düşman olduğuna ve insanların kargalara karşı topyekûn savaş ilan etmeleri gerektiğine ikna ettikten sonra, hükümetin karga mücadelesi politikalarındaki aksayan birkaç hususu eleştiriyor ve bu mücadelenin daha etkili daha yaygın hale getirilmesi gerektiğini vurguluyor.

    Yazının bundan sonraki bölümü, edebi tür olarak kısa bir öyküye dönüşüyor denilebilir. Olay örgüsü (yazarın karga avı için yola çıkmasıyla başlayan olaylar dizisi), çatışma (anlatıcı-karga çatışması özelinde karakter-doğa çatışması), ortam (yer, zaman ve sosyal atmosfer belirgin), karakterler (anlatıcı, kargalar, çiftlik sahibi), anlatıcı (birinci tekil kişi) ve tema (düşmanla savaşmanın ciddiyeti ve yaratabileceği hayal kırıklıkları) unsurlarının anlatılan hikayede tümü yer almaktadır. Bu açıdan bakıldığında klasik kısa öykünün bütün birleşenleri bir aradadır.

    Bu kısa öykünün en şaşırtıcı yanı, yazının ondan önceki kısımlarında dile getirilen ve hissettirilen düşmanca ve hamasi (kahramanvari) tutumla zıtlık oluşturmasıdır. Öykü kısmına gelinceye kadar yazıyı okuyan bir okuyucu rahatlıkla, anlatılan öyküde onlarca karganın vurulup öldürüleceğini tahmin edebilir. Ancak durum sanıldığının aksine, anlatıcı yazar açısından tam bir hayal kırıklığıdır. Kargalar çok zeki, stratejik ve örgütlü çıkmışlardır. Sözcüğün her anlamıyla kahraman anlatıcı-karakterimiz, yani yazarımız, kargalar karşısında hiç beklemediği bir yenilgi almıştır. Yine öykünün şaşırtıcı yanlarından bir tanesi de, kahramanımızın neredeyse bir anti-kahramana dönüşerek yenildiğini, hatta bozguna uğradığını (münhezim) itiraf etmesidir.

    Yazının bu çarpıcı sonuyla ve bizim burada kısa öykü olarak tariflediğimiz kısmıyla ilgili gerek edebi gerekse de siyasal ve sosyolojik olarak daha farklı çıkarımlarda bulunmak da mümkündür. Ancak yazımın amacı ve kapsamı dahilinde buraya kadar söylenenler yeterlidir. Bedri Ziya’nın yazısını bu açılardan düşünüp çözümlemek bunu isteyecek okurlara/araştırmacılara kalsın.

    Sonuç olarak, edebiyatın, bir hikaye yaratmak için standart dilden saparak verili koşullar içerisinde edebiyat kabul edilebilen belirli ve normal dilden farklı bir sözdizimi ve söyleyimle üretilmiş metinleri de kapsadığını düşünürsek Bedri Ziya’nın “Karga Düşmanlığı” adlı yazısı bir edebiyat metnidir ve bu metin edebi bir organizma olarak kendi ekosistemi içerisindeki diğer organizma ve koşullarla karşılıklı iletişim ve/ya da bağımlılık içerisindedir. Bedri Ziya’nın yazısının konusu karga da biyolojik anlamda bir organizmadır ve o da kendi ekosisteminde diğer biyotik ve abiyotik şeylere olağan ilişkiler ve süreçler içerisindedir. Doğal ve nesnel olan gerçeklik budur. Bu gerçeklikten hareketle, insanlarda belirli çıkarlar ve amaçlar doğrultusunda duygu değişimleri yaratmak zor ve hatta imkansızdır. Merhametle bağlı oldukları nesneler, durumlar ve organizmalara karşı tutumlarını değiştirmek, merhamet karşıtı duygularla donanmalarını sağlamak için insanların o acıma duygularına yönelmek kolay bir yol olarak görünmektedir.

    KARGA DÜŞMANLIĞI

    Bedri Ziya, Vakit, 3640, 22.02.1928, s.5

                    Şu serlevhayı yazdıktan sonra düşündüm. Ve kendi kendime: “Evet, ama… dedim. Acaba kargalar mı bize düşman, yoksa biz mi kargalara?..” Ve birden karar verdim: “Hiç şüphesiz kargalar bize!” Hem içimize giren, topraklarımızda yaşayan, sonra da asare-yi ziraat ve iktisadiyatımızı gözlerimizin önünde emen öyle bir düşman, ki bu husumet-i tabiiye [doğal düşmanlık], ihanet-i hayvaniye [hayvanca ihanet], o kafir, ziyankar hayvanın mevcudiyetiyle beraber kalubeladan beri devam ediyor. Ve bu karga mücadelesi kararında[6] sebat gösteremezsek bu mahlukat-ı muzire, zavallı çiftçilerimizin, köylülerimizin keseleri dibine darı ekecek, ocaklarını söndürecektir.

                    Gagasını, çelik bir süngü sivriliğinde tırnaklarını eğri bir kılıç keskinliğinde bileyerek ziraatımızın kalp-gahına hücum eden, mahsul-i hayati [yaşamaları için gerekli ürünleri], vesile-yi maişeti [geçim kaynakları] olan tarlaları harabe-zara döndüren bu menhus, hilekar, bir tilkiden daha kurnaz mahluka karşı biz de bilmukabele ilan-ı harp etmiş bulunuyoruz. Binnetice [sonuç olarak] bunları, bu kara kargaları bere [toprağa] kadar tepeleyerek yüzümüzün akı ile işin içinden çıkmalıyız.

                    Ziraatımızın, çiftçilerimizin, bağ, bahçe sahiplerinin bütün bir aile kızanları, çocuklarıyla beraber kefaf-ı nefisleri [kendi rızıkları] için kan terler içinde, hem ser-i mezahimine [sıkıntılarla yüklü başına] güneşin amuden [dikine] ateşler yağdırdığı öyle bir an-ı hararette nasıl çalışıp çabaladıklarını bizim İstanbullular arasında bilen az kimse vardır.

                    Hükümet-i Cumhuriyemiz zamanına kadar gözlerimize sanki karga siyahlığıyla birer perde çekilmiş kulaklarımıza şampanya tapası sıkılığıyla birer mantar tıkanmıştı. Karga deyip geçtiğimiz şu en adi, şu kalp-i kara mahlukun, en mesut bir köy ailesinin sakf-ı saadetinde [mutlu çatısında] nasıl bir baykuş sedasıyla sur-ı matem söylediğini [matem borusu öttürdüğünü] göremedik, işitemedik.

                    Bomboş kalan tarlası karşısında elleri böğründe, bu kuru tarlaları, hüsran ve felaket gözyaşlarıyla ıslatırken zavallının o vaz-ı teellümüne [keder etmesine] lakayt kaldık. Hıçkırıklarına kulaklarımızı tıkadık.

                    Bilir misiniz, bu yezit, ne ziyankar bir mahlukattır? Bir bakla, yahut mısır tarlasının tam filiz verdiği zamanda oraya üşüşür. Henüz filiz halinde toprak altında fışkırırken yemeye başlayarak asıl tohumu çıkarmak için toprağı yoğurt kasesi şeklinde oyar, bırakır. Ve bu yerlerin ne tarlası olduğunu anlayabilmek için tek bir tohum numunesi bırakmaz.

                    Köylünün gözleri önünde deşile, deşile harabe-zara dönen şu mihrap-ı ümidinin felaket-i inhitatına [çökme felaketine] karşı zavallı, büyük bir inkisar-ı emel [emel kırıklığı], hüzün, acı bir serap ile kıvranır durur.

                    Bence, karga mücadelesi, mahdut [sınırlı] bir zaman, muayyen [belirli] bir tarih içine sıkışamaz. Bu mükellefiyet-i kanuniye namütenahi [sınırsız], gayri muayyen [belirli bir tarih sınırı olmayan] müddetlerle ilanihaye [kesintisiz] devam edip gitmelidir. Bunun şeklini, cihet-i tatbikiyesini sonra yazacak ve bir mütalaa kabilinden irae edeceğim [açıklayacağım].

                    Şimdi,  her şeyden evvel şu karga mücadelesi yüzünden başıma gelenleri anlatayım:

                    İstanbul vilayetine tabi bir kaza merkezi olmak üzere bizim Bakırköy’ünü de, kargalar hakkındaki hudut-ı mücadeleye – her nedense – dahil ettiler. Her nedense diyorum. Çünkü, bizim Bakırköy hem kaza merkezidir, hem de şehir emanetine [İstanbul Belediyesi’ne] merbut [bağlı] 9 numaralı bir daire-yi belediyedir. Yani, devekuşudur. Bu, telakkiye, tefsire göre her zaman değişir. Bazen deve bazen de kuş olur.

                    Sur Harici ahalisi, birer karga itlafıyla mükellef imiş. Kaza olması nokta-yı nazarından eyvallah!.. Fakat, bir daire-yi belediye merkezi olması cihetiyle burasının Beyoğlu Daire-yi Belediyesi dahilindeki ahaliden bilemem, ki ne fark vardır? Beyoğlu da sur harici değil mi? Ben bunun mübahese ve münakaşasına [konuşma ve tartışmasına] bilahare yine avdet etmek [dönmek] üzere bu bahsi şimdilik burada keseceğim.

                    Benim köy ahalisi, İstanbul ve Beyoğlu halkı gibi tüccardır, memurdur, amele ve sairedir. Hasılı çiftçiden, ziraiden başka her şeydir. Bu halk, karga mücadelesi gibi bir mükellefiyet karşısında kalınca şaşırdı, afalladı. Herkes, bütün tanıdıklarım, tanımadıklarım, beni avcı bilirler. Birçok karga teklifleri karşısında kaldım. Adeta bir karga hücumuna uğradım. Her ahbabın talep ve ricalarına karşı da hep cevap-ı muvafakatle mukabele etmek [olumlu yanıt vermek] ihtiyatsızlığında bulundum. Kendi kendime:

                    – Adam, sen de… diyordum. Karga vurmak da bir şey mi? Bir avcı için adeta tenezzüldür[seviye düşüklüğüdür].

                    Ne olursa olsun, çareler yok, verdiğim vaadi yerine getirmek için yirmi, otuz karga tepelemek mecburiyetindeyim. Bu icbar ile [mecburiyetle] bir sabah yatağımdan erken fırladım. Bir çulluk avcısı kıyafetiyle mücehhez olarak [donanarak] otuz tane yedi numaradan, bir o kadar da beş numaradan iki fişekliği belime, çiftemi omzuma taktım. Yola revan oldum. Vuracağım yirmi, otuz kargayı ben artık çantada biliyordum. Bereket versin merci-yi aidi [ilgili makam] kargaların yalnız kafalarını istiyordu, bu kadar kargayı ben nereye sığdıracaktım? Yalnız bu kafaların hamule-yi nuhuseti [uğursuz yükü] bir avcıya kafi değil midir?

                    Bizim Bakırköy istasyonunu geçip de Bağlar yoluna gideceğim sırada, pek sevdiğim ve hürmet ettiğim “Şükran Çiftliği” sahibi Halit Bey ile karşılaştım. Bu vakit ne avına gittiğimi sordu. Bizim taraflarda bu zamanda hiçbir av olmaz. Bağ zamanı olsa, akşama kadar bağların birine bağlanır, üzüm avlardık. Binaenaleyh şu sual mukadder, tam yerindeydi. Doğrusunu isterseniz sıkıldım. “Karga avına!..” demeye dilim varmadı. Müziç bir vakfe-yi tereddüt [sıkıntı verici bir tereddüt anı] geçirdim. O, anladı. Yakama yapışarak bulunduğumuz noktaya üç, beş dakikalık mesafesi olan çiftliğine beni musırrane [ısrarla] davetle beraber şöyle müşkül bir mübadele ve mukavele de teklif ve dermeyan etti [teklif etti ve ileri sürdü].

    – Benim çiftlikte dedi, yalnız ineklere bakan on beş tane karga kafalı hizmetkarım var. Hepsi de birer karga ile mükellef. Bizim bu kuş beyinlilere bu kadar kargayı nereden bulacağız? Alelhusus çiftlikte tek bir çifte bile yok. Size şunu teklif ediyorum:

    Bana vuracağınız her kargaya mukabil bir halka sucuk. Dört kargaya karşı da yüz dirhem tereyağı, nasıl? Kabul mü?

    Şöyle bir düşündüm. Halit Bey’in bizzat ailesi efradı içinde yapılan sucukları görmüş, refikasının bizzat çalışmak suretiyle billur Amerikan yayığı içinde imal eylediği sonra da “malaksör” dedikleri bir makinede bol sularla sakız gibi yıkanan tereyağlarının şahid-i nezafet [temizliğine tanık], hele meziyet-i nefasetinin [enfes meziyetinin] hayran-ı lezaizi [lezzetinin hayranı] olmuştum.

    Halit Bey, beni en can alacak yerimden vurmuştu. Tereddüde mahal bile yoktu. Birlikte çiftliğine gittik. Çiftliğin etrafında kendime bir mahal-ı münasip [uygun yer] bulup tarassuda [gözlemeye] başladım. Tepeleyeceğim kargalara mukabil kavuşacağım sucuk ve tereyağlarının hayali nefaset ve letafeti gözlerimin önünde uçuşurken kargalar da fevk-i serimde [başımın üstünde] pervaza [uçmaya] başladı.

    Uzatmadan, tafsilata girmeden şu kadar söyleyeyim:

    Sabahın dokuzundan tamam vakit zevale [öğleye] kadar etrafımdan, üzerimden üç yüze yakın karga geçti. Ben bu menhus [uğursuz] hayvanın seyr ü pervazına, derece-yi şeytanetine karşı bir müddet duramayacak derecelerde hırs ve hiddetten nasıl tüfek atacağımı da şaşırdım. Bu kafir mahlukun sanki kanatları altında metre şeridi vardı. Ta uzaklarda elimdeki çifteyi nasıl görüp tefrik ediyordu? Bu ne kadar keskin göz, ne derece şayan-ı hayret [hayret uyandıran] bir fart-ı rüyet hassasıydı [hayret uyandıracak üstün bir görüş yeteneğiydi]? Gördükten sonra da aramızdaki mesafeyi sanki metre şeridiyle mahir bir mühendis gibi santimi santimine ölçüp saçma menzilinin haricinden gidiyordu.

    Artık bu şeytan mahluka karşı gözlerim karardı. Menzil, mesafe dedikleri şerait [şartlar] endahte-yi ilan-ı isyan ederek sevk-i asabiyetle [sinirle] yüz, yüz elli metre uzaktan yedi sekiz el patlattım. Çıkan saçmalar şu mahrumiyet neticesiyle perişan olan fikir ve muhakemem derecesinde boş tarlalara bila-hedef [hedefi bulmayarak] dağıldı. Emin olunuz, tek bir kargadan tek bir tüy koparamadım.

    Hiddetle bir medet kalktım. Ta uzaklarda çukur bir tarla kenarında kargalar, sürülerle kaynaşıyordu. Derin bir hendeği siper alarak iki büklüm hayli yürüdüm. Beni katiyen göremeyecek ve hissedemeyeceklerdi. Elli metreye kadar sokulup da çiftemin sağ gözünü, otururken gömenin içine, solunu da kanata bindikleri vakit patlatırsam sağlam on beş yirmi tanesini yerlere serecektim. Bilmem nasıl oldu? Uzaktaki bir ağaçtan:

    – Gak!..

    diye bir ses çıktı. Meğerse tek bir karga, ağacın yüksek dalı üzerinde vaz’-ı tarassut ile beni tecessüs edip [erketeye yatmış beni gözetleyip] durmuyor muymuş? Şaştım. Ağzım açık kaldı. Feryadı müteakip bir an gayr-i münkasımda tarlada bir karga kalmadı.

    – Gak!..

    demek “Kalk!..” demek imiş. Anladım. Fakat tehi-dest [eli boş] avdet etmek [geri dönmek] şartıyla yani, makhur [kahrolmuş] ve münhezim [bozguna uğramış]!..

    Bedri Ziya  


    [1] Obuz, Ö. (2022). Osmanlı’dan Erken Cumhuriyet’e Hayvan Katliamları ve Himaye: Kediler, Köpekler, Kargalar, İletişim Yayınları, İstanbul.

    [2] Merhamet kavramın çok riskli olduğunu kabul ediyorum. Bu kavram dayanışma, yardımlaşma, güzel duygular besleme, mutluluk gibi birçok olumlu insani duyguyu da içermektedir. Ben merhametten söz ederken kavramın bu olumlu pratik yönlerini tartışmıyorum. Merhamet daha çok iyilikle ve dolayısıyla da ahlaklı olmakla bağdaştırılan bir kavram. Bu kavramı ele alışım iyiliğe ve ahlaklı olmaya odaklıdır. Temel savım düşüncelerimizi, duygularımızı ve davranışlarımızı belirleyenin iyilik değil, nesnel gerçeklik, doğruluk, doğal haklar, doğa yasası ve en geniş anlamıyla güzellik olması gerektiğidir. Ahlaklı olmak da doğanın yasasını temel yasa kabul ederek ekosistemimizdeki tüm canlıların yaşam haklarını kabul ederek yaşamaktır. Merhametin içerdiği ahlak ve iyilik kavramları geçici, uçucu, değişken ve akışkandır. Doğanın ve bilginin yasalarına göre değil, çıkar birliği oluşturmuş ekonomik, siyasal, toplumsal ve/ya da kültürel erklerin belirleyiciliğine tabidir. Ayrıca aynı zaman diliminde ve aynı coğrafi/siyasi bölgede birbiriyle çelişen, zıtlaşan ve hatta çatışan pratik uygulamalara tabidir.

    [3] Kuş azadıyla ilgili olarak Yaşar Kemal’in Kuşlar da Gitti adlı romanı özellikle ilgi çekicidir. Sadece bu konuya odaklanmış bilimsel bir çalışmayla ben karşılaşmadım. Ancak kuş azadının alt tema olarak ele alındığı birçok bilimsel metin mevcuttur. Bir örnek olması açısından Çalışkan ve Koç’un (2019) şu makalesine bakılabilir: (https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/744010)

    [4] Beecroft, A. (2020). Dünya Edebiyatının Ekolojisi: İlkçağdan Günümüze (Çev. D. Dinçsoy), Koç Üniversitesi Yayınları (KÜY), İstanbul.

    [5] Burada şüphesiz bir genelleme yapılmaktadır. O dönemdeki bütün edebi metinler, resmi ideolojiyle bu türden bir ekolojik ilişkiye sahip olmayabilir. Aynı ekosistem içerisinde yer alsalar dahi farklı biçimlerde var oluş ve yaşam süreçlerini gerçekleştirebilirler. Hatta burada şunun altını çizmekte fayda var. Edebiyatların ve edebi metinlerin siyasi erkle kurdukları yaşamsal bağımlılık ilişkisi, doğal değil, yapay, istilacı bir ilişkidir. Doğada karşılaşılan, o ekosisteme doğal olarak dahil olmayan, dışarıdan gelmiş istilacı türler benzetmesi burada dile getirilebilir. Ancak edebiyat ekolojisinde siyasi erk öyle bir yapay, istilacı türdür ki, hemen her edebi metin için doğal bir unsur gibi gerek doğrudan gerekse dolaylı çeşitli derecelerde etkiye sahiptir.

    [6] 1924 tarihli Muzır Hayvanların İtlafı Hakkında Kanun (N0. 393)’a göre “Bu hayvanlardan zarar gören her şehir, kasaba, köy, köy mahiyetinde olan yayla ve çiftlik ahalisi tarafından her sene mezkûr mahallerde hangi muzır hayvanların ne miktarda itlaf olunacağını Hükümet-i Mahalliye tayin ve alakadarlara tebliğ ve ilan eder. Bu suretle tayin, tebliğ ve ilan olunan hayvanları mezkûr mahallin ahalisi öldürmeye veya öldürtmeye ve hayvanların filhakika öldürülmüş olduğunu uzvi bir alamet veya kanaat-bahş bir vesika ile Hükümet-i Mahalliye indinde ispata mecburdur. Bundan maada mahalli hükümetler, bu kabil muzır hayvanların itlaf ve izalesi için icabat-ı iklimiyeye göre senenin muayyen mevsimlerinde kuva-yı müsellehanın da muavenetiyle ahali-yi mahaliyeye sürek avları tertip ettirmekle mükelleftir. Öldürülen hayvanların kabili istifade aksamı öldürene aittir.” (https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/KANUNLAR_KARARLAR/kanuntbmmc002/kanuntbmmc002/kanuntbmmc00200393.pdf)

  • KARGA – I

    by

    Bir Mahluk-ı Mucize-kâr Olarak Kuzgun: Poe’nun Hayal Kuşu “Kuzgun”un 20. Yüzyılın Hemen Başında Türkçe Çevirisi ve Düşündürdükleri

    Bundan sonraki birkaç yazımı kargalara ayıracağım. Bunu hem kargadan başka kuş tanımayanlar, hem karga deyip geçenler, hem karga deyip geçmeyenler, hem de karga ötücü kuşlar takımının kargagiller familyasındaki on iki farklı türe (Türkiye’de gözlemlenen) verilen genel addır diyenler için yapmış olacağım. Aslında bir bakıma yaklaşık kırk yıllık süreçte kargalara bakarak kendimize bakmış olacağız. 1889 ile 1928 yılları arasından seçtiğim dört farklı karga yazısı, neslimizin o dönemdeki haline ayna tutacak.

                    Karga yazıları serime, sözünü ettiğim bu dört yazı içerisinde tarihsel olarak sondan bir önceki metinle başlamak istiyorum. Bu metin, dünya edebiyatında haklı bir üne sahip Edgar Alan Poe’ya ait “Raven” adlı şiirin “Karga” başlığıyla ilk Türkçe çevirisidir. Şiirin çevirmeni belirtilmemekle beraber, Poe’nun bu dizelerini Türkçeye aktaranın, o dönem derginin edebiyat bölümünün yöneticiliğini yapan Celal Sahir (Erozan) olması ihtimal dahilindedir.

                    İngilizce “Raven” sözcüğünün bugün yaygın olarak kullandığımız Türkçe karşılığı “Kuzgun”dur. Ancak karakarga sözcüğü de kuzgun ile eş anlamlıdır[1]. Dolayısıyla şiirin Türkçe çevirmenin karga tercihi bu açıdan anlaşılır görülmektedir. Kargagiller familyasından rengi neredeyse tamamen siyah olan küçük karga, ekin kargası ve kuzgun için de karakarga ve karga sözcüklerinin kullanımı genel kamuoyunda yaygındır.

                    Ornitolojik taksonomiden baktığımızda Poe’nun “raven”i, corvus corax’tır, yani bugün bizim kullandığımız Türkçe karşılığıyla kuzgun. Kuzgun (corvus corax), ötücü kuşlar (passeriformes) takımının kargagiller (corvidae) familyasına dahil, tek eşli, yerleşik ve değişik problemlere farklı çözümler üretebilme kapasitesine sahip kuştur. Farklı alt türleri olan kuzgunlar kutup bölgeleri hariç dünyanın hemen her coğrafyasına yayılım göstermişlerdir. Yerleşik bir kuş olmalarıyla birlikte bölgesel yer değişikliği yapabilmektedirler. Yerkürenin neredeyse tamamına yayılmış olsalar da aynı familyadan diğer birçok karga türünden farklı olarak, çekingendirler ve az görünürler.

                    Eşler arası dayanışmayı en üst düzeyde gerçekleştiren, değişik durumlara farklı tepkiler üretebilen, yükseklik ve özgürlük tutkunu bu ilham verici kuşların, gerek batı gerekse de doğu geleneksel kültürlerinde pek de hoş karşılanan, sevilen kuşlar olduğu söylenemez. Kur’an’ın “Bakara” suresinde şöyle denmektedir:

    Hani İbrahim, “Rabbim! Bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster” demişti. (Allah ona) “İnanmıyor musun?” deyince, “Hayır (inandım) ancak kalbimin tatmin olması için” demişti. “Öyleyse, dört kuş tut. Onları kendine alıştır. Sonra onları parçalayıp her bir parçasını bir dağın üzerine bırak. Sonra da onları çağır. Sana uçarak gelirler. Bil ki, şüphesiz Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir. (Bakara, 2/260)[2]

                    Mevlana, Mesnevi’nin “Beşinci Defter”inde “’Dört kuş al, onları yanına topla’ ayetinin tefsiri” adlı bölümde bu ayeti şöyle yorumlar:

    Ey güneş akıllı, sen zamanın Halil’isin; bu yol kesici dört kuşu öldür. Çünkü bunların her biri karga gibi, akıllıların akıl gözünü çıkarır. Bedenin bu dört niteliği, Halil’in kuşları gibidir; onları boğazlamak canın yolunu açar. (…) Bu [dört kuş] kaz, tavus, karga ve horozdur; [her biri] insan nefislerindeki dört huyun timsalidir. Kaz hırstır, horozsa şehvet; mevki makam tavusa benzer, karga da isteğe. [Karganın] arzusu, sonsuz olmayı istemek, ya da uzun mu uzun bir ömre sahip olmayı ummaktır.[3] (s. 612)

    Başta dini ve ahlaki amaçlarla yazılanlar olmak üzere kurmaca metinlerde, yalnız insana ait kimi duygu, davranış ve tavırların hayvanlarla sembolize edilmesi kadim tarihlerden günümüze sıklıkla ve yaygın olarak kullanılagelmiştir. İnsanlık tarihi, gençlik iksirleri, ab-ı hayatlar peşinde koşan, uzun ömür, hatta ölümsüzlük uman insanların hikayeleriyle doludur. İnsanda dindirilemez bu uzun ömür ya da ölümsüzlük arzusu Mevlana’nın Kuran yorumunda karga ile özdeşleştirilmiştir. Aslında Poe’nun şiirinde de Mevlana’dakine benzer bir duygu-hayvan eşleştirmesi görülmektedir. Poe da kuzgununu, “the saintly days of yore” (“ezmane-yi atikaya layık”) ve “ominous bird of yore” (“sahir-amiz eski zaman kuşu”) diye betimleyerek, onu zaman ötesi, zamanın boyunduruğundan ve sınırlayıcılığından kurtulmuş olarak tarif eder. Ancak Poe’nun kuzgunundaki bu ölümsüzlük, Mevlana’nın kargasındaki insani bir duygu ya da hırs değil, korkutucu ama yine de büyüleyici bir ilahi güçtür.

    Burada kargaya bakış açıları arasındaki temel ayrım, insani olan kimi özelliklere bazı hayvanların, daha da genel konuşacak olursak bazı canlıların yakıştırılmasındaki ahlaki “iyilik-kötülük” kategorisi değildir. İnsana ait duygu, durum ve tavırların, “iyi” ya da “kötü” açıdan insan dışındaki canlılarla sembolize edilmesi, simgeleştirilmesi ya da anlatılmaya çalışılması hem doğanın hem de insanın tarihi açısından problemlidir. Çünkü zaman içerisinde doğayla olan ilişkimizi gerek psikolojik gerekse de sosyolojik olarak bu tür simgeleştirmeler ya da anlatımlar etkilemekte, hatta bu açıdan bir ölçüye kadar belirleyici olmaktadır. Özel mülkiyetle birlikte insan topluluklarında çeşitli biçimlerde egemen olagelen üretim-dağıtım-bölüşüm ilişkilerinin temel belirleyici etken olduğu duyuşsal ve bilişsel yapımız sakat ve son derece sorunludur. Bu malul olma durumu en çok da doğayla olan ilişkimizde görünür ve yıkıcıdır. Genel olarak hali pür melalimiz bu iken, tamamen insani olanı diğer canlılarla ilişkilendirip, bu ilişkileri çift taraflı bir simgeleştirme/açıklama aracı olarak kullanmak çoğu durumda sakat tarafımızı olumlamakta, yeryüzünün kendi dışımızdaki diğer canlılarına karşı benimsediğimiz sorunlu bakışımıza “haklı” bir gerekçe temin etmektedir.

    Poe’nun kargasının en belirgin farkı, onun bir “tip” değil, “karakter” oluşudur. Edebiyat adını verdiğimiz kültürel/sanatsal olgunun genel gelişim çizgisi düşünüldüğünde bu ayrım belirleyici ve anlamlıdır. Edebiyatı tanımlarken iki önemli unsurdan da bahsedilmesi gerekir. Edebiyat ya “kitlelerin topluca inanabileceği hikayeler üretme” ya da “kitlelerin topluca inandığı hikayelere itiraz etme” işidir. Edebiyat tanımının bu iki unsuruna baktığımızda, tipler genel olarak birinciyle, karakterler de ikinciyle ilişkilendirilebilir ve edebiyatların gelişim tarihlerinde ikinciler birincilerden sonra ortaya çıkmışlardır. Yine de bu tespitin tüm edebiyatlar ve edebi ürünler için geçerli olmadığını da belirtmek gerekir.

    Poe’nun karakter olan kargası (kuzgunu) da belirli ölçülerde, bir tip olarak da okuyucunun bilincinde canlanır. Nitekim Poe onun bazı geleneksel ve kalıplaşmış niteliklerini de doğrudan ya da dolaylı olarak şiirinde duyurur. Şiirde her şeyden önce karganın bir uğursuzluğun simgesi olduğu hissi vardır. Poe ayrıca “ezmane-yi atika”, “korkunç ve ihtiyar karga” gibi nitelemelerle onun bu tip olma halini ortaya koyar. Ancak yine de bu karga (kuzgun) kendine özgü, yine bir takım insani özelliklerle donanmış bir karakterdir.

    En dikkate değer nokta aslında Poe’nun kargasının karakter oluşu da değildir. Poe onun kendi ruhunun derinliklerinin yansımalarıyla bir karakter olarak kurarken, aslında karga (kuzgun), tam da olması gerektiği gibi, doğal bir kargadır. Eve girmiş, tam da kargaların tercih edebileceği bir tünek olan tavana yakın Pallas heykelinin üzerine konmuş ve değişmeyen tek bir söz (ses) ve melodiyle konuşmuştur (ötmüştür). Şairin kendi kendine konuştukları ve duygu dünyasıyla hiç ilgisi yok gibidir. Karga, nasıl olması gerekiyorsa öyledir. Okuyucu şiirin ilerleyen dizelerinde gerçek kargayla, Poe’nun zihin dünyasındaki kargayı net bir şekilde ayırabilmektedir. Şiirdeki anlatıcının hezeyanları, kargaya olan atıfları, seslenişleri, benzetişleri, karganın kendisinden belirgin bir şekilde ayrışır. Öyle ki karganın gözlerine ara sıra inen o bulanık perdeyi bile bir kuş gözlemcisi gibi gözlemleriz.

    Poe’nun zihin dünyasındaki karga, bir mahluk-ı mucizekar, yani mucizeler yaratan yaratıktır. Ölen aşkının ıstırabı ve kesin olarak bilemediğimiz ama sezdiğimiz diğer başka felaketlerle acılar içinde kıvranan şiirin anlatıcısı, apansız kapısını çalıp odasına giren bu kapkara kuştan bir mucize, olmadı acısını teskin edecek bir çare ummaktadır. Şiirin imgselliğinde kurulan bu fantastik kurmaca dünyanın içine dalarız biz de şiiri okurken. Ancak kurmaca karakter kargamız (kuzgun), doğal bir karga olarak da karşımızdadır. Kendi zihin dünyasındaki oyununda Poe adeta bizi o oyuna yabancılaştırmak ister gibi şöyle der, “Ey mahluk-ı mucize-kâr [mucizeler yaratan yaratık]! – dedim – sefil mahluk! Kuş veya iblis, hangisi olsan da daima mucize-kâr! İster seni şeytanlar göndermiş olsun, ister fırtınalar meyus ve faal olarak sadece bu sahile atmış bu çorak ve sahir-amiz [büyüleyen] mahalde bırakmış veya havf ve hirasla [korku ve ürküntüyle] müteellim [kederli] olarak bu mekana sevk etmiş olsun”.

    Belki de okuyucu olarak mahluk-ı mucizekarın “sefil”, “iblis” olmasından yanadır gönlümüz. O kurmaca dünyada kargaya kanıp, bu hülyalı hayale şartsız koşulsuz dalmak isteriz. Ama anlarız ki bu hayal kuşu sadece bir “karga” da olabilir. Hatta nesnel bakabilen göz için bu doğal bir kargadır, “asla başka bir şey değil!” Kötü hava koşullarından belki yolunu, belki eşini kaybetmiş doğal bir karga; yaşamını sürdürebilecek yeni bir habitat ararken, anlatıcıyla tesadüfen karşı karşıya gelmiş bir karga (kuzgun). Zaten kargamız şiir boyunca da “badema asla!” sözünden başka bir şey demez. Yani sadece bir karga gibi aynı ton ve seste öter.

    Bu tavır, canlıların özellikle de hayvanların insani kimi “iyi” ve “kötü” huyları simgelemesi anlayışının yarattığı ahlaki problematiği daha oluşmadan bertaraf eder. Doğayla olan malul ilişkimizin yok edici ateşine benzin taşımaz. Kolektif bilinçaltımıza bir tür önyargı gibi yerleşmiş gerçekle bağı kopuk tavır ve davranışlarımızı bilince çıkarır. Anlatıcı kargaya, “sefil” de der, “iblis” de. Ancak okur, bunun anlatıcının kendi yakıştırması, hatta sosyo-ahlaki bir yakıştırma olduğunun bilincindedir. Karga (kuzgun) kendi doğallığı çerçevesinde tanımlanabilecek bir kuştur, sadece bir kuş. İblis ya da sefil olan kuş değildir. Bu simgeleştirme uğraşı, insanın başına gelen kötülük, haksızlık ve felaketlere bir kulp uydurmaya çalışma çabasının doğaya aksettirilmesinden başka bir şey değildir. Yani iblis olan, dilin söylemeye varamadığı insanın ta kendisidir aslında. Felaketlerin gerçek nedenleriyle yüzleşmek türümüze ağır geldiğinden olabilir bu. Kötü yaşadığımız her ne ise iblistendir, iblis de kargadır (kuzgun).

    Poe’nun doğaya, doğala olan bu yaklaşımı iki önemli unsurun göstergesidir: birincisi Poe’nun sanatçı olarak doğaya karşı tutumunun ve ikincisi de insan dışındaki canlılara özellikle de hayvanlara melodramatik yani sorunlu ahlaki bakışın reddedilmesinin. Poe, doğanın doğal bir parçası olduğunu bilincine çıkarmış ve içselleştirmiş bir şair ve yazardır. “Kuzgun” şiiri özelinde, kuzgunla, yani bizim yazımıza konu şiir çevirisindeki tabiriyle kargayla, yerleşik önyargılarının bilincinde olarak ilişki kurar. İblis, sefil, şeytan olarak bilinip anlatılagelmesinin yarattığı korku ve önyargılarını gizlemez, ancak bu önyargılarının farkında olduğunu da gösterir. Şiirin anlatıcısının, kaotik, acılı, hatta belki hastalıklı psikolojisini ve bu psikolojinin yarattığı karanlık ruh halini, okuyucunun gözünde, onların da önyargılarını ve doğaya karşı geliştirdikleri sorunlu düşünüş biçimlerini harekete geçirerek kuzgunla, yani kargayla somutlaştırır. Şiirde kuzgunun var oluşu, gizemli şekilde kapıyı çalması, eve girmesi, aynı sözlerle nakarat halinde konuşması, okuyucunun gözünde o kaotik psikolojinin, felaketlerin nesneleşmiş, ele gelir, göze görünür halidir. Kuzgun, bizim şiir çevirimizde karga, kaostur, felakettir, ölümdür. Ancak Poe işte bu önyargılı ve sorunlu düşünüş biçimine birden yabancılaştırır okuyucusunu. Önce o karanlık atmosfer ve ruh halini kuzgunla, yani kargayla somutlaştırır, ardından da kuşu insan bilincinin tanımlamasından özgür bırakır, doğallığına kavuşturur.

    Poe bu tutumuyla, kuşunu lanetli olarak bırakmaz ya da onu vurup ölüsünü ağır bir yük gibi boynunda taşımaz[4]. Bunun yerine, kendi gözünde, yine de o yükle yaşayacağını bilse de öylece evinin içerisinde bırakır; okuyucusunun gözünde de doğal özgürlüğüne kavuşturur. Bu tutum, Poe’nun ürün verdiği 19. yüzyıl melodramatik bakış açısına karşıttır. Melodram, sermayenin aşırı ölçülerde biriktiği, kapitalistleşen ve emperyalizmin yelkenlerini alabildiğine şişiren 19. yüzyıl insan dünyasında çok kullanışlı “ahlaki” bir alettir. Emeğinden acımasızca çalınmasına göz yumarak hiç çalmamasını, emeğini planlı ve disiplinli bir şekilde yok paraya satmak için düzenli bir aile kurmasını, sadece çalışarak kaderine boyun eğmesini, “iyi” insanların, başlarına her ne felaket gelirse gelsin, bir gün mutlaka ödüllendirileceğine iman etmesini yoksul, emekçi ve işsiz insan kitlelerine kabul ettirmenin etkili bir aracıdır. Melodram, edebiyatın kitlelerin topluca inanabileceği hikayeler yaratabilmesinin gücü kanıtlanmış tekniğidir. Max Weber’in sözleriyle “Protestan Ahlakı” olarak tanımlanabilecek, ikiyüzlü kapitalist ahlakın şarkısı, şiiri, oyunu, hikayesi ve romanıdır. İşte Poe’nun kuzgunu, bizim kargamız, protestan ahlakını ideolojik olarak her hamlede yeniden üreten bu merhametçilik ve ahlakçılık oyununu gagalayıp parçalar.

    Kuzgunun Anglosakson edebiyattan kanat açıp Türkçe edebiyat dünyasına karga olarak görece bu kadar erken bir dönemde konması da hayra alamet bir durumdur. Kara günlerin yaşandığı, kapkara günlerin habercisi yeni yüzyılın hemen başında, kapkara bir kuş gelip konmuştur Türk edebiyatının kapısının üzerindeki Pallas heykelinin başına. Gel gör ki, o dönemde bu şiir çevirisinin ardından bu alameti hayra yoracak yeterli ve yeterince yazar, şair, eleştirmen ya da edebiyat tarihçisi çıkmamıştır. Şöyle koltuğunu karganın karşısına çekip, onunla sohbet etmeyi deneyecek, kargayı doğallığıyla algılayacak, dahası onu melodramdan çıkışın kılavuzu sayacak bir insan eldeki verilere göre o tarih aralığında yoktur.

    Yine de Türk edebiyatı denilen olgu, görece olarak biraz geç de olsa zaman içinde yolunu bulup kendi özgünlüğünü kazanmış; melodram bugün hala kitle edebiyatında (popüler TV dizileri, gündüz kuşağı “kadın” programları, oyunlar, çok satar romanlar vb.) etkisini ve geçerliliğini sürdürse de, kitlelerin topluca inandığı hikayelere itiraz eden edebiyat ürünleri fazlasıyla yaygınlaşmıştır. Olansa kargalara olmuştur. Birazdan okuyacağınız, günümüzde kullanılmayan sözcük ve ifadelerin yanına köşeli parantez içerisinde günümüzdeki karşılık önerilerini vererek Latin harfleriyle aktardığımız “Karga” şiirindeki karga temsili, gerçek metin olarak da algılanamamış, kargalarla ilgili şiirin yayınlandığı tarihten itibaren gittikçe acımasızlaşarak tam bir soykırıma dönüşen yok edici bir anlayış kabararak devleşmiştir. Halbuki, Poe’nun kuzgununu, ya da bizim kargamızı görmek bu kadar zor olmamalıydı diye düşünmeden edemiyor insan. Kargaları, karga gibi görmek, başka hiçbir şeye yormamak kolay olandı, zoru seçmişiz.

    Yukarıdaki satırlardan da anlaşılacağı üzere, üzülerek belirtmeliyim ki bundan bir sonraki karga yazım hem bir edebiyat ürünü olmayacak hem de son derece sevimsiz ve trajik olacak. Kargalara karşı bir soykırım teşebbüsünün habercisi gibi okuyacaksınız bundan sonraki yazıyı. Canınız iyice sıkılmadan, şimdi aşağıdaki satırların tadını çıkarmaya bakın ve eğer hala zihninizin önyargılarla kilitli dehlizlerinde esirse kargalar, derhal onları serbest bırakın.

    KARGA

    (Garp Bediaları)

    Edgar Allan Poe, Musavver Muhit, II. Cilt, 34. Sayı, 08.07.1909, s. 365-366

                    Korkunç bir yarı gece, zayıf ve bitap unutulmuş bir aleme ait malamal garaib [garipliklerle dolu], tuhaf bir kitap üstünde düşünüyordum, ve yorgunluktan başım devriliyordu. Birdenbire birisi yavaşça kapıya vurmuş, yavaşça odamın kapısına vurmuş gibi hafif bir gürültü oldu. Kendi kendime: Bir misafir olacak -dedim- odamın kapsına vuruyor işte o kadar başka asla bir şey değil, asla…

                    Ah iyice hatırlarım. Dondurucu eylül[5] ayında idi. Sobamın her muhtazır [ölmek üzere olan] odunu yere sarih [belirgin] gölgesini seriyordu. Şiddetle sabah olmasını istiyordum. Beyhude yere kitaplarımla kederimi avutmaya uğraşmıştım. Kaybettiğim “Lenore”um için kederimi… Şimdi meleklerin Lenore tesmiye ettikleri münevver, kıymettar genç kız için ki artık bu dünyada ismi asla yad olunmayacaktı. Asla…

                    Alev renginde kırmızı perdelerin[6] menhus [uğursuz] ipekli hazin hışırtıları kalbime nüfuz ediyor ve beni eskiden hiç hissetmediğim birtakım vehm-alud [korkuyla karışık] haşyetler [ürpermeler] içinde bırakıyordu. Öyle ki şimdi kalbimin helecanlarını teskin etmek için kendi kendime boyuna: Odamın kapısından girmek için müsaade isteyen bir misafirdir – diye tekrar ediyordum – Odamın kapısından girmek isteyen bir misafir; öyle olacak başka asla bir şey değil, asla!

                     Yavaş yavaş ruhuma kuvvet geldi o vakit çok tereddüt etmeyerek: Mösyö – dedim – yahut madam hakikaten affınızı rica ederim. Uyuyordum. Fakat gelip odamın kapısına o kadar hafifçe, yavaşça, vurdunuz ki, o kadar muhterizane [çekingence] vurdunuz ki sizi işitemedim, ancak kani olabildim ve o vakit kamilen açtım [kapıyı tamamen açtım]: Zalam [karanlık]! Başka asla bir şey asla!

                    Derinden derine bu zalama bakarak, hayli zaman hayret, hafv [korku] ve şüpheyle malamal [dopdolu] zîhayat [canlı] mahlukun düşünemeyeceği hayalat [hayaller] içinde kaldım. Fakat ortalıktaki sükutu hiçbir şey ihlal etmedi ve karanlıklardan hiçbir işaret gözükmedi ve işitilen tek kelime fısıldanan bir isim: “Lenore!” oldu. Onu fısıldayan bendim. Ve bilmukabele bir aksiseda bu “Lenore!” kelimesini fısıldadı sadece bu kadar ve başka asla bir şey asla.

                    Odama girerek ve bütün ruhumun raşeler [titremeler] içinde yandığını hissederek biraz sonra biraz daha hızlıca bir darbe işittim. Mutlak – dedim – mutlak penceremin kafeslerinde bir şey olacak. Bakalım nedir, bu garabeti keşfedelim, bir dakika kalbimiz sükûnet bulsun ve bu garabeti keşfedelim: – Rüzgar, başka asla bir şey, asla!

                    Penceremin kanadını ittim. Ve o zaman gürültülü bir kanat çarpıntısıyla ezmane-yi atikaya [eski çağlara] layık azametli bir karga [kuzgun] girdi. En ufak bir selam bile vermedi; durmadı; bir dakika tereddüt etmedi. Fakat büyük bir adam veya büyük bir kadın tavrıyla odamın kapısının üstüne kondu, kondu, oturdu. Ve başka asla bir şey yapmadı, asla!

                    O zaman, siyah kehribardan masnu [yapılma] bir hayvana benzeyen bu kuş, tavrındaki vakar, simasındaki ciddiyetle mahzun hayalimi tebessüm etmeye mecbur ederek ona: Her ne kadar suretin düz kırpılmış ise de tabi sen korkak bir şey değilsin – dedim – korkunç ve ihtiyar karga, geceler sahillerinden yollanan siyah! Söyle bana geceler sahillerinde senin ismin nedir? Karga dedi: Badema [artık] asla!

    Cevabı pek de manalı ve yerinde olmadığı halde bu çirkin kuşun bu kadar vuzuhla [açıklıkla] söylemesine hayret ettim. Zira hiç iddia edilemez ki zihayat bir kimse ömründe odasının kapısı üzerinde bir kuş, odasının kapısı üstündeki bir heykelin üstünde bir kuş veya bir hayvan görmüş ki, ismi şu kelime: Badema asla.

                    Fakat camit [cansız, donuk] heykelin üzerine münzeviyane konan karga sanki bu iki kelime ile bütün ruhunu ifşa ediyormuş gibi bundan başka bir şey söylemedi. Yavaşça kendi kendine atideki cümleleri fısıldayıncaya kadar fazla asla bir şey söylemedi, bir tüyünü oynatmadı: Diğer birçok kimseler daha şimdi benden uzak bulunuyorlar; – dedim – sabaha doğru nihan [görünmez] olmuş bütün eski ümitlerim gibi o da beni terk etti! O zaman kuş dedi: Badema asla!

                    Bu kadar yerinde verilmiş şu cevapla ihlal edilen sükûnetten tevahhuş ederek [korkarak]: Şüphesiz – dedim – bütün tekrar ettiği, kendisine felaket-dide [felakete uğramış] bir sahibi tarafından ihda [hediye] edilen bir hamule-yi malumattır [bilgi yüküdür]. Zavallı bir kimse ki felaket aman bilmeksizin onu daima takip etmiş, o derecede ki onun şarkılarının bir tek nakaratı kalmış, ümidinin matemengiz [yaslı] şarkılarının mahzun [hüzünlü] nakaratı bu olmuş: Badema asla; asla!

                    Fakat karga yine bütün ruhumu tebessüm etmeye mecbur bırakıyordu. Derhal kuşun ve kapıdaki heykelin karşısına minderli bir iskemle çektim. O zaman kadife minderin içine gömülerek fikirleri yekdiğerine raptetmeye ve bu sahir-amiz [büyüleyen] eski zaman kuşunun bu hazin, abus [asık suratlı], korkunç, zayıf sahir-amiz eski zaman kuşunun böylece ötmekle ne demek istediğini araştırmaya koyuldum: badema asla!

                    Bunu keşfetmeye çabalıyordum. Fakat şimdi haşin gözleri kalbimi amakına [derinliklerine] kadar titreten bu kuşa harf-i ehad [tek bir harf] bile söylemiyordum. Bin şey birden düşünerek bunu keşfetmeye çalışıyordum. Başım lamba ziyasının okşadığı kadife yastığa dayalıydı. Lamba ziyasının okşadığı mor kadife ki “O” orada asla başını dinlendiremeyecekti. Ah badema asla!

    O zaman sanki odamın halıları üzerinde hafif ayak sesleri yükselen periler tarafından savrulan gayr-i meri [gözle görülemeyen] kokularla muattar [ıtırlı, kokan] hava bana kararıyor gibi geldi. Kendi kendime: Bedbaht! – diye bağırdım – Cenabıhak melaiki [melekleri] vasıtasıyla sana “Lenore”un yad ve hayalleriyle huzur, deva-yı hüzün [hüzne çare] gönderdi, bahşetti. İç, oh bu tatlı deva-yı hüznü [hüznün ilacını] iç ve kaybolan “Lenore”u unut! Karga dedi: Badema asla!

    Ey mahluk-ı mucize-kâr [mucizeler yaratan yaratık]! – dedim – sefil mahluk! Kuş veya iblis, hangisi olsan da daima mucize-kâr! İster seni şeytanlar göndermiş olsun, ister fırtınalar meyus ve faal olarak sadece bu sahile atmış bu çorak ve sahir-amiz [büyüleyen] mahalde bırakmış veya havf ve hirasla [korku ve ürküntüyle] müteellim [kederli] olarak bu mekana sevk etmiş olsun – Allah aşkına doğru söyle, var mıdır? Bir deva var mıdır? Söyle Allah aşkına! Karga dedi: Badema asla!

    Ey mahluk-ı mucize-kâr! – dedim – sefil mahluk! Kuş veya iblis, hangisi olsan da daima müzice-kâr! Başımız üstünde serilen şu sema, ikimizin de perestiş ettiğimiz [taptığımız] Cenabıhak namına bu elemle mali [kederle dolu] ruha söyle; O, cennette melaikin “Lenore” tesmiye ettiği [adlandırdığı] o mukaddes genç kızı melaikin “Lenore” tesmiye ettiği o kıymettar ve münevver [ışıltılı] genç kızı kucaklayabilecek midir? Karga dedi: Badema asla!

    Toplanarak boğuk bir sesle: Bu kelimeler bizim nişane-yi vedamız [ayrılık sözlerimiz] olsun, ey kuş veya iblis! – dedim – fırtınalara tekrar karış, cehennemi geceler sahiline dön, ruhunun söylediği yalanın hatırası olmak üzere burada siyah bir tüyü bile bırakma! Benim inzivama dokunma! Kapımın üzerindeki heykelden kalk! Gaganı kalbimden çek ve kabusunu kapımdan uzak bir yere def et! Karga dedi: Badema asla!

    Ve karga bî-hareket [hareketsiz] daima duruyor. Daima tam odamın kapısı üstündeki solgun Pallas heykeli üzerinde duruyor ve gözleri; ayniyle hayale dalmış bir iblisin nazarlarına benziyor; lambanın baran-ı ziyası [ışık yağmuru] altında o gölgesini yere seriyor; ve ruhum; yerde titreye titreye sürüklenen bu saye-yi müdevverin [yuvarlak gölgenin] haricinde asla hiçbir vakit teali edemeyecek [yükselemeyecek]; badema asla! Edgar Poe


    [1] Bakınız: https://sozluk.gov.tr/

    [2] https://kuran.diyanet.gov.tr/mushaf/kuran-meal-2/bakara-suresi-2/ayet-260/diyanet-isleri-baskanligi-meali-1

    [3] Mevlana Celaleddin Rumi (2015). Mesnev-i Menevi. (D. Örs ve H. Kırlangıç, çev.). Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, İstanbul. (Vurgular bana ait.)

    [4] S.T. Coleridge, The Rime of Ancient Mariner (Yaşlı Denizcinin Ezgisi)

    [5] Orijinal metinde aralık ayıdır: “Ah, distinctly I remember it was in the bleak December”

    [6] Orijinal metinde perdeler mor renktedir: “And the silken, sad, uncertain rustling of each purple curtain”

  • ÇAYIRKUŞU – 3

    by

    “The Skylark” (1790), James Hogg
    “Çayırkuşu” (1895), Rıfat Garami

    ÇAYIRKUŞU/TARLAKUŞU

    Çayırkuşu, günümüz taksonomisinde tarlakuşu olarak bildiğimiz kuştur. Tarlakuşu (Alauda Arvensis), Ötücü Kuşlar (Passeriformes) takımının Toygargiller (Alaudiade) familyasına dahildir ve genel olarak ortalama 18-19 cm boyundadır. Bu kuş Anadolu’da çayırkuşu, toygar ya da turgay adlarıyla da bilinir. Uzun zamandır 19. yüzyılda basılmış Türkçe metinleri tarayarak, bu dönemde kuşlar, kuş gözlemi ve kuş bilimi (ornitoloji) ile olan yazıları bulup derlemeye çalışıyorum. Nitekim bu çalışma kapsamında karşılaştığım metinlerde tarlakuşu için “çayırkuşu” ve “toygar” adları kullanılmıştır. Bundan, daha önceki “Çayırkuşu” yazılarımda da bahsetmiştim.

    Burada belki kuş taksonomisiyle ilgili bir hususa daha açıklık getirmek sanırım yararlı olacaktır. Tarlakuşunun dahil olduğu kuş sınıfı “Toygargiller”, Latincede Alaudiade, İngilizcede ise “Lark” sözcükleriyle karşılanmaktadır. İngilizce adı “Eurasian Skylark” olan tarlakuşu, Anglosakson kamuoyunda genelde “lark” adıyla bilinir ve anılır. Oysa “lark” familyasına dahil yüzden fazla kuş türü bulunduğu unutulmamalıdır. Aynı durum bizim çayırkuşumuz için de aşağı yukarı geçerlidir. Bugün artık tarlakuşu olarak bildiğimiz çayırkuşunun dahil olduğu “Toygargiller” familyasına dahil 14 kuş türü Türkiye sınırları içerisinde gözlemlenmektedir[1]. Üstelik “Boğmaklı Toygar” ve “Küçük Tarlakuşu” gibi kimi türler bazı ufak tefek belirgin ya da belirsiz şekil ve ses farklılıkları dışında Tarlakuşu ile fazlasıyla benzerlik gösterirler. Bu anlamda Küçük Tarlakuşu görünüş ve ses, Boğmaklı Toygar ise ses yönünden Tarlakuşuna çok benzerler. Dolayısıyla, aşağıdaki şiiri okurken neredeyse bütün toygar türleri rahatlıkla düşünülebilir.

    Tarlakuşlarının en tipik ve insanları en çok etkileyen davranışı, kanatlarını çırparak asılı kaldığı gökyüzünde uzun ve kesintisiz ötüşüdür. Gökyüzündeki sesler insan kulağına bir nağme gibi gelirken, o nağmelerin kaynağını görmek, gökyüzünün parıltısından, güneş ışıklarının gözleri kamaştırmasından ya da bulut parçalarından dolayı çoğu zaman imkansız olur.  Tarlakuşu, Anglosakson romantik ve pastoral şiir geleneğinde sıkça kullanılan bir motif, tema ve imge olmuştur[2]. Anglosakson edebiyatında, doğrudan tarlakuşu (skylark ya da lark) adını taşıyan birçok şiir mevcuttur. Tarlakuşunun havada asılı kalarak yaptığı ötüşler çoğu zaman bu tür şiirlerin temalarından olmuştur. Tarlakuşları, Türk edebiyatının çeşitli dönemlerinde de farklı tür ve formlarda tarla kuşu, toygar ve turgay adlarıyla görülür. İradi modernleşme yönünde çabaların yoğunlaştığı, batılı edebi tür ve formların gerek çeviri, gerek uyarlama ve gerekse de telif olarak sıklıkla denendiği 19. Yüzyılın ikinci yarısına odaklandığım arşiv çalışmamda, bundan önce de tarlakuşlarıyla ilgili “Çayırkuşu” başlığıyla yapılan iki şiir çevirisini yine aynı adla yayımlamıştım. Öyle anlaşılıyor ki, Anglosakson gelenekteki tarlakuşu motifi o dönem Osmanlı aydınına yakın gelmiş ve zihin dünyasını etkilemiştir.

    Bu seferki “Çayırkuşu” da yine James Hogg’un “The Skylark” (1790) adlı şiirinin çevirisi. Aynı şiirin o dönemde yapılmış diğer Türkçe çevirisi için “Çayırkuşu -2” adlı yazıma bakabilirsiniz. Bu yazımda hep birlikte Rıfat Garami’nin çevirisini okuyacağız. Kendisi hakkında ayrıntılı bir bilgiye ulaşmam mümkün olmadı. Hazine-i Fünun dergisinde bir iki şiirinin yayımlanmış olması dışında çevirmen hakkında başka bir şey bilmiyorum. Rıfa Garami “Çayırkuşu” şiirini düzyazı gibi kaleme almış, şiirin şairini ve orijinal adını belirtmemiştir. Bu yüzden olsa gerek bu çeviri günümüze kadar edebiyat tarihi açısından kısa ve telif bir deneme olarak kabul görmüş.

    Ben aşağıda ilk önce çevirinin orijinal halini, sonra da günümüz Türkçesiyle yeniden yazdığım halini sizlerle paylaşıyorum. Yine her seferki gibi, anlamasanız bile, çevirinin orijinal halini okuyup, sesleri hakkıyla işitmenizi salık veririm. Keyifli okumalar…

    ÇAYIRKUŞU

    Rıfat Garami

    Hazine-i Fünun, 21.11.1895, 3. Sene, 22. Sayı, s. 180

                    Ey mürg-i kamver-i beyaban! Kırlarda, meralarda nasıl bir letafet-i ruh-perverane pervaz edersin! Ey medlul-i lafz bahtiyarı! Bir behişt-i dünyevi denmeye şayan olan sahayı tayeranını tahsin ve takdis ve orada seninle beraber imrar-ı ezman etmeyi her şeye tercih eylerim! Sema-yı bî-münteha-yı hayret-fezada görünen sehaib-i berf-reng-i nazar-pîrâya doğru pervaz ederken tarifi müteazzır sevk-i deruni ile söylediğin o şarkılar ne kadar muhrik ve dil-sazdır. Bal ü per ki kesif gammamelerdeki jalelerle teblil ve tartib ettiğin halde ervaha bir neşve-yi cavid bahşeden sürur-ı vecd-averinle hangi diyara azim edersin!

                    Îtila-gâhın daima asuman-ı letafet-nişanda cilvekar olan ebrler, hab-gâh-ı istirahatin arzdaki latif, can-bahş dirahtanlardır! Hoş-nüma çimenlerle tecemmül ve tahalli eden tepelerden, menabi-yi latifeden, yeşil kırlar ve küsharlardan alessabah in’ikas-ı ziya-yı letafet-intima-yı şems ile bir derya-yı nura benzeyen enhar-ı hoş-ı revanın balasından, sehab-parelerin arasından tayeran ederek söylediğin o lahuti nağmeler reşk-aver-i anâdîl derecede hazin, dil-nişindir.

                    Hurşid-i alem-ara guruba müheyya olduğu, sular kararmaya başladığı vakit kemal-i şetaretle senin aşiyane-yi latifinde hab-ı sefa-pervere dalmaklığın kadar güzel ne tasvir olunabilir?

    Günümüz Türkçesiyle:

                    Ey tarlaların arzularını tatmin edebilen mutlu kuşu! Kırlarda, meralarda ruhu besleyen öyle bir güzellikle uçuyorsun ki! Ey bahtiyar sözünün tam karşılığı kuş! Yeryüzünde kurulu cennet denmeye layık uçtuğun o yerlere kendimden geçerek hayranlık duymayı ve orada seninle zaman geçirmeyi her şeyden daha fazla isterim! İnsanı hayretler içinde bırakan bitimsiz gökyüzünde bakmalara doyulamayan kar renkli bulutlara doğru uçarken, o tarifi güç coşku ile içinden gelerek söylediğin şarkılar ne kadar da yakıcı ne kadar da gönül okşayıcı! Kanatlarını yoğun bulutların su damlacıklarıyla ıslatıp sırılsıklam ettiğin halde ruhlara ebedi bir neşe bahşeden o çıldırtıcı sevincinle kim bilir hangi diyarlara gidersin!

                    Yükselerek uçtuğun yerler daima o güzel gökyüzündeki cilveli bulutlar, dinlenmeye çekildiğin yerler ise yeryüzündeki cana can katan enfes koruluklardır. Görüntüsü hoş çimenlerle süslenmiş ve donanmış tepelerden, latif pınarlardan, yeşil kırlar ve yükseltilerden, sabah erkenden güneşin güzel ışıklarının yansımasıyla bir ışık denizini andırarak akıp giden güzel nehirlerin üzerinden, bulut parçalarının arasından uçarak söylediğin o ilahi nağmeler bülbülleri kıskandıracak derecede hazindir ve insanın gönlüne işler.

                    Cihanı süsleyen güneş batmaya yüz tuttuğu, sular kararmaya başladığı vakit, o güzel yuvanda sonsuz bir sevinçle uykuya dalman kadar daha güzel ne olabilir?


    [1] https://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrkiye%27deki_ku%C5%9Flar_listesi#%C3%96t%C3%BCc%C3%BC_ku%C5%9Flar_(Passeriformes)

    [2] Bu konuda biraz daha etraflı bilgi için “The Skylark: A Symbol of Poetic Inspiration for Generations with Special Reference to Shelley and Hughes” adlı makalenin “Literature Review” adlı bölümüne bakılabilir: Baby, K. T. (2022). “The Skylark: A Symbol of Poetic Inspiration for Generations with Special Reference to Shelley and Hughes”, Partenika J. Social Sciences and Humanities, 30 (2), 723-742.

  • Kırlangıçlar

    by

    Kuş gözlemi tele objektifler ya da dürbünle olmaz yalnız. İnsan sırf gözüyle kuş gözleyebileceği gibi, duyguları ve estetik algısıyla da kuşlarla doğal ve etkili bir iletişim kurabilir, hatta onlarla etkileşime geçebilir.

    Burada “duygu”dan kasıt, insanmerkezci bir perspektiften bakarak insan dışındaki her şeyi insani olanla açıklamaya çalışan melankolik bir bakış ya da merhametçiliğe varan melodramatik bir tavır değil. Şunu demek istiyorum: Kuşların yaşamsal faaliyet ve döngülerini, eylemlerini ve davranışlarını insani olanlara benzetme ya da kuşların insanların merhametinden medet umar bir durumda olduklarını anlatma çabası sadece beyhude değil aynı zamanda doğa karşıtıdır. Benim duygu ve duygusaldan kastım, insanın kendi yaşamını, edimlerini ve eylemlerini genelde doğayla, özelde de kuşlarla anlamaya, anlamlandırmaya ve ifade etmeye çalışmasıdır. İnsan olmasından ötürü duyumsadıklarını doğal olanla ilişkilendirme çabasıdır. Tıpkı bu şiirde olduğu gibi, bir daha geri dönemeyecek şekilde yurdundan uzak kalmış bir insanın, bu insani deneyimden ortaya çıkan duygularını kuşların göç döngüleriyle anlamlandırmaya çalışması gibi…

    Estetikten kastımız da yukarıda ev kırlangıçlarını gösteren çizim ve aşağıdaki şiir gibi insanın güzellik duygusuna hitap eden her türlü yaratıcı eylem ve sonucudur. Kuş gözlemi resimle de yapılır şiirle de. Bunun en güzel kanıtını görmek için yukarıdaki resme bakmanız, aşağıdaki şiiri okumanız yeterli. Üstelik günümüz okuyucusunun daha rahat anlayabilmesi için her dizenin yanında köşeli ayraç içinde günümüz Türkçesiyle de yazmaya çalıştım.

    Aşağıdaki şiir M. Faik’e ait. 1885 yılında Mir’at-ı Alem dergisinin 10. sayısında yayımlanmış. Şimdi sizi o şiirle baş başa bırakayım:

    Kırlangıçlar

    Bir genç nefer-i garip ve mechur [Vatanından uzakta garip bir asker]

    Mürganı sanırdı mahrem-i zar [Kuşları kendi iniltisine ortak sanırdı,]

    Eylerdi hazin hazin sürudu [Hüzünlü şarkısını mırıldanırdı.]

    Bitap idi nâtüvan vücudu [Bitkindi, bedeni zayıf;]

    Derdi ederek nazar semaya: [Gökyüzüne bakar ve konuşurdu:]

    “Kuşlar, ediniz hemişe pervaz! [“Kuşlar daim olsun uçuşunuz!]

    Kırlangıçlar, ki sizi ümit! [Kırlangıçlar, umudunuzdur sizi]

    Sevk etmekte başka bir diyara [Başka diyarlara götüren;]

    Lakin beni baht kıldı te’bid [Benim ayrı düşmüşlüğüm ise bahtımdan.]

    Mümkün mü vusulünüz yâre?! [Sevgilime ulaşmanız mümkündür belki?!]

    Talih kılıp evvel diyardan dûr [Talihim beni önceki diyarımdan uzaklaştırdı,]

    Etti beni iftiraka mecbur. [Ayrılığa mecbur bıraktı.]

    Kırlangıçlar!.. Yok mu aya? [Kırlangıçlar, yok mudur acaba]

    Bir hatıra doğduğum mekandan [Doğduğum yerden bir anı olsun,]

    Bir şevk-feza haber vatandan! [Ya da vatanımdan bir haber, beni heveslendiren!]

    Sizden biri belki bittesadüf [Belki tesadüfen içinizden biri]

    Olmuştur o yerde aşiyan-saz [Orada yapmıştır bir yuva.]

    Evvel yerdeki bir hayal-i şirin [Önceki yerimden tatlı bir hayal]

    Eylerdi tasviratım işgal [Zihnimi oyalar, meşgul ederdi.]

    Evvel yerdeki bir nev baharı [Bir ilkbaharı düşünürdüm,]

    Eylerdi çimen zemini tezyin [Çimenler süslemiş toprağı]

    Bir ma-i main olurdu cari [Akan dereler berrak, gölgesini salmış]

    Bir nahil-i nevin salardı saye. [Genç bir hurma ağacının fidanı.]

    Evvel yerdeki bir fakir mader [Önceki yerimdeki bir anne]

    Hasretle müdam olup mükedder [Çektiği hasret bitmez, kederi sonsuz]

    Şimdi ediyor figan ve zarı!? [Ağlıyor mütemadiyen, ediyor figan.]

    Efsus hezar ve sad teessüf! [Ah, yüz kere, bin kere ah!]

    Aya bu kadar refik-i sadık [Acaba bu kadar sadık arkadaş]

    Kim cümlesidir benimle hemhal [Ki hepsi de benimle aynı durumda,]

    Mevtınlar yine olur mu lahak?!” [Ne dersin yine döner miyiz yurdumuza!?]

    M. Faik (1895), “Kırlangıçlar”, Mir’at-ı Alem, C.1, S.1, s. 149-150.

  • Vatandaş bilimi

    by

    Vatandaş bilimi hakkında kısa ve aydınlatıcı bir metin. Bu konuda daha ayrıntılı bilgi almak, daha fazla öğrenmek isteyenler için güzel bir başlangıç olabilir.

    dogagozlemcisi adlı kullanıcının avatarıTabiat Üzerine

    Vatandaş bilimi nedir?

    Vatandaş bilimi bilimsel çalışma yapmak için giderek popüler hale gelen bir yaklaşımdır [1]. Şu anda dünyanın dört bir yanındaki binlerce vatandaş bilimi projesine milyonlarca kişi aktif olarak katkı sağlamaktadır [2]. Okyanus ve topraktan uzay araştırmalarına kadar geniş bir alanda çalışmalar gerçekleştirilen vatandaş bilimi nedir? Kulak aşinalığı olan veya konuya ilgi duyan kişilerin aklına benzer tanımlar gelse de “vatandaş bilimi” terimi üzerinde uzlaşılan tek bir tanım bulunmamaktadır. Shanley ve arkadaşlarının yaptığı derlemede 34 farklı “vatandaş bilimi” tanımı bulunmaktadır [3]. Bu durumun temel sebebi kişilerin veya kurumların vatandaş bilimine araçsal olan yaklaşımlardır [4]. Kurumların veya kişilerin vatandaş bilimine birçok farklı yaklaşım ve amacının var olması nedeniyle vatandaş biliminin sınırlanması güçtür. Bu nedenle üzerinde uzlaşılan tek bir tanım bulunmamaktadır.

    Vatandaş bilimi genel olarak halkın bilimsel çalışmalara katılımı olarak tanımlanabilir. Bir anlamda halkın ve bilim insanlarının bilimsel bilgi üretmek için yaptığı iş birliğidir [4]. Bu çalışmalara katılan kişiler “yurttaş bilgin” olarak…

    View original post 1.257 kelime daha

  • A BIRD, POOR IN CLOTHES, BUT WEALTHY AT HEART: SKYLARK

    by

    INTRODUCTION: FRAME

    With the idea that it could provide data to researchers and scientists studying on bird watching and ornithology that I see as deficient in terms of the history of science in Turkey, I decided to scan books, magazines, newspapers, and other printed documents published in Turkish in the 19th century that I could access in libraries. I embraced this idea while preparing my doctoral thesis. I am not an ornithologist, zoologist, biologist, or anyone with any scientific/professional interest for birds.  My scientific/professional interests are in language and literature.  My interest in birds is completely amateurish, but extremely passionate.

    Thus, while working on Turkish literature in the 19th century, I started to compile the articles about birds, bird watching and ornithology that I came across in my archive scans. I am not sure if this compilation study is systematic and methodological or meets the criteria for scientific screening/compilation. The only method I applied in this compilation study was to scan the collections of libraries I could access online. For this, I used the online Atatürk Library of the Istanbul Metropolitan Municipality, the Hakkı Tarık Us collection of the Beyazıt State Library with online access, the Seyfettin Özege collection of Atatürk University, which is also accessible online and the digital archive of the National Library, and at the end of this scanning study I compiled the “bird” texts that I was able to identify.

    This compilation work cannot be seen as a completed work that covers the whole. Here I am just giving a start for a database for 19th century’s bird texts in Turkish. Therefore, this compilation work is open to be developed further. However, my goal is not just to compile. I also try to evaluate and analyze the complied texts in terms of the conditions specific to that period and today’s taxonomy.  

    In this context, in the archive work I have done so far, I have come across a detached book and a book section published in the Ottoman Empire until the beginning of the 20th century.  The first of these is Ahmed Midhat’s book Kuşlar (Birds) for children and published in 1889, and the second is the chapter called “Birds” in the book Tarih-i Tabi (1896) translated by Mahmud Esad Yenişehirli from the French writer Langlebert. Apart from these two books, I have also compiled one hundred and fifty articles about birds in various aspects and characteristics published in the newspapers and magazines of the period.

    It has not yet been possible to analyze and review this accumulation as a single data.  To do this, the essential works such as archive search, compilation, transfer to Latin letters, researching and determining the relationship of the texts with any other published text or author, if any, and evaluating each text individually must be totally completed. Obviously, this is a task that can be overcome in just an exceptionally long time with a single-man effort.  For this reason, without waiting for the end of my work, I decided to publish the manuscript separately on my personal blog, when I finished its transcription into Latin letters, background research and analyzing.  These texts are added one after another and form a tefrika, an old Turkish idiom for the series of articles.

    The text below is a part of the series of articles.

    ***

    In this series of articles in which I trace the written texts produced about birds and bird watching in Turkey in the 19th century [1], this time it turns a translated essay named “Toygar” (Skylark in English) published in the 37th issue of Mecmua-i Lisan dated on 12.09.1899 (R. 30.09.1315), by M. Fahreddin as translator. I am publishing the essay in its original form, which has been transferred to Latin letters, and with explanations that I have put in square brackets next to some words and phrases for today’s reader who may not be familiar with archaic Turkish in that period. The original text in question, a part of the book named L’oiseau (Birds) (1856) written by French historian Jules Michelet (1798-1874), is a passage about l’aloutte (skylark) which is Tarlakuşu[2] in Turkish.

                    First, I want to talk about the importance of the text, which is highly emotional with intense elements of “moral goodness” and “mercifulness”, whereas will be still considered as scientific for the history of science, both in a point of birdwatching and its relationship with authoring ideology and habits of scientific and literary texts in the early [3] modernization phase of Turkey. When talking about birdwatching in Turkey in the 19th century, at least when talking about the written texts on birdwatching, it is necessary to mention the moralistic, overly emotional, and sentimental [4] perspective, form and style that prevailed in Turkish literature at that time. There may be many varied reasons for this trend at that time, but here, as quoting the essay called “Toygar”, I would like to talk about the ones that can be related to birdwatching and/or ornithology.

    One of the reasons for this extreme sentimental inherent in Turkish literature in Turkey, which was in the stage of early modern transformation in the 19th century, and which gained momentum and functionality partly and regionally (generally among the educated bureaucrat class and in Istanbul), is the duality that the intellectual within Ottoman society carries with themselves, so that they tried to grope their way through their traditional and archaic moods to the technologically and institutionally “modern”. The intellectual of the period had the idea and desire to possess modern institutions and technology, but they also had strong motivation for the preservation of cultural codes from their past. This duality is evident in their perspectives, approaches, and choices. These intellectuals, who demanded the modern, interpreted all kinds of modern stuff related to their demand by their conservative attitude that they carried as a genetic inheritance.  Their duality, for example, is very evident in the case of novels.  In the very beginning, the novel, which first appeared in Turkish around in the middle of 19th century, had been seen as moral narratives based on moral goodness, and not only intellectual figures and authors but also readers looked for this moral emphasizing in every single page of every single novel.  So, for each literary and intellectual figure at that period, the novel meant preferring modern, while the tendency to the sentimental novel, which was based on moral goodness, meant a defense against conservative reactions still intact, both internal and external. This attitude was not limited to fictional and imaginary literary texts. All kinds of texts that make up the literature of that period, including those of a scientific nature, carry the influence of this tendency and point of view.  That being the case, it is not surprising that this is reflected in texts about bird watching, such as the text “Toygar”, the subject of this article.

    Another plausible reason why the sentimental perspective is dominant in a text on birdwatching published in the 19th century may be the hierarchy of beings that man has constructed by putting himself on the top, and man’s perception of superiority among all other beings, resulted from this hierarchy. From the point of view of that period, there is an artificial hierarchy established by moral categories such as “strength” and “weakness”, “evilness” and “goodness”, and “mercifulness” and “pitifulness” between different steps in taxonomy and between varied species in each step. In fact, this hierarchical perspective is the superior human perception of the modern world, it is not unique to Ottoman intellectuals in that age.  Nevertheless, considering that Turkish intellectual of the era had, just like conservatism, a feeling of superiority and power rooted in past glorious centuries of Ottomans in their social and cultural gens, the modern world’s perception about the superiority of human beings among all others had echoed with double effect among Turkish intellectual. From this point of view, it will be a little easier to understand that in an essay whose subject is ornithology, adjectives and definitions that should be specific to human beings such as “poor in clothes”, “miserable”, “injustice”, “wealthy at heart” are attributed to nature, animals, and birds.

    Regarding this sentimental point of view, Jules Michelet, the author of the original text of “Toygar”, should also be mentioned a little.  His name is first seen in Turkish printed materials at date during archive scans carried out within the scope of this study.  Before the mentioned essay I have taken here, there is no record related to him in archives, neither a book nor a periodical article. However, with the proclamation of the Republic in Turkey, it is seen that his books on French history and Renaissance history were translated into Turkish and published several times until the 1970s.  It may seem normal that the new political power who was trying to establish a notion of a nation state crossed his path with the historian Jules Michelet, who is called “nationalist” and “romantic” in some sources.  In fact, it is seen that these books were translated by names close to the Republican political power such as Kazım Berker.

    That there is some merit in calling Jules Michelet a “romantic” historian will be clearly understood in the following essay “Toygar”. Moreover, Michelet’s preface to his book L’Osieau [5] shows how emotional and romantic attitude he has towards natural history. Once in his preface says Michelet, while explaining who he received support from while authoring the book: “Am I saying that we have had no other assistance? To make such a statement would be unjust, ungrateful. The domesticated swallows which lodged under our roof mingled in our conversation. The homely robin, fluttering around me, interjected his tender notes, and sometimes the nightingale suspended it by her solemn music.”[6] (p.  IV)

    Finally, it would be enlightening to mention a few points about the word “toygar” that gives the essay its name. Toygar was used in Turkish taxonomy of that day as the equivalent of what we today call “tarlakuşu” (alauda arvensis).  The French equivalent used by Michelet in the original text is “l’aloutte”. Two articles previously published in this series were also about tarlakuşu[7]. These writings were Turkish translations of two poems, one of them written by James Hogg and the other by Percy Bysshe Shelley for skylarks (tarlakuşu).  There, in Turkish translations of the poems, was used “çayır kuşu” for “tarlakuşu”. Based on these two texts, it was concluded that the name of the species (Alauda Avensis) in Turkish at that time was çayırkuşu. Now with this article, it is seen that the species we call tarlakuşu in Turkish in today’s taxonomy was once called “toygar”.

    I would like to leave you alone with the essay transcribed into Latin alphabet with some explanatory notes in square brackets, after I underly a part of the essay that interests me very much. In the essay, Michelet states that the skylark, like the swallow, will, in case of need, nourish her sisters [8]: “l’alouette, comme l’hirondelle, au besoin, nourrira ses soeurs.” (Michelet, 1856, p.199) As a bird-watching researcher who is incomplete and raw, I cannot confirm this information from any ornithological source I have access to. Therefore, I leave this to the research and evaluation of you, the readers.

    TOYGAR

    [Jules Michelet, M. Fahreddin (Translator)]

    Çayırların, çiftçinin en mecruh [tercih edilen] kuşu toygarlardır. Çiftçinin refik-i daimi [her zaman yoldaşı], en müşkül işinde hemdemi [can ciğer arkadaşı] olan bu mürg teselli-aver [teselli edici kuş] bera-yı teşvik [destek olmak için] kendisini her tarafta bulur, imdadına yetişir, ümit-bahş olur [ümitlendirir]. Ümit, Fransızların ecdadı Galyalıların milli armalarını tezyin eden bir “kelime-yi mübecelle” [yüce bir kelime] olduğu hesabıyla, kıyafeti fakirane, fakat terennümü bol, kalbi gani olan bu kuşu tair-i milli intihap ve kabul etmişlerdir [milli kuş olarak seçip kabul etmişlerdir].

                    Toygarın tırnaklarının vaziyeti – yaratılışında tabiatın bir gadr-i mahsusu [doğanın mahsus yarattığı bir haksızlık] olarak – ağaçlar üzerinde konmaya müsait değildir. Yerde zavallı tavşana komşu, tarla izinde gayr-i mahfuz [korunaksız] bir yuva yapar. Ne kadar endiş-nak [sıkıntılı], ne rütbe elem-nak [kederli] bir haldir ki, kuluçka olduğu zaman bile, hayatı bi-karari tehlikeye maruz! Bu mader-i gadr-didenin [haksızlığa uğramış annenin] latif hazinesini şahin ile çaylaktan ancak bir ot yığını muhafaza eder. Alelacele kuluçka olur, titreyen yavrucuklarını süratle büyütür.

                    Bu biçarenin, acıklı komşusu tavşanın derdine ortak olmayacağına kim inanmazdı? Lakin bilakis kendisinde –  bir hal-i garabet-i iştimal olarak [garip bir davranış olarak] – neşe, çabuk unutmak, hafif meşreplik gibi ahval-i garibe-yi ruhiye [garip bir ruh hali] vaki oldu. Bu tair-i milli tehlikeden kurtulur kurtulmaz mes’udiyetini, terennüm-i latifini [tatlı şarkılarını], zapt olunmaz meserretini [sevincini] tekrar bulur. Daha garibi, duçar olduğu müellim [elem veren] tehlikeler, geçirdiği hayat bî-sebat [değişken] kalbini meşakkate alıştırmaz (kendisini cefakar kılmaz); ahval-i ruhiyesine asla kâr-ger olmaz [etki etmez]: Mamafih [bununla beraber] neşeli, munis, mutemet olduğu kadar da mesut kalır.

                    Kuşlar meyanında muhabbet-i biraderaneye nadirü’l-misal bir numune-yi imtisal teşkil eder [Ancak kardeşler arasında rastlanan türden bir ilişkinin ve ilginin görüldüğü nadir kuşlardandır]. Toygar, kırlangıç gibi hin-i hacet [gerektiği zaman] haher-i bi-dermanını [zor durumdaki kız kardeşini] iaşe ve ikdar eyler [besler ve onunla ilgilenir]. En hafif bir ziya kendisini terennüme teşvike kafidir. Toygar gündüzün duhter-i nazik-teridir [çok nazik kız çocuğudur]. Vakt-i seher takarrüp ettiği, ufukta kızıllık peyda olduğu ve şems-i münir [parlak güneş] arz-ı çehre-yi ibtisam eylediği [gülümseyen çehresini gösterdiği] zaman da yuvasından ok gibi uçar, cû-yi semayı [gökyüzü boşluğunu] nagamat-ı neşat-averiyle [neşe veren şarkılarıyla] doldurur.

                     Toygar’ın tanin-endaz [çınlayan] bu gür sedası çiftçilerin hazır ol işaretidir. Peder: “Çayırkuşunu işitmiyor musunuz? Artık gitmeli.” der.

    Mecmua-i Lisan, 37, 12.09.1899 (R. 30 Eylül 1315), s. 171-172

    ENGLISH TRANSLATION OF THE ESSAY BY A. E.

    The bird of the fields before all others, the labourer’s bird, is the lark, his constant companion, which he encounters everywhere in his painful furrow, ready to encourage, to sustain him, to sing to him of hope. Espoir, hope, is the old device of us Gauls; and for this reason we have adopted as our national bird that humble minstrel, so poorly clad, but so rich in heart and song.

    Nature seems to have treated the lark with harshness. Owing to the arrangement of her claws, she cannot perch on the trees. She rests on the ground, close to the poor hare, and with no other shelter than the furrow. How precarious, how riskful a life, at the time of incubation! What cares must be hers, what inquietudes! Scarcely a tuft of grass conceals the mother’s fond treasure from the dog, the hawk, or the falcon. She hatches her eggs in haste; with haste she trains the trembling brood. Who would not believe that the ill-fated bird must share the melancholy of her sad neighbour, the hare?

    But the contrary has taken place by an unexpected marvel of gaiety and easy forgetfulness, of lightsome indifference and truly French carelessness; the national bird is scarcely out of peril before she recovers all her serenity, her song, her indomitable glee. Another wonder: her perils, her precarious existence, her cruel trials, do not harden her heart; she remains good as well as gay, sociable and trustful, presenting a model (rare enough among birds) of paternal love; the lark, like the swallow, will, in case of need, nourish her sisters.

    Two things sustain and animate her: love and light. She makes love for half the year. Twice, nay, thrice, she assumes the dangerous happiness of maternity, the incessant travail of a hazardous education. And when love fails, light remains and re-inspires her. The smallest gleam suffices to restore her song.

    She is the daughter of day. As soon as it dawns, when the horizon reddens and the sun breaks forth, she springs from her furrow like an arrow, and bears to heaven’s gate her hymn of joy. Hallowed poetry, fresh as the dawn, pure and gleeful as a childish heart! That powerful and sonorous voice is the reapers’ signal. “We must start,” says the father; “do you not hear the lark?” She follows them, and bids them have courage; in the hot sunny hours invites them to slumber, and drives away the insects. Upon the bent head of the young girl half awakened she pours her floods of harmony. Michelet, J. (1868). The Bird (Trans. A. E.). London, T. Nelson And Sons, Paternoster Row. (p. 238-239)


    [1] The order of publication of my articles within the scope of this series of articles is not according to any plan or order. In this context, since I want to make my work visible immediately, I publish each piece as soon as it is finished. The plan and/or order will be decided when the scanning, research, compilation, analysis, and evaluation studies related to the 19th century birdwatching literature are completed and the study will be integrated accordingly.

    [2] This information is not given with a clear citation in the article in the journal Mecmua-i Lisan. In the essay, there is the phrase “translations from French to Turkish” under the French part of the manuscript in Latin letters Michelet’s signature is included.

    [3] The term “early period” here refers to the first phase of Turkey’s modernization. In fact, modernization in Turkey is a “late” and “voluntary” modernization on a global and historical scale.

    [4] In the context of this text, the term “sentimental” is used to mean the author’s moral, emotional and melancholic approach to events and phenomena, not objective and rational. Again, in this text, this approach points to a general ideology, a general author’s attitude, not a specific artistic/literary point of view. In this period in Turkey, the relationship that the authors established with both the text and the subjects and objects in the texts can be usually defined with this term. The dominant emotions of the authors in the texts are mercy and grief. These two dominant emotions affect even the joyful, enthusiastic, and lyrical moments in the text to a greater or lesser extent. It should not be forgotten that this explanation is still a very general framework, and that there are some singular examples outside of this framework.

    [5] Michelet, J. (1856). L’osieau. Paris, Libraire de. L Hachette.

    [6] Michelet, J. (1868). The Bird (Trans. A. E.). London, T. Nelson and Sons, Paternoster Row.

    [7] https://kuslarveedebiyatcom.wordpress.com/wp-admin/post.php?post=6&action=edit&calypsoify=1&block-editor=1&frame-nonce=583670d8a4&origin=https%3A%2F%2Fwordpress.com&environment-id=production&support_user&_support_token

    https://wordpress.com/post/kuslarveedebiyatcom.wordpress.com/31

    [8] Michelet, J. (1868). The Bird (Trans. A. E.). London, T. Nelson And Sons, Paternoster Row. (p. 239)

  • TOYGAR

    by

    Tarlakuşu, 14.05.2022, Elmadağ, Ankara

    “KIYAFETİ FAKİR GÖNLÜ ZENGİN” KUŞ: TOYGAR[1]

                    19. yüzyılda Türkiye’de kuşlar ve kuş gözlemciliğine ilişkin üretilmiş yazılı metinlerin izini sürdüğüm bu yazı dizisinde[2] bu kez, Mecmua-i Lisan dergisinin 12.09.1899 (R. 30 Eylül 1315) tarihli 37. sayısında, çevirmen olarak M. Fahreddin imzasıyla yayımlanan “Toygar” adlı yazıyı ele alıyorum. Yazıyı özgün haliyle Latin harflerine aktararak ve günümüz okuyucusunun yabancılık çekmemesi için bazı sözcük ve sözcük gruplarının yanına köşeli parantezler içinde koyduğum açıklamalarla yayımlıyorum. Söz konusu yazının orijinali Fransız Tarihçi Jules Michelet’e (1798-1874) ait. Bu metin, Michelet’in L’Oiseau (Kuşlar) adlı kitabının toygar kuşuyla (l’aloutte, tarlakuşu) ilgili kısmından bir parçanın çevirisi.

                    Ama önce, “ahlaki iyilik” ve “merhamet” unsurlarının ağırlığının hissedildiği duygusal, yine de bilim tarihi açısından bilimsel kabul edilecek bu metnin hem kuş gözlemciliği açısından öneminden hem de bir parça Türkiye’nin erken dönem[3] modernleşme evresinde bilimsel ve yazınsal metin üretimiyle ilişkisinden söz etmek istiyorum. 19. yüzyılda Türkiye’de kuş gözlemciliğine ilişkin konuşurken, en azından kuş gözlemciliğine ilişkin yazılı metinlerden bahsederken, Türkçe yazında o dönemde egemen olan ahlakçı, aşırı duygusal, santimantal[4] bakış açısı, biçim ve biçemden de söz etmek gerekiyor. O dönemde bu yaklaşıma olan eğilimin farklı birçok nedeninden bahsedilebilir. Ben burada, aşağıda alıntıladığım “Toygar” adlı yazıyla, yani kuş gözlemciliğiyle ilişki kurulabilecek olanlarından  bahsetmek istiyorum.

    19. Yüzyılda kısmen ve bölgesel (genel olarak eğitim görmüş bürokrat sınıf arasında ve İstanbul’da) olarak ivme ve işlevsellik kazanan erken dönem modernleşme evresinde olan Türkiye’de Türkçe yazına içkin bu aşırı duygusallığın nedenlerinden biri, kurumsal ve teknolojik olarak “modern” olanın peşinden el yordamıyla gitmeye çalışan aydın sınıfın içlerinde taşıdığı düalitedir. Dönemin aydın sınıfı, modern kurumlar ve teknolojiye sahip olmak fikri ve arzusuna sahipti, ama aynı zamanda benliklerinde, geçmişlerinden kültürel kodlarla taşıdıkları muhafazakarlığın da özgül bir ağırlığı vardı. Bakış açılarında, yaklaşımlarında ve seçimlerinde bu ikilik belirgindir. Moderni talep eden bu aydınlar, taleplerine konu her türlü modernliği genetik miras olarak taşıdıkları muhafazakarlığın bu ince imbiğinden geçirmişlerdir. Bu yaklaşımları, örneğin romanlar konusunda çok belirgindir. Bizde 19. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren tanınmaya, okunmaya ve yazılmaya başlanan roman konusunda gerek aydının, gerek okuyucunun, gerekse de yazarın tercihi belirgin bir şekilde “ahlaki iyiliğe” dayanan örnekler olmuştur. Şunu demek istiyorum: O dönemde romana yönelmek moderni tercih etmek; ahlaki iyiliği ön plana çıkaran santimantal romanlara yakın durmak da hala diri muhafazakar tepkileri (gerek içsel gerekse de dışsal) karşılamak anlamına geliyordu. Bu tutum sadece kurmaca ve imgesel yazınsal metinlerle sınırlı değildi. O dönem literatürünü oluşturan her türlü metin, bu arada bilimsel nitelikte olanlar da dahil bu eğilimin ve bakış açısının etkisini taşırlar. Hal böyleyken, bunun, bu yazının konusu “Toygar” metni gibi kuş gözlemciliğiyle ilgili metinlere yansımış olması hiç de şaşırtıcı değildir.

    19. yüzyılda yayımlanmış kuş gözlemiyle ilgili bir metinde santimantal bakış açısının başat olmasının bir başka nedeni, insanın kendini merkeze alarak kurgulamış olduğu varlıklar hiyerarşisi ve bu hiyerarşinin insanda yarattığı üstünlük algısı olabilir. Taksonomideki her farklı basamak arasında ve her farklı basamağın her farklı türü arasında “güçlülük” “güçsüzlük”, “yücelik” “zavallılık”, “iyilik” “kötülük” gibi ahlaki kategorilerle oluşturulmuş yapay bir hiyerarşi mevcuttur. Aslında bu hiyerarşik bakış açısı modern dünyanın üstün insan algısıdır; dönemin Türkiyeli aydınına özgü bir durum değildir. Yine de geçmiş yüzyıllarda Osmanlı olmanın yarattığı güç ve üstünlük hissinin, dönemin Türkiyeli aydınlarınca, aynı muhafazarlık gibi kültürel ve toplumsal genetik kodlarla hala taşınmakta olduğu düşünülürse, modern dünyanın evrensel üstün insan algısının Türkiyeli aydında ekolanarak güçlenmiş olduğu zorlama bir çıkarım olmayacaktır. Buradan hareketle, konusu ornitoloji olan bir yazıda “fakir kıyafetli”, “zavallı”, “haksızlık”, “gönül zenginliği” gibi insana özgü olması gereken sıfat ve tanımlamaların doğaya, hayvanlara, kuşlara atfedilmiş olmasını anlamak biraz daha kolaylaşacaktır.

    Bu santimantal bakış açısıyla ilgili olarak “Toygar” metninin asıl yazarı Jules Michelet’ten de biraz bahsetmek gerekir. Öncelikle, bu çalışma kapsamında yapılan arşiv taramalarında adıyla ilk kez karşılaşılmaktadır. Aşağıya aldığım yazısından önce Türkiye’de herhangi müstakil bir kitabı ya da dergi ve gazetelerde herhangi bir yazısı yayımlanmamıştır. Ancak daha sonra Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte Fransız ve Rönesans tarihiyle ilgili kitaplarının 1970’li yıllara kadar birkaç kez Türkçeye çevrilip basıldığı görülüyor. Ulus devlet yaratma sürecindeki yeni iktidarın, kimi kaynaklarda “ulusalcı” ve “romantik” olarak adlandırılan tarihçi Jules Michelet ile yollarının kesişmesi olağan karşılanabilir. Nitekim bu kitapların Kazım Berker gibi Cumhuriyet dönemi iktidarına yakın isimlerce çevrilmiş oldukları görülmektedir.

    Jules Michelet’eye “romantik” tarihçi denmesinde haklılık payı olduğu, aşağıdaki “Toygar” yazısından da açıkça anlaşılacaktır. Ayrıca Michele’nin L’Osieau[5] adlı kitabına yazdığı önsözde de, doğa tarihine ne kadar duygusal ve romantik yaklaştığı ilk bakışta kendini belli eder. O önsözün bir bölümünde Michelet, kitabı yazarken kimlerden destek aldığını açıklarken şöyle der: “Başka destekçilerimiz yok mu sanıyorsunuz? Onların adlarını da burada anmamak haksızlık, nankörlük olurdu. Çatımızın altına konan tanıdık kırlangıçlar sohbetimize katıldı. Etrafımda dolaşan bahçemizin ev sahibi kızılgerdan, kitabıma nazik notlar ilave etti ve bazen bülbül, içe işleyen konserleriyle onun bu katkısını bir süre erteledi.” (s. IV)

     Son olarak yazıya adını veren “toygar” kelimesiyle ilgili birkaç hususu belirtmek aydınlatıcı olacaktır. Toygar o günün taksonomisinde, bugün tarla tarlakuşu (alauda arvensis) dediğimiz türün karşılığı olarak kullanılmaktadır. Orijinal metinde Michelet’nin kullandığı Fransızca karşılık ise “l’aloutte”. Bu sayfada daha önce yayımlanmış iki yazı da tarlakuşlarıyla ilgiliydi[6]. Bu yazılar biri James Hogg’un bir diğeri Percy Bysshe Shelley’in tarlakuşlarına yazdıkları şiirlerin Türkçe çevirileriydi. Orada tarlakuşu türü için “çayır kuşu” karşılığı kullanılıyordu. Bu iki metne dayanarak, türün o dönemde Türkçedeki adının çayır kuşu olduğuna kanaat getirilmişti. Şimdi bu yazıyla birlikte günümüz taksonomisinde Türkçe tarlakuşu olarak adlandırdığımız türe “toygar” denildiği görülmüş oluyor.

    Aşağıya, Latin harflerine çevirerek ve köşeli parantezler içinde bazı açıklayıcı notlar eklediğim yazının çok ilgimi çeken bir bölümünün altını çizerek sizi yazıyla baş başa bırakmak istiyorum. Bu yazıda, tarlakuşlarının gerektiği durumlarda kırlangıçlar gibi kardeşlerini beslediğini belirtiyor: “l’alouette, comme l’hirondelle, au besoin, nourrira ses soeurs.” (Michelet, 1856, s.199)  Kuş gözlemciliği yanı eksik ve ham olan bir araştırmacı olarak bu bilgiyi ulaşabildiğim herhangi bir ornitolojik kaynaktan teyit edemem. Dolayısıyla bunu siz okuyucuların araştırma ve değerlendirmesine bırakıyorum.

    TOYGAR

    [Jules Michelet, M. Fahreddin (Çev.)]

    Çayırların, çiftçinin en mecruh [tercih edilen] kuşu toygarlardır. Çiftçinin refik-i daimi [her zaman yoldaşı], en müşkül işinde hemdemi [can ciğer arkadaşı] olan bu mürg teselli-aver [teselli edici kuş] bera-yı teşvik [destek olmak için] kendisini her tarafta bulur, imdadına yetişir, ümit-bahş olur  [ümitlendirir]. Ümit, Fransızların ecdadı Galyalıların milli armalarını tezyin eden bir “kelime-yi mübecelle” [yüce bir kelime] olduğu hesabıyla, kıyafeti fakirane, fakat terennümü bol, kalbi gani olan bu kuşu tair-i milli intihap ve kabul etmişlerdir [milli kuş olarak seçip kabul etmişlerdir].

                    Toygarın tırnaklarının vaziyeti – yaratılışında tabiatın bir gadr-i mahsusu [doğanın mahsus yarattığı bir haksızlık] olarak – ağaçlar üzerinde konmaya müsait değildir. Yerde zavallı tavşana komşu, tarla izinde gayr-i mahfuz [korunaksız] bir yuva yapar. Ne kadar endiş-nak [sıkıntılı], ne rütbe elem-nak [kederli] bir haldir ki, kuluçka olduğu zaman bile, hayatı bi-karari tehlikeye maruz! Bu mader-i gadr-didenin [haksızlığa uğramış annenin] latif hazinesini şahin ile çaylaktan ancak bir ot yığını muhafaza eder. Alelacele kuluçka olur, titreyen yavrucuklarını süratle büyütür.

                    Bu biçarenin, acıklı komşusu tavşanın derdine ortak olmayacağına kim inanmazdı? Lakin bilakis kendisinde –  bir hal-i garabet-i iştimal olarak [garip bir davranış olarak] – neşe, çabuk unutmak, hafif meşreplik gibi ahval-i garibe-yi ruhiye [garip bir ruh hali] vaki oldu. Bu tair-i milli tehlikeden kurtulur kurtulmaz mes’udiyetini, terennüm-i latifini [tatlı şarkılarını], zapt olunmaz meserretini [sevincini] tekrar bulur. Daha garibi, duçar olduğu müellim [elem veren] tehlikeler, geçirdiği hayat bî-sebat [değişken] kalbini meşakkate alıştırmaz (kendisini cefakar kılmaz); ahval-i ruhiyesine asla kâr-ger olmaz [etki etmez]: Mamafih [bununla beraber] neşeli, munis, mutemet olduğu kadar da mesut kalır.

                    Kuşlar meyanında muhabbet-i biraderaneye nadirü’l-misal bir numune-yi imtisal teşkil eder [Kardeşler arasında ilişkinin ve ilginin göründüğü nadir kuşlardandır]. Toygar, kırlangıç gibi hin-i hacet [gerektiği zaman] haher-i bi-dermanını [zor durumdaki kız kardeşini] iaşe ve ikdar eyler [besler ve onunla ilgilenir]. En hafif bir ziya kendisini terennüme teşvike kafidir. Toygar gündüzün duhter-i nazik-teridir [çok nazik kız çocuğudur]. Vakt-i seher takarrüp ettiği, ufukta kızıllık peyda olduğu ve şems-i münir [parlak güneş] arz-ı çehre-yi ibtisam eylediği [gülümseyen çehresini gösterdiği] zaman da yuvasından ok gibi uçar, cû-yi semayı [gökyüzü boşluğunu] nagamat-ı neşat-averiyle [neşe veren şarkılarıyla] doldurur.

                     Toygar’ın tanin-endaz [çınlayan] bu gür sedası çiftçilerin hazır ol işaretidir. Peder: “Çayırkuşunu işitmiyor musunuz? Artık gitmeli.” der.

    Mecmua-i Lisan, 37, 12.09.1899 (R. 30 Eylül 1315), s. 171-172


    [1] Tarlakuşu (Alauda Avensis)

    [2] Bu yazısı dizisi kapsamında yer alan yazılarımın yayımlanma sıralaması herhangi bir plana ya da düzene göre değildir. Bu kapsamda yaptığım çalışmalarımı hemen görünür kılmak istediğim için her parçayı biter bitmez yayımlamaktayım. Plana ve/ya da düzene, 19. Yüzyılla ilgili tarama, araştırma, derleme, çözümleme ve değerlendirme çalışmaları bitip dönem tamamlandığında karar verilecek ve buna göre çalışmaya bütünlük kazandırılacaktır.

    [3] Buradaki “erken dönem” terimiyle, Türkiye modernleşmesinin ilk evresi kastedilmektedir. Aslında Türkiye’deki modernleşme küresel ve tarihsel ölçekte “geç” ve “iradi” bir modernleşmedir.

    [4] Bu metin kapsamında “santimantal” terimi, yazarın olay ve olgulara nesnel ve rasyonel değil, ahlaki ve duygularıyla yaklaşımı anlamında kullanılmaktadır. Yine bu metinde bu yaklaşım, belirli sanatsal/yazınsal bir bakış açısına değil, genel bir ideolojiye, genel bir yazar tutumuna işaret etmektedir. Türkiye’de bu dönemde yazarların, gerek metinle gerekse de metinlerdeki özne ve nesnelerle kurduğu ilişki genel olarak bu terimle tanımlanabilir. Yazarların metinlerdeki başat duyguları merhamet ve kederdir. Bu iki başat duygu metindeki neşeli, coşkulu ve lirik anlara bile az ya da çok sirayet eder. Bu açıklamanın yine de çok genel bir çerçeve olduğunu, bu çerçevenin dışında kimi tekil örneklerin olduğunu da unutmamak gerekir.

    [5] Michelet, J. (1856). L’Osieau. Paris, Libraire de. L Hachette.

    [6] https://kuslarveedebiyatcom.wordpress.com/wp-admin/post.php?post=6&action=edit&calypsoify=1&block-editor=1&frame-nonce=583670d8a4&origin=https%3A%2F%2Fwordpress.com&environment-id=production&support_user&_support_token

    https://wordpress.com/post/kuslarveedebiyatcom.wordpress.com/31