KUŞLAR VE EDEBİYAT

Kuşlar hakkında, edebiyata dair…

  • UMUM BAYKUŞLAR

    by

    Yine baykuşlarla devam ediyorum. Bu kez baykuşlarla ilgili ansiklopedik bilgiler veren bir makaleyi Latin harfleriyle buraya aktarıyorum. O dönem Osmanlı’da, yayımlanan birkaç bilim/teknoloji dergisinden biri olan Hazine-i Evrak’ın 30 Kasım 1881 tarihli 14. sayısında yer alan “Umum Baykuşlar” adlı bu makale, Ahmed Hamdi (Şirvani) Efendi (1864-1890) imzalı.

    Bundan bir önceki Ali Nâzîma imzalı “Baykuş” adlı yazıdan çok önemli bir farkı var bu metnin. Yine baykuşlar hakkında genel bilgiler veren o ilk metin daha çok yazarının kişisel gözlemlerine dayanan bir deneme formundaydı ve tipik bir kuş gözlem yazısı şeklinde düzenlenmişti. Bu seferki yazı ise daha nesnel ve daha bilimsel bir içeriğe sahip. Burada beş farklı tür baykuş bazı bilimsel tespitlerle ve kuşların insana ve topluma olan etkileriyle neredeyse ansiklopedik formda okuyucuya tanıtılmaktadır.

    Bazı kanıtlara göre bu metin, bir öncekinden başka bir yönüyle daha ayrılıyor. Ali Nâzîma’nın “Baykuşlar” adlı metni telif (özgün) olduğu anlaşılan bir denemeyken, bu metnin çok büyük bir kısmı Fransızcadan çeviridir ve kısmen çevirmenin görüşleri ve eklemeleriyle bir makale olarak düzenlenmiştir. Söz konusu makalede baykuş türlerinin adlarının Fransızca karşılıklarıyla verilmesi beni bu yönde bir araştırma yapmaya itti ve bu araştırmanın sonucunda, Ahmet Hamdi Efendi’nin bu yazısındaki terminolojinin, Comte de Buffon’un Histoire Naturelle (ilk yayınlanmaya başladığı tarih 1744) adlı 36 ciltlik doğa tarihi ansiklopedisinin kuşlara ayrılmış 9 cildinin (ilk yayın tarihi 1771) ikincisindeki terminolojiyle tam olarak örtüştüğünü keşfettim.

    Histoire Naturelle Fransızca bir yapıt. Fransızca bilgimin yetersizliği yüzünden bu eserin en azından bir İngilizce çevirisini aradım. Çünkü sadece Buffon ve Ahmet Hamdi Efendi’nin aynı terminolojiyi kullanıyor olmaları, yazının çeviri olduğuna dair yeterli kanıt olamazdı. Nitekim aradığım o İngilizce çeviriyi Oxford Üniversitesinin metin arşivinde[1] buldum. Bu metin, Ahmed Hamdi efendinin yazısının çeviri olduğunu kesin olarak belirlemiş oldu.

    Ahmed Hamdi, Buffon’un ansiklopedik eserindeki toplam beş baykuş türünü kimi kısaltma, ekleme ve uyarlamalarla çevirmiş ve söz konusu bu makaleyi oluşturarak Hazine-i Evrak’ta yayımlamıştır. Daha önce dile getirdiğim gibi, bu dönemde gerek bilimsel makalelerde gerek denemelerde ve gerek sair metinlerde evrensel atıf sistemi neredeyse hiç kullanılmamaktadır. Çeviri eserlerin çoğunda, orijinal kaynak ve yazarla ilgili bilgiler bir yana, eserin çeviri olduğu bile belirtilmemiştir.

    Buffon’un Histoire Naturelle’i yani Tarih-i Tabii[2]’si, 19. yüzyıl Osmanlı aydınlanmasında sıkça sözü edilen, başvurulan ve atıfta bulunulan bir doğa tarihi kaynağıdır. Ebüzziya Tevfik, 1881 yayımlanan ve 1891 yılında ikinci baskısı da yapılan, Comte de Buffon’un yaşamöyküsünün anlatıldığı Buffon adlı kitabında konuyla ilgili şunları söylüyor:

    “Buffon bizce dahi maruftur [bizde de tanınır]. Çünkü esmar-ı eseri [eserlerinden biri] olan Tarih-i Tabii’si bundan seksen sene mukaddem [önce] Türkçemize tercüme edilmiş(*) binaenaleyh mahsul-i tetebbuattan [araştırmalarının sonuçlarından] milletimiz dahi müstefit olmuşsa [yararlanmışsa] da güzeran-ı hayatına [hayat hikayesine] dair hiçbir yerde topluca malumat verilmemiştir.

    (*) Selim-i Salis’in [III. Selim’in] reisü’l-ettibasından [baş hekimlerinden] Behçet Efendi marifetiyle lisanımıza nakil edilmiş ve altmış beş sene sonra birinci defa olarak Tasvir-i Efkar’da tefrika [dizi yazı] suretiyle neşrolunmuştur [yayınlanmıştır].[3]” (1881, s. 4)

                    “Umum Baykuşlar” adlı makalede toplam beş baykuş türü tanıtılmaktadır. Ahmed Hamdi’nin “gece kargası” dediği ilk türün Buffon’daki adı “La Hulotte”tur. Bu ilk tür benim yaptığım çıkarımlara göre, günümüz taksonomisinde bildiğimiz Türkçe adıyla Alaca Baykuştur. Buffon’un Oxford İngilizce çevirisinde bu kuşla ilgili isim etimolojisi şu şekilde verilmiştir: “The ALUCO OWL. • La Hulotte, Buff. , • Strix Aluco, Linn. Gmel. and Scop. , • Ulula, Briss. and Will. , • Noctua Major, Fris. , • Ulula Vulturina, Klein. , • Black Owl, Albin. , and • Brown Owl *, Penn. and Lewin.”

                    Makaledeki ikinci baykuş türü, fazlasıyla karışık bir durum. En azından benim için öyle. Buffon bu türe “Chat-Huant”, Ahmet Hamdi “Feyyad”[4] diyor. Oxford’un İngilizce çevirisinde ise kuşun adı “Tawny Owl”. Oysa günümüz taksonomisinde Tawny Owl, Alaca Baykuşun (Strix Aluco) İngilizce adı. Karışıklık tam da burada başlıyor işte. Hem Buffon’da hem de Oxford çevirisinde bu türün Latince adı Strix Stridula. Bu Latince adı, bugün kullandığım hiçbir kaynakta bulamadım. Günümüz taksonomisinde Strix Stridula yok gibi durmaktadır. Bu da şu iki ihtimali düşündürmektedir. İlki bu baykuş türü bugün artık taksonomide farklı bir kategoride ve farklı bir adla anılıyor olabilir. İkincisi de, bu baykuş türünün soyu maalesef tükenmiş ve günümüze ulaşamamış olabilir. Böylece bu ad günümüz taksonomisinden de bir ihtimal düşmüştür. Bu noktanın ornitoloji konusunda uzmanların aydınlatmasına muhtaç olduğunu belirtmeliyim.

                    Aslında Ahmet Hamdi, bu tür için başka bir olasılığı daha düşündürecek malzeme veriyor bize. Bu kuşu “Feyyad” olarak adlandırmasının yanında bir de ona “Açlıktan Bağırıp Kıvrılan Baykuş” diyor. Ne Buffon’un orijinal kitabında ne de Oxford’un İngilizce çevirisinde bu benzetme ve adlara karşılık gelecek bir tanımlama ya da adlandırma yok. Öyleyse bir ihtimal, Strix Stridula bir zamanlar Türkiye sınırları içinde de bilinen bir kuştu ve bu kuşun yerel adları da vardı.

    Tabi tüm bunlar şu an için bir tahmin olmanın ötesinde bilimsel bir kesinlik taşımıyor. Ancak anlaşılan o ki Buffon’un La Hulotte ve Le Chat-Huant, Ahmet Hamdi’nin Gece Kargası ve Feyyad olarak adlandırdıkları baykuşların birbirlerinden farklı baykuş türleri olup olmadığı ve eğer farklı türlerse Feyyad’ın bir zamanlar Türkiye sınırları içinde de yaşayıp yaşamadığının araştırılıp tespit edilmesi kuş bilimi tarihi açısından önemlidir.

    Umum Baykuşlar adlı makale bundan sonra Peçeli Baykuş türüyle devam ediyor. Bu kuşun Buffon’da adı L’Effraie ya da La Fresaie, Oxford’un İngilizce Histoire Naturelle çevirisinde İngilizcesi The White Owl’dur. Ahmet Hamdi bu kuşun adına da, laf taşıyan, arabozan anlamlarına gelen Nemmam diyor. Yine bu adlandırmadan da peçeli baykuşun o dönem Osmanlı toplumunda bilinen bir baykuş türü olduğunu öğreniyoruz. Ancak burada şu sorunsalı bir daha dile getirmekte fayda var. Feyyad, Nemmam gibi adlar, insanlar arasında yaygın yerel adlar mı yoksa bu türdeki kuşların Arapça bilimsel adları mı, bu metinden yola çıkarak tam olarak anlaşılamıyor.

    Ahmet Hamdi, peçeli baykuş türünü “ölüm haberi veren baykuş” olarak da adlandırıyor. Bu tanımlama Buffon’un tanımıyla aynı. Ancak Buffon’da peçeli baykuşun arabozuculuğuna dair herhangi bir şey bulunmuyor. Bu da gösteriyor ki, Peçeli Baykuşun varlığından Ahmet Hamdi de bizzat kendi tanıklığıyla haberdar ve bu kuşun da yerel topluluk arasında yaygın adları ve bu kuşla ilgili yaygın inanışlar mevcut.

    Makale bundan sonra Kır Baykuşu ve Kukumav türleriyle devam ediyor. Ahmed Hamdi, Kır Baykuşunun yerleşim olan bölgelerden uzakta yaşadığını ve tarımsal ürünlerine zararlı haşeratı yedikleri için bunları çiftçilerin sevdiğini söylerken, Kukumavın da gündüzleri de görünüp kırlangıçları avlayabildiğini belirtiyor.

    Baykuşgiller (Strigidae) ailesine mensup kuşlar, genel olarak geceleri yaşayıp avlandıkları ve gecenin sessiz karanlığında yankılanan seslerinin insanlara gizemli gelmesinden olsa gerek, öteden beri insanların ilgisini çekmektedir. Örneğin Kukumav adı verilen baykuşun Latince adı Athene Noctua’dır. Bunun nedeni, Yunan mitolojisinde sanat, bilgelik, zekâ, barış ve ocak tanrıçası olarak bilinen Athena’dır. Bu Latince adı “Athena’nın gece kuşu” gibi Türkçeye çevirsek yanlış olmaz. İnsanlığın bugün haberdar olduğu en eski kayıtlardan beri baykuşların hayatımızın çok içinde olduğunun bir kanıtı bu. Sadece doğal yaşam alanlarındaki doğal yaşam serüvenleriyle de değil üstelik. Dinsel, imgesel, fantastik, gizemli, kurmaca, sanatsal ve buna benzer birçok biçim ve yakıştırmayla hayali, ideolojik ve estetik olarak da asırlardır bizimle birlikteler baykuşlar. Dinsel, siyasal metinlerimizde onlara yer vermiş, onlarla imgeler ve kurmaca dünyalar yaratmış ve onları birçok korkumuza, tasamıza, kederimize bahane etmiş, onlarla batıl inanışlar üretmişiz. Yarattığımız tüm bu görüngülerin bir kısmına hayranlıkla, bir kısmına korkuyla tanık olmuş; bu görüngülerden kimi zaman zaman estetik hazlar devşirmiş, kimi zaman paha biçilmez dersler çıkarmışız. Ancak çoğunca bu görüngüler insanların “toplumsallaşması”nda araçsallaştırılmış, yani “hizaya girmemizde” bize yardımcı olmuşlar.

    Belki de bu yüzden, maalesef onları kendi uydurduğumuz hayaller ve hikayelerle tanımış, doğadaki gerçekliklerini bilip öğrenmeye pek gönül indirmemişiz. Sırf bu uydurma hikayeler yüzünden bugün hala baykuşlar sebepsiz yere öldürülebiliyor. Yani insanlık kimi zaman, kimi coğrafya ve kimi koşullarda baykuşlara, diğer kuşlara yaşattığı felaketlerin iki katını yaşatabiliyor. Oysa onlar doğal yaşamın ve dengenin olmazsa olmaz estetik uzuvlarıdır. Bakış açımızı biraz değiştirebilir ve doğaya olan kadim bağımızı ve uyumumuzu bir parça anımsayabilirsek baykuşların gecenin güzelliğine güzellik katan eşsiz canlılar olduğunu fark etmemiz hiç de zor olmayacaktır. Bu kavrayışın yansıması olan aşağıdaki Buffon/Ahmed Hamdi metnini keyifle okumanızı diliyorum.


    [1] Oxford Text Archive: https://ota.bodleian.ox.ac.uk/repository/xmlui/bitstream/handle/20.500.12024/K109756.001/K109756.001.html?sequence=5&isAllowed=y (Erişim: 20.06.2022)

    [2] Tarih-i Tabii, Hekimbaşı Mustafa Behçet tarafından çevrilmiş olan Buffon’un Histoire Naturelle’sinin ilk cildinin adıdır. Doğa tarihi anlamına gelmektedir. Benim erişebildiğim kaynaklarda ilk basım tarihi 1854.

    [3] Eldeki arşiv kayıtlarına ve verilere göre Buffon’un Historie Naturelle’sini ilk kez Türkçeye kazandıran Mustafa Behçet Efendi (1774-1834), Hikmet-i Tabiiye ve Marifet-i Arz ve Tercüme-i Hayvanat gibi kitaplara da imza atmış bir bilim insanıdır. Dolayısıyla sözü edilen bu kitaplarla birlikte Behçet Efendi’nin tüm külliyatının gözden geçirilmesi Türkiye’de ornitoloji ve kuş gözlemciliği tarihiyle ilgili önemli veriler sunma kapasitesi ve ihtimaline sahiptir. Ayrıca 19. yüzyılda Osmanlı’da kuş gözlemciliği ve ornitoloji konusunda yaptığım bu çalışmada, Türkiye kuş gözlemciliği tarihinin başlangıcının en azından 18. Yüzyılın sonuna kadar gittiği de görülmektedir.

    [4] Yazının benim açından sıkıntılı yönlerinden biri de bu. Anlayabildiğim kadarıyla Ahmed Hamdi, yazısında tanıttığı baykuşların Arapça karşılıklarını veriyor; “feyyad, nemmam, büh, bûhe” gibi. Bu Arapça terminolojinin taksonomik açıdan analiz edilmesi konunun açıklığı açısından işe yarar bilgiler sunabilir. Ancak Arapça bilgim olmadığı için bu yazıda bunu gerçekleştiremiyorum.

    UMUM BAYKUŞLAR

                    Gece kargası[1] sair baykuşların kaffesinden [hepsinden] kabaca ve başı sorguçsuzca olarak iri ve gözleri yuvarlıktır. Çehresi yelekler altına gömülmüş ve gözleri dahi içeri batmış olduğu halde sincabi tüylerle ihata olunmuştur. Göz bebekleri dairesi siyahımsı veya koyu esmer veya bulanık fındıki renginde olur. Gagası sarımsı veya yeşilimsi olduğu gibi vücudunun üst tarafı siyah ve beyazımsı lekelerle beneklenmiş demir kırı renginde bulunmuştur ve vücudunun alt tarafında dahi tulen ve arzen [boyuna ve enine] haçvari siyah hatlarla çizili olarak beyaz tüyle örtülmüştür.

                    Uçarken kanatları şamata etmeyerek uçar ve daima sair baykuşlar misillü [gibi] yan taraftan tayeran eder [uçar] ve “huuu”dan ibaret olan sedası oldukça kurdun ulumasına benzer. Mevsim-i sayfta [yazın] ormanların ağaç yarıklarını ittihaz-ı mesken eylediği veçhile [yuva edinirken] bazen mevsim-i şitada [kışın] sakin olduğumuz mahallere gelip küçük kuşlarla sıçan ve kampanyol [fr. campagnol, tarla faresi] gibi sair küçük hayvanları şikar eder.

                    Feyyad veya Açlıktan Bağırıp Kıvrılan Baykuş ki[2]

    buna Fransızca Chat-Huant derler bu kuş matemsi gözleri ve tüylerinin elvan-ı muhtelife ile tezyin etmesi cihetiyle hasıl olan güzelliği ve “huhu”dan ibaret olan bağırmasıyla sair baykuşlardan tefrik olunur [ayrılır]. Hatta bu bağırmasından dolayı ismine yüksek sedalı baykuş denirse münasebet olur. Ormanlarda bulunan Fransa’nın Burgonya nam eyaletinde salifü’z-zikr [daha önce adı geçen] gece kargası denilen baykuştan ziyade mebzul olarak [daha çok] ağaçların yarığında iskan eder.

                     Ve İsveç diyarında bulunduğu gibi sair bilad-ı şimaliyede [kuzey şehirlerinde] dahi bulunan ve keza bir karadan diğer karaya geçmekte muktedir olduğundan Amerika’nın sıcak havalı memleketlerine varıncaya dek yayılmışlardır.

                    Nemmam [laf taşıyan] yahut Ölüm Haberi Veren Baykuş ki Buna Avrupalılar Çan Kulesi Baykuşu Derler[3]

                    “Bu kuşu gecenin sükûnetli zamanında mühiş mühiş [ürkütücü ürkütücü] ve kesik kesik haykırmasıyla sair baykuşlardan fark ve temyiz olunur [ayrılır]. Mezkûr kuş sekenesi [sakinleri, nüfusu] çok olan şehirler derininde iskan eden ahali kuşlar adadına ithal olunabilir [bu kuş, nüfusu çok olan kentlerde yaşayan kuşlardan sayılabilir], çünkü eski çan kuleleri ve kiliselerin ve sair yüksek binaların çatısı bunun gündüzleri mahal-i inzivasıdır [saklanma yeridir] ve akşamüzeri şafak zuhur ettiği zaman [güneş çekilirken] uzletgahlarından [yalnız yaşadıkları yuvalardan] dışarı fırlar.

                    Saftan adamlar buna musibet kuşu ve ölüm münadisi [tellalı] nazarıyla bakarlar. Şöyle ki bir evin üzerine devam ederek mutadi [alışılmış] olan sedasının [sesinin] gayri bir heyette feryat kopardığı zaman [artık bir feryada dönüştüğü zaman] o evde sakin olanlardan birini kabristana davet eder zannında bulunurlar.

                    Nemmam kendine mahsus olan kanat yeleklerinin güzelliğiyle sair baykuşlardan kolayca tefrik olunabilir. Telinin [tepesinin] üst tarafı beyaz benlerle benlenmiş ve esmer ve sincabi renklerle dalgalı sarı ve alt tarafı siyah noktalarla lekelenmiş beyaz tüylerle mesturdur [örtülüdür].

                    Gözleri muntazam bir daire şeklinde beyaz ince tüyler ve yeleklerle ihata [çevrelenmiştir] olunmuştur. Bu tüylerin yumuşak ve gayet ince olması mezkur [bu] kuşun ıstıyadına sebebiyet verir [avlanmasını kolaylaştırır]. Gözbebeğinin dairesi güzel sarı ve gagası beyaz ve gagasının ucu ela çengelli ve esmerdir. Ayağı ince tüylerle mestur [örtülü] ve parmakları beyaz ve tırnakları siyahımsıdır.

                    Nemmam nevi kesretli [peçeli baykuşun birçok türü] olup hususiyle Avrupa memalikinde gayet mebzul [çok] ve Amerika’nın da arazi-yi şimaliyesinden arazi-yi mutavassıtasına [kuzeyinden ortalarına] değin yerlerde de bulunur. Baykuş cinsinin bu nevi feyyad ve gece kargası denilen nevileri gibi yabancı kuşların lanelerinde [yuvalarında] yumurtladığı gibi rast gelen duvar ve ağaç yarıklarına yahut çatı altında yumurta vaz’ eder [koyar]. Mart nihayetinde ekseriya beş ve bazen altı veya yedi adet uzunca ve beyazımsı yumurta yumurtlar. Yavrusunu küçük böceklerle ve sıçan etleriyle besler. Yavrularının alelumum tüyleri ilk senelerindeyken beyaz olur. Etleri yumurtadan çıktıklarının üçüncü haftasında semiz ve lezzetli olduğundan Franklar tenavül edip [yiyip] lezzeti dahi fena olmadığı iddia ederler. Nemmam güzel havalı mevsimlerde ekseriya akşamüzeri şehir civarında bulunan ormanlara tereddüt edip [gidip] sabahları uzletgahlarına [yalnız kaldıkları yuvalarına] avdet ederek [dönerek] akşama değin tatlı tatlı uyurlar. Mutat gece olunca deliğinden hübut edercesine [aşağıya inercesine] uçarlar ve soğuğu şiddetli olan vakitlerde bunlardan beş altısı bir yarıkta bulunurlar.

                    Büh Namında Olan Baykuş ki Buna Franklar Chouette veyahut Büyük Chevêche Derler[4]

                    Baykuşun bu nevi dahi gayet mebzul [çok] ise de salifü’z-zikr [daha önce anlatılan] nemmam nevi gibi bizim mesakin [evlerimiz] ve menazilimize [bulunduğumuz yerlere] çokça yaklaşmaz. İskân için ümraniyetten [medeni mahallerden] uzak mahallerde bulunan harap binaları ve taş ocağı ve kaya deliklerini ve tenhalığı sevdiğinden dağlık memleketleri tercih eylediği görülmektedir. Bu baykuş feyyad ve gece kargası denilen nevilerden gayet güzel sarı renkli gözleriyle kolayca tefrik olunur. Sıçanları çok telef ettiklerinden çiftçiler bu kuştan gayet memnundurlar. Nisan ayında gündüz ve gece gayet tatlı bir seda ile “kut” diye bağırdığı gibi yağmur yağdığı zaman bu “kut” savtı [sesi] “guyuk” demesini andırır bir surette tebdil eder [değiştirir] ve hiçbir vakit aşiyane [yuva] inşasıyla meşgul olmadığı gibi güvercin yumurtası irilikte beyaz renkli müdevver [yuvarlak] bir şekilde üç adet yumurtadan ziyade yumurtlamaz.

                    (Arapça Bûhe[5] Denilen Baykuş Nevi ki Buna Fransızlar Chevêche ya Küçük Chouette Derler)[6]

                    Bu kuş tahminen salifü’z-zikr [daha önce bahsedilen] feyyad küçük duc [ishakkuşu] denilen kuşlarla cüssede müsavi olup alelumum baykuş cinslerinin en ufak cirmlilerden [hacimlilerden] olmakla cüssesi bir karatavuk iriliğinde olabilirler. Bunun mutadı olan “pu-pu-pu” savtıdır [sesidir] ki uçarken tekrar tekrar bu savtla feryat ederek uçar ve bir de yumurtaya oturduğu zaman bir genç insanın birçok kere “lam hem ism”[7] diye bağırdığı vakit işitilen sedasına gayet müşabih bir suretle birbirini müteakip haykırır. Bûhe nadiren ormana çekilir ve illa bunun adi menzil ve mevası [meskeni ve sığınacak yeri] meskun mahallerden uzak olan taş ocağı ve eski ve metruk binalardır.

                    Mezkur [söz edilen] kuş mutlak gece kuşları nevinden olmayıp gündüz dahi sair gece kuşlarından iyi gördüğünden kırlangıç gibi küçük kuşların ıstıyadıyla [avıyla] meşgul olur. Yumurtası beyaz ve sarımtırak lekeli beş adet olup yuvasını kaya yarığında ve eski duvar çatlağında yapar.

    Ahmed Hamdi Efendi

    Hazine-i Evrak, 14, 30.11.1881, s. 219-224


    [1] Alaca Baykuş (Strix Aluco)

    [2] Chat-Huant (Strix Stridula)

    [3] Peçeli Baykuş (Tyto Alba)

    [4] Kır Baykuşu (Asio Flammeus)

    [5] Burada bir dizgi hatası olduğunu düşünüyorum. Arap harfleriyle yazımında “be, vav, ye ve he” harfleri var. Bu durumda “buye” okunmalıdır. Ancak “ye” harfinin yanlışlıkla yazıldığını, aslının “he” harfi olduğunu düşündüm. Yine de teyide muhtaçtır.

    [6] Kukumav (Athene Noctua)

    [7] Ahmet Hamdi bu kısmı aynen Buffon’dan çevirmiştir. Buffon’da bu kısım şöyledir: “qui ressemble beaucoup à la voix d’un jeune homme qui s’écrieroit, aime, hëme, esme plufieurs fois de fuite…” (vurgular bana ait)

    Hazine-i Evrak, 14, 30.11.1881
  • BAYKUŞ

    by

    İshakkuşu, Kürecik, Murat Akkaya

    BAYKUŞ

                   Osmanlı aydınlanmasının önemli eğitimcilerinden ve sözlük bilimcilerinden olan Ali Nâzîma’nın, 19. yüzyılda kaleme aldığı kimi gazete ve dergi yazılarıyla amatör bir kuş gözlemcisi olduğu da anlaşılmaktadır. Tespit edilebildiği kadarıyla Ali Nâzîma oldukça amatör bir tavırla ve sınırlı bir bilgiyle çevresinde gözlemlediği kuşlarla ilgili küçük deneme-makaleler kaleme almıştır. Onun bu çok önemli çabası, o dönemde kuş, doğa ve çevre bilinci ve duyarlılığını artırma yönünde yapılan nadir iş ve eylemlerden biri olmuştur. O günün entelektüel, siyasal ve toplumsal yapısı ve koşulları ile birlikte düşünüldüğünde, Ali Nâzîma’nın Türkiye kuş gözlemciliği tarihindeki önemi hemen anlaşılacaktır. Yazarın bu gözlemleri belki de Türkiye kuş gözlemciliği tarihindeki ilk kişisel gözlem kayıtlarıdır.

                   Ali Nâzîma, Maarif dergisinin 29.10.1891 yılında yayımlanan 10. sayısındaki “Baykuş” adlı yazısıyla, bu kez de baykuşlarla ilgili gözlemlerini okuyucusuyla paylaşmıştır. Yazarın “adi baykuş” olarak adlandırdığı türün, tam olarak anlaşılamamakla birlikte Asio (kulaklı baykuşlar) cinsi bir baykuş, çıkarımıma göre de büyük bir olasılıkla “kır baykuşu” olduğunu sanıyorum. Bu sonuca yazarın verdiği tarif üzerine varıyorum. Nitekim Ali Nâzîma, adi baykuş olarak adlandırdığı baykuşun tipik olarak, kafasında kulağa benzer sorguçları (kuşların tepelerindeki uzunca tüy demeti) bulunduğunu, kurs veçhine (surat çemberi) sahip olduğunu, ufak bir tavuk büyüklüğünde olduğunu ve kayalık, açık alanlarda yaşadığını söylemektedir. Bu verilerden yola çıktığımda ulaştığım sonuç kır baykuşudur (asio flammeus)[1]. Burada şunu da belirtmeliyim. Kişisel olarak daha önce kır ya da kulaklı orman baykuşu hiç gözlemlemedim. Ali Nâzîma’nın verdiği tariften yola çıkarak çeşitli kaynaklara başvurup karşılaştırmalar yaparak bu sonuca ulaştım.

                   Yazarımız “Baykuş” yazısında, adi baykuşlar haricinde birkaç başka baykuş türü olduğunu da belirtmektedir. Nâzîma bu baykuşların da adi baykuşlara benzediğini, sadece adi baykuşlar gibi sorguçları olmadığını belirtmiştir. Yazar, yazısında baykuşların besinleri, yuvaları, gece ve gündüz görüşleri, tüyleri ve fiziksel görünüşleri hakkında bilgiler vermektedir. Ancak yazısının bence en önemli ve çarpıcı kısmı, baykuşların insanları korkuttukları ve uğursuz sayıldıkları için öldürüldüklerini ve daha da acıklısı türlü işkencelere maruz bırakıldıklarını belirttiği bölümdür. İnsan barbarlığının, kör inançla birleşerek ne derecelerde vahim ve yıkıcı sonuçlar doğurabildiğini, Ali Nâzîma, kendi okurlarına dili döndüğünce, yeri elverdiğince anlatmaktadır. Maalesef günümüzde bu yıkıcılık, üstelik kör inançla da değil sözüm ona “teknolojiyle”, “çağdaşlıkla”, “kalkınmayla”, “ilerlemeyle” ve buna benzer daha birçok modernleşmeci safsatayla birleşerek artık çok daha sistemli, çok daha örgütlü ve çok daha geniş kapsamlıdır; dolayısıyla da vahamet, Ali Nâzîma’nın aklından bile geçiremeyeceği boyutlara ulaşmıştır.

                   Baykuşlara reva görülen muamelelerin tam tersine, yazarımıza göre, bu kuşlar tamamen zararsızdır ve bu kötü ve vahşi muameleye maruz kalmaları tamamen haksızlıktır. Dönemin faydacı bakış açısı bu yazıda da kendini daha sonraki satırlarda gösterse de, Ali Nâzîma’nın bu faydacılıktan önce, haksızlığa vurgu yapmış olması, o dönemin güdüleyici ve başat koşulları göz önünde bulundurulduğunda oldukça önemlidir. Yazarımız bu haksızlık vurgusundan hemen sonra, bu kuşların öldürülmesinin ve işkence görmesinin insanlara çok büyük bir zararı olduğunun altını çizer. Hatta bunu baykuşların memleketi kurtardıklarını söyleyecek kadar ileriye taşır. Ona göre baykuşların hiçbir uğursuzluğu yoktur, tersine memleketi kurtaran bu hayvanlar bize ve ülkemize çok faydalıdır.

                   Bu yazının hemen ardından, baykuşlarla ilgili daha bilimsel ve daha nesnel bir yazı[2] yayımlamayı planlıyorum. O yazının giriş kısmında belki bu yazıyla ilgili birtakım başka görüş, tespit ve karşılaştırmalara da yer verebilirim.

                   O yazıda görüşmek üzere. Keyifli okumalar…

    Baykuş

                   Güneş battıktan iki saat sonra karanlık olmaya başladığı vakit gece kuşları yani baykuşlar yuvalarından çıkıp avlarıyla meşgul olurlar. Bütün bu hayvanlar yırtıcı kuşlar sınıfına mensup olup geceleyin yırtıcı kuşlar familyasını teşkil ederler. Gündüzün yırtıcı kuşları gibi büyük ve çengel misali eğri gagaları ve pençelerinde büyük eğri tırnakları vardır. Tüyleri boz renkte olup bütün vücudu kaba ve sıcak tutucu tüylerle setr olunmuştur [örtülüdür] ki onları gecenin serinliğinden vikaye eder [korur]. Kanatları pamuk gibi yumuşak tüylerle mestur [örtülü] olduğundan gürültüsüzce uçarlar. Gözlerinin etrafında tüylerden yelpaze biçimi açılmış bir daire vardır ki kurs veçhi [surat çemberi] tesmiye olunur [olarak adlandırılır]. Bu kuşların cümlesi gece vakti iyi görürler. Kedi gözü gibi gölgede parlar olan gözleri yuvarlak ve büyüktür. Güneş ziyası bunların gözlerini kamaştırdığından gündüz asla görmezler. Bu halde gündüzden içtinap edip [kaçınıp] geceyi ve ayın sevimli ve beyaz olan ziyasını seveceği tabidir.

                   Adi baykuşlar ufak bir tavuk büyüklüğünde olup tüyleri esmer ve kara beneklerle müzeyyendir [süslüdür]. Başının üzerinde iki küçük sorgucu vardır ki iki kulak gibi görünür. Baykuşlar yuvalarını kayaların yahut harabe duvarların deliklerine yapıp gündüzleri oralarda uyur ve geceleri şikarlarını [avlarını] aramaya çıkar ve adi ve yer ve tarla fareleri ve köstebekler ile taayyüş ederler [beslenirler]. Bu adi baykuşlardan maada [başka] birkaç nevi baykuş olup cümlesinin adi baykuşlara müşabehetleri [benzerlikleri] varsa da yalnız sorguçları yoktur. Bazı esmer ve gümişi ve beyazdır ve bazı bozar renkte olup göğsü beyazımtıraktır. Bütün bu kuşların suret-i taayyüşleri birbirlerinin aynı olup cümlesi korkaklık ve vahşilikleriyle beraber insana kolaylıkla alışırlar. Bazı kimseler bu gece kuşlarından fevkalade korkup bağırmaları bir musibet ve felaket işaa eder [duyurur] zannederler ve bazıları da bu zarar iras etmeyen [vermeyen] hayvanları takip ederek öldürürler veyahut gaddarane [insafsızca] bir surette onlara eziyet verirler ki bu büyük bir haksızlık olmasıyla beraber bir hasar-ı azimdir [büyük bir zarardır]; zira bu kuşlar bizim için uğursuzluk olmadıktan maada [başka] memleketi halas ettiklerinden [kurtardıklarından] bizlere fevka’l-gaye [son derece] fayda-bahştır [faydalıdır].

    Ali Nâzîma

    Maarif, 7, 8.10.1891, s. 115


    [1] Bu noktada bir ikinci olasılık kulaklı orman baykuşudur (asio otus). Ancak kulaklı orman baykuşları ormanlık ve ağaçlık alanlarda yaşayıp avlandığından kır baykuşu olasılığını daha geçerli buldum.

    [2] Ahmed Hamdi Efendi, “Umum Baykuşlar”, Hazine-i Evrak, 14 (13.10.1881), s. 219-224.

    Maarif, 10, 29.10.1891, s. 152
  • KÜÇÜK KUŞLAR

    by

    Saka, Beytepe, 21.04.2021

    Ali Nâzîma’nın kuşlarla ilgili kaleme aldığı ve Maarif dergisinde yayımlanmış olan yazılarına devam ediyorum. Yazarımız bu kez “Küçük Kuşlar” adını taşıyan yazısında serçe, baştankara (büyük bir olasılıkla büyük baştankara), ispinoz, ketenkuşu, saka ve kanarya kuşlarıyla ilgili kısa bilgiler vermiş.

    Bu yazıda da kendime sorduğum ilk soru şu oldu: “Bu bilgileri Ali Nâzîma kendi gözlemlerinden mi derliyor yoksa belirli bir kaynaktan alıp özetliyor mu?” Bu soruya hala nesnel bir kanıta dayanan kesin bir yanıt veremiyorum. Ancak kişisel görüşüm, Ali Nâzîma, çevresindeki kuşları gözlüyor ve bu gözlemlerini entelektüel bilgileriyle birleştirip telif yazılar yazıyor.

    Bu noktada ikinci şıkkı neden düşündüğüm, bir niyet okuması mı yaptığım sorulabilir. Daha önceki yazılarımda da zaman zaman tekrar ettiğim üzere, ben dönemin basılı eserleriyle ilgili arşiv çalışmaları yapan bir araştırmacıyım. Bir arşiv araştırmacısı olarak böyle bir soruya vereceğim yanıtı, dönemin yazılı ve basılı malzemelerine karşı kaçınılmaz olarak takındığım şüpheci tutumla ilişkilendirmem gerek. Bu dönemde, bilhassa da bilimsel ve mesleki yazılarda bugün alışmış olduğumuz, evrensel geçerliliği olan atıf sistem ve yöntemleri neredeyse hiç kullanılmamıştır. Birçok çeviri yazının çeviri olduğu sonradan yapılan okumalarda ve araştırmalarda anlaşılmış, yine birçoğunun başına ya da sonuna sadece “Fransızcadan mütercemdir”, “İngilizceden mütercemdir” gibi açıklamalar konmakla yetinilmiş; çevirmenin ve orijinal kaynağın adlarının verildiği yazıların bazısında da verilen bu bilgilerin önemli bir kısmı “Arap” harfleri “Latin” harfleri uyumsuzluğu yüzünden tam olarak anlaşılamamıştır. Dolayısıyla böyle bir entelektüel ortamda üretilen ve benim üzerinde çalıştığım kaynaklara şüpheci yaklaşımım olağan karşılanmalıdır.

    Kişisel görüşümün Ali Nâzîma’nın amatör bir kuş gözlemcisi ve iflah olmaz bir yazı düşkünü yönünde olduğunu belirtmiştim, oradan devam edeyim. Ali Nâzîma bu kez belki de İstanbul’da bulunduğu mahallerde gördüğü kuşları, “güzel”, “hoş”, “eğlenceli” gibi bir takım kişisel görüş ve duygularını da ekleyerek okuyucularına aktarmış.

    Yazarın ilk sözünü ettiği küçük kuş serçe. Serçeyi anlatışında bana göre en ilgi çekici kısım, serçelerin sebze ve meyve gibi bazı tarımsal ürünlere zarar verebildiklerini, ancak insana zararlı olan birçok böceği öldürdükleri için, serçelerin verdiği zararların görmezden gelinecek kadar önemsiz olduğunu, dolayısıyla öldürülmemeleri gerektiğini belirtmesidir. Anlaşılıyor ki o dönemde serçeler tarımsal ürünlere zarar verdiği gerekçesiyle insanlar tarafından öldürülebilmektedir. Ancak burada daha trajik olmasa da daha ilgi çekici olan, serçelerin öldürülmemesi gerekliliğini söylerken yazarın öne sürdüğü “faydacı” argümandır. Döneme başat olan bu argümana göre, fayda, maddi ve ekonomik anlamlarının ötesinde, insan edimlerinde ahlaki ölçüt olarak işlev kazanmaktadır. Tabi bu durumda faydanın karşısında zarar durmaktadır. Bu dönemde, ekonomik ve sosyal yapı da bireysel gelişim, davranışlar ve ahlak da iki değerli “fayda-zarar, iyi-kötü” terazisinde tartılıp değerlendirilmektedir. Bu ölçüte göre değerlendirmede faydalı ve iyi olan, makul ve mantıklı, daha da önemlisi “ahlaka” uygundur. Dolayısıyla, insana ve tarımsal ürünlerine zararlı böcekleri ortadan kaldırılan serçeler, faydalıdır, öldürülmemelidir, muhafaza edilmelidir.

    Yazar serçeden sonra “baştankara” kuşuna geçiyor. Sözünü ettiği kuş büyük bir olasılıkla büyük baştankara. Büyük baştankaranın tüy renklerini oldukça beğenen yazarımız, kuşun ötmediği, “eğlenceli cıvıltılar” çıkardığı kanaatindedir. Baştankara, ispinoz ve tek bir cümle açıklamayla yetindiği ketenkuşu tanımlarına birlikte baktığımızda, yazarımızın oldukça amatör bir kuş gözlemcisi olduğunu düşünmemiz için epeyce neden olduğu anlaşılacaktır. O açıklamaları bir yana sözü edilen kuşların çektiğiniz ya da bulduğunuz fotoğraflarını bir yana koyup değerlendirdiğinizde ne demek istediğimi anlayacaksınız.

    Bu vargımız, yazarın bir sonraki saka açıklamasında bir kez daha teyit edilmektedir. Yazarımızın saka kuşuyla birlikte, yazı dizisinin bu bölümünde anlattığı kuşların tümünü serçe kuşları (Passeridae) familyasına dahil etmesi taksonomi bilgisi açısından eksikliğini göstermektedir. Yazarımızın aksine modern taksonomide, bu bölümde sözü edilen kuşlardan sadece serçe “passeridae” (serçegiller, Rafinesque, 1815) familyasındandır. Saka, ispinoz ve ketenkuşu “fringillidae” (ispinozgiller, Leach, 1820[1]); büyük baştankara ise “paridae” (baştankaragiller, Vigors, 1825) familyasında gösterilmektedir[2].

    Ali Nâzîma bu bölümde anlattığı kuşlar içinde en çok saka kuşunu seviyor ve güzel buluyor. Bu kuşu tanımlarken iki kez “güzel” bir kez de “hoş” sıfatını kullanıyor. Sesini ve renklerini çok sevdiğini açıkça belli ediyor. Burada da kişisel olarak ilgimi çeken, yazarın, saka kuşunun özellikle deve dikeni tohumlarıyla beslendiğini söylemesi oldu. Sahiden de deve dikeni ve saka ayrılmaz bir ikilidir denilse yanlış olmaz. İnternette arama motorlarına saka ve devedikeni yazarsanız bu dediğimin doğruluğunu görürsünüz. Devedikeni bitkisinin çiçeği üzerinde yüzlerce saka kuşu fotoğrafı bulabilirsiniz.

    Yine de bana göre bu yazının en ilginç yanı kanarya kuşu ve bu kuş için yazılanlar. Öncelikle bilindiği üzere kanarya özgür ve yabani değil, esaret altında evcil bir tür. O zaman da öyleymiş şimdi de öyle. www.ebird.org sitesinde “yaban kanaryası” (serinus canaria) adıyla bir kuş kayıtlı. Siteye göre, bu kuşun yaşam alanlarının sadece Azorlar, Kanarya Adaları ve Madeira bölgeleriyle sınırlı olduğu belirtiliyor. Ali Nâzîma da kanarya kuşunun Kanarya Adaları’ndan getirilip evcilleştirildiğini söylüyor. O dönemde yayımlanan başka yazılarla birlikte düşünüldüğünde, kanarya yetiştiriciliğinin ve beslenmesinin dönemin Osmanlı toplumunda oldukça yaygın olduğu biliniyor. Ayrıca yazarımız yazısında kanarya kuşlarının çiftleştirilip çoğaltıldığı çiftehanelerden de bahsetmiş. Ali Nâzîma, kanarya kuşlarının kafeslere hapsedilip esaret altında tutulmalarını çok güzel ötüşlerine ve kanaryaların, sakalar gibi coğrafyamızda yaşanan kış mevsimine dayanıklı olamamalarına bağlıyor. Yani insanların güzel şeyleri mülkiyetlerinde tutmaya hakkı olduğunu, ayrıca bu tutumun kanaryaların “fayda”sına olduğunu vurguluyor bir bakıma.

    Bu yazıda Ali Nâzîma’nın eleştirilmesi gereken yönlerini ön plana çıkarmış olsam da, yine de okuduğum her kuş yazısıyla birlikte aramızdaki bağın kuvvetlendiğini de hissediyorum. Günümüzden yaklaşık bir buçuk asır önce kuşları ülkemiz insanlarının algı ve ilgi alanlarına sokmaya çalışması ve kendi yaşadığı dönemin genel-geçer toplumsal-ahlaki ortamına göre ileri düzeyde bir farkındalık ve duyarlılık oluşturmaya uğraşması, kendisine gösterilecek her türlü ilgiyi ve takdiri hak ediyor.

    Yazısını keyifle okumanız dileğiyle…

    TARİH-İ TABİİ – KÜÇÜK KUŞLAR

    Küçük kuşların ekseri serçe kuşları familyasındandır. Bu familyaya mensup kuşlar ucu sivri ve alt tarafı geniş olup kuvvetli ve kısa olan gagalarıyla bilinir.

    Serçe Kuşu – Serçe kuşunun tüyleri solukça bir esmer renktedir. Bu kuşun diğer birtakım kuşlar gibi ötmesi olmayıp yalnız ince ve eğlenceli bir cıvıltısı vardır. Şehirlerde ve köylerde insana yakın durmayı sever, kapının veya pencerenin önüne saçılmış olan ekmek kırıntılarını toplamaya gelir; eğer bir kimse yanına yaklaşırsa o anda kaçar. Serçe kuşları yuvalarını ağaçların dallarına yahut sakfın [çatının] etrafı altına veyahut eski duvarların deliklerine yapar. Serçeler meyveleri, üzümleri, başakları gagalayarak tarlalara, bağlara ve bahçelere zarar iras ederlerse de [verirlerse de] bu zarar binlerce muzır böcekleri harap ederek ettikleri hizmete nispetle hiç mesabesinde [derecesinde] kalır. Yavruları yumurtadan çıktığı zaman onları beslemek için babasıyla annesi her gün yuvaya iki yüzü mütecaviz sinek, böcek ve tırtıl getirirler. Binaenaleyh bu müfit [yararlı] kuşları himaye edip öldürmemeli ve yuvalarına asla dokunmamalıdır.

    Baştankara – Baştankara kuşunun tüyleri gayet güzel renklerle müzeyyen [süslü] olup başının üzerinde, kanatlarında, kuyruğunda ve karnında siyah ve sırtının üzerinde kül rengi benekler vardır. Gagası kısa ve gayet kuvvetlidir. Bu kuş biraz vahşiyse [yabaniyse] de insana kolaylıkla alışır ve ötmeleri olmayıp güzel ve eğlenceli cıvıltıları vardır.

    İspinoz – İspinoz kuşunun başının üzeri siyah, boynu kırmızımtırak olup kanatlarında beyaz ve kuyruğunun tüyleri üzerinde yeşil benekler serpilmiştir. Gayet kuvvetli ve ince bir sesi vardır ki tegannimi [şarkısı] gayet latif ve hoştur; bir saat kadar boğazını yırtacak derecede ve bazı kere yoruluncaya kadar mütemadiyen bağırır ve bazen bağırmaktan ölmek derecesine bile varır. Yabani tohumlar ve bahusus böceklerle taayyüş eder. İspinoz kuşunun yuvası haricen ince dallar ve yeşil yosunlarla ve dahilen yün ve at kılı ve tüy ve pamukla inşa olunmuştur.

    Ketenkuşu – Ketenkuşu dahi gayet güzel öten kuşlardan olup yuvasını ağaçlara yapar.

    Saka kuşu – Serçe kuşu familyasının en güzeli saka kuşudur. Saka kuşunun gayet güzel tüyleri vardır. Başı güzel bir kırmızı, sırtı esmer ve koyu renkler ve kanatlarında altın sarısı gibi ve sair mahallerinde beyaz ve siyah benekler vardır. Ötmesiyse gayet hoş ve hazindir. Asla konduğu mahalde durmayıp bir daldan diğerine uçar ve böcek ve yabani tohumlar ve hususiyle devedikeni tohumuyla taayyüş eder.

    Kanarya – Kanarya kuşlarının tüyleri parlak sarıdır. İçlerinde kula rengiyle karışık sarı renklileri olduğu gibi tepelileri ve tepesizleri de olur. Gayet güzel öttükleri için onları kafeslerde beslerler ve onlara çiftehanelerde yavru çıkarttırırlar. Saka kuşlarıyla kanaryaların zarafet ve ötmeleri ve suret-i taayyüşleri hemen birbirinin aynıysa da kanaryalar, memalikimizin havası kışın gayet soğuk olduğu cihetle ormanlarımızda ve bahçelerimizde taayyüş edemediklerinden evlerde beslenirler. Memalikimize iklimi sıcak olan Kanarya Adaları’ndan getirilmiştir.

    Ali Nâzîma

    Maarif, 7, 8.10.1891, s. 115


    [1] Taksonomiyle ilgili isimler ve tarihler www.en.wikipedia.org’dan alınmıştır. Doğruluğu teyidi gerektirir.

    [2] Kaynak: www.ebird.org

    Maarif, 7, 08.10.1891
  • AĞAÇKAKAN

    by

    19. yüzyılda kuş bilimi, kuş gözlemciliği ve kuşlar ve edebiyat konulu yazı dizime yine Ali Nâzîma’dan bir metinle devam edeyim. Bu yazı da, daha önce yine buradan paylaştığım “Bülbül” adlı metinle aynı derginin aynı sayısında, yani Maarif dergisinin 8 Ekim 1891 tarihli 7. sayısında yayımlanmış. Adım adım yazarımızın belki amatör belki de profesyonel bir kuş gözlemcisi olduğu kanaati oluşacak gibi. Şu an içinse en azından bir kuş sever olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

                    Ali Nâzîma bu sefer “Ağaçkakan” kuşunu kısaca tanıtıyor okurlarına (o zamanın popüler terimiyle “karilerine”). Yalnız onun kastettiği ağaçkakan genel olarak “Yeşil Ağaçkakan” türü. Yazısının girişinde Siyah Ağaçkakan türünden de kısaca bahsediyor, ancak ağaçkakanların diğer türlerinin olduğunun farkında bile değil gibi. Nitekim ağaçkakan kuşlarının siyah ve yeşil olmak üzere iki türü olduğunu ileri sürüyor. Halbuki Doğa Derneğinin yayını olan Türkiye ve Ortadoğu’nun Kuşları[1] adlı kitapta Türkiye sınırları içerisinde gözlenen 9 farklı ağaçkakan türü olduğu görülüyor. Aslında bu tespit, Ali Nâzîma’nın ve/ya da dönemin ornitoloji bilgisini değerlendirmek ve analiz edebilmek açısından araştırılmaya değer. Yazarımız neden iki tür ağaçkakan kuşu olduğunu söylüyor? Yazısının yayımlandığı derginin hedef kitlesi açısından mı böyle bir sınırlamaya gitmiş? Bu konudaki bilgisi mi eksik? Yoksa o dönemde (19. yüzyılın son çeyreği) kuşlarla ve kuş bilimiyle ilgili bilimsel/teorik yeterli kaynak yok mu aydınların elinin altında? Özellikle kırmızı, siyah ve beyaz renklerin hâkim olduğu diğer ağaçkakan türleri farklı bir sınıflama yöntemiyle başka bir cinse ya da familyaya mı dâhil edilmiş? Daha da önemlisi, tür farklılıkları ve popülasyonları o günden bu yana değişmiş olabilir mi?

                    Bu gibi soruların yanıtları o dönemde, genelde ekolojik özelde de ornitolojik bilgilerin ne seviyede olduğunu, konuyla ilgi bilimsel/yarı bilimsel araştırmaların yapılıp yapılmadığını ve farkındalık ve bilinç düzeyini göstermesi açısından önemli. Burada şunu belirtmeliyim. Belki bu dönem için yaptığım araştırma derinleştikçe bu tür soruların en azından bir kısmına en azından kısmen yanıtlar bulunabilir. Ancak bunu ben de henüz bilemiyorum. Burada yaptığım çalışmanın verilerini başından sonuna kadar gözden geçirip değerlendirmiş değilim. Dolayısıyla bulgularla ilgili genel bir görüşe de henüz sahip değilim. Sadece bir arşiv çalışması yapmış ve 19. yüzyılda kuşlarla ilgili basılı materyalin neler olduğunu kaba hatlarıyla tespit etmiş bulunuyorum. Bu web sayfasında da arşivlerde ulaştığım belgelerin tek tek transkripsiyonlarını (çeviriyazılarını), kısmen günümüz Türkçesine aktarımlarını ve ön değerlendirmelerimi paylaşıyorum. Dolayısıyla kendini yazan bir macerayı siz “karilerimle” beraber okuyup görüyoruz.

                    Ben amatör bir kuş gözlemcisi olarak maalesef henüz ne yeşil ne de kara ağaçkakan gördüm. Biraz önce sözünü ettiğim dokuz türden ancak ikisiyle, Alaca Ağaçkakan ve Ak Sırtlı Ağaçkakan’la karşılaştım. Buraya da, Yedigöller’de görüp kayıt altına aldığım Ak Sırtlı Ağaçkaka’nın fotoğraflarından birini koydum. İlk defa ağaçkakan gördüğümde çok şaşırmıştım. O ana kadar ben bu kuşun ancak çizgi filmde (Woody Woodpecker) var olduğunu ya da çok uzak ülkelerde yaşıyor olabileceğini düşünürdüm. Bana bu derece hayali, bu derece masalsı bir kuşa onca zaman bu kadar yakın yaşamış olduğumu, onu bizzat görerek ve duyarak öğrenmek hem şaşılası hem de sevinçli bir deneyim olmuştu benim için.

                    Coğrafyamızın ekosistemi en azından şimdilik bu güzel kuşların en az bir türünü hemen hemen yaşadığımız her yerde görmemize olanak sağlıyor. Onlar ekolojik bütünlüğümüzün çok renkli, çok ahenkli ve gölgeli ormanların derinliklerinde, ağaç gövdelerinde gagalarıyla çıkardıkları tok ve ekolu seslerle çok gizemli ve heyecan verici parçaları. Doğamız da biz de onlarla tamamız ve güzeliz. Daha önce hiç görmediyseniz ya da duymadıysanız, yolunuz bir ormana, koruluğa, ağaçlık bir alana düştüğünde gözlerinizi dört açın ve ağaçlara kulak kesilin. Onlarla karşılaşmanın yarattığı hoşluğu eminim seveceksiniz.

                    Bu deneyimin, insanın “doğanın korunmasını gerektirmeyecek bir yaşam tarzını” geliştirmesi ve kalıcı hale getirmesi serüvenine bir katkısı olacağı da su götürmez bir gerçek. Bundan 132 sene sonra, bu satırları okuyabilecek insanlar, bir zamanlar ağaçkakan adı verilen bir canlının coğrafyalarında yaşamış olduğuna üzülüp hayıflanmayacaklarını ummak istiyorum.

                    Herkese keyifli ve verimli okumalar.

    Ağaçkakan

                    Ağaçkakan kuşu yeşil ve siyah namıyla iki nevidir. Yeşil ağaçkakan fevkalade güzel bir kuş olup başının üzeri kırmızı, yan tarafları siyah ve sair tüyleri yeşil olduğu gibi kuyruğunun ve kanatlarının büyük kalemleri üzerinde kestane rengiyle siyah renkte benekler vardır. Siyah ağaçkakan kuşunun başı müstesna olarak bütün tüyleri siyahtır. Ağaçkakan kuşunun gagası uzun ve sivri olup pençelerinde eğri tırnakları vardır ki bunlar vasıtasıyla ağaçları tırnaklayarak üzerlerine çıkar.

                    Yeşil ağaçkakan, korkak ve vahşi [yabani] bir kuş olduğundan en hâlî [tenha] ormanlarda ikamet eder. Kütüğünün nısfı [yarıcı] çürümüş olup üzerine böcekler üşüşen eski ağaçları sairlerine bi’t-tercih intihap ile [tercih ederek] kabuğunun yarıklarını muayene ederek kütüğünü ve en büyük dallarını tırmalayarak üzerine çıkar ve vakit vakit içinin oyulmuş ve kof olduğunu anlamak üzere gagasıyla vurursa da bu vuruş mürur u uburda [o anda] yakalamak için ağacın kabuğu altında gizlenen böcekleri korkutmak ve kaçırmak zımnında [için] dahi olabilir.

    Eğer şikarını [avını] tutmak iktiza ederse [gerekirse] sivri ve mil gibi keskin olan uzun gagasıyla şiddetli vurarak kütüğü oyduktan sonra ince ve yumuşak olup gayet uzun ve gayet yapışkan diliyle açtığı delikten diline yapışan böcekleri çekip yer.

                    Eğer yuvasını yapmak isterse mukaddema oyulmuş ağacı bi’l-intihab [tercih ederek] gagasıyla vurarak deliği büyültür ki delik kendisinin ve dişisinin ve yavrularının küçük bir yuvası olur.

                    Yumurtalarının rengi hemen hemen gümüş gibi olup dişisi onların üzerine on beş gün kadar kuluçkaya oturur. Yavrular yumurtadan çıktığı vakit analarıyla babaları onlara gıdaları olan toprak kurtları ve karıncalar ve dahi sair böcekleri getirerek yuvaya gelir giderler. Ağaç kakan ötmez ise de hazin-amiz ufak bir cıvıltı edebilir.

    Ali NâzîmaMaarif, 7, 8.10.1891, s. 115


    [1] Porter, R. F., Christensen, S. ve Schermacker-Hansen, P. (2009) Arazi Rehberi: Türkiye ve Ortadoğu’nun Kuşları (Çev. K. A. Boyla ve K. Çapacı). Doğa Derneği, Ankara.

  • BÜLBÜL – II

    by

    Bülbül, 25.04.2021, Murat Akkaya

    Buradaki yazı dizime, yine bülbülle devam ediyorum. Söz konusu yazı 8 Ekim 1891 tarihinde Maarif dergisinin 7. sayısında yayımlanmış. Bu kez bülbül, kurmaca bir metnin konusu değil. Kuş gözlemciliğiyle ilgili, yer yer ornitolojik bir metinde bülbülle karşılaşıyoruz. Yazı, kuş gözlemciliğiyle ilgili ornitolojik bir metin olmasına rağmen yazarı Ali Nazîmâ’nın kişisel duygu ve düşüncelerini de içeren bir deneme gibi de duruyor. Bu aslında günümüz kuş gözlemcilerinin (amatör ya da profesyonel) kişisel sosyal medya hesaplarında kuş gözlemiyle ilgili paylaşımlarında da sıkça rastlanan bir üslup.

    Örneğin Ali Nazîmâ yazısında bülbülün “ötmekten başka bir şey” bilmediğini, ancak “öttüğü zaman da” herkesin onu dinlemek için sustuğunu söylüyor. Bu durum, yazının, yazarının özgün metni (telif eser) olduğuna bir kanıt olabilir. Buna dikkat çekmemin nedeni bu dönemde buna benzer bilimsel/yarı-bilimsel/popüler-bilimsel yazıların, dönemin Fransızca, İngilizce, Almanca gibi batı dillerinde yayımlanan dergi ve gazetelerinden çeviri olma ihtimalinin yüksek olmasıdır. Bu türden çeviri yazılara “Fransızcadan mütercemdir” gibi bilgilendirme notları konulduğu gibi, hiçbir açıklama yapılmamış olan çeviri yazılar da mevcuttur. Ali Nazîmâ’nın deneme türüne yaklaşan kişisel üslubu yazısının özgün olduğunu ya da en azından yaptığı okumalardan kendine özgü bir özet çıkardığını göstermektedir.

    Bu arada Ali Nazîmâ eldeki verilere göre bir kuş bilimcisi değil. Kaynaklar onun bir dil öğretmeni ve eğitimci olduğunu gösteriyor. Galatasaray Lisesinin lise ve yüksek bölümlerinden mezun olmuş ve daha sonra birçok okulda öğretmenlik ve yöneticilik yapmış. Ayrıca Arapça, Fransızca ve Türkçe sözlük çalışmaları da var. Benim gördüğüm kaynakların hiçbirinde Ali Nazîmâ’nın kuşlarla olan ilgisini gösteren bir iz yok. Belki de ilk kez bu yazıyla günümüz okuru ve araştırmacıları onun kuşlarla ilgili olduğunu ve bununla alakalı metinler de ürettiğini öğreniyor.

    Yazarımız bülbülle ilgili günümüz literatüründe de doğruluğu teyit edilen bilgiler vermesinin yanında, sınıflama (taksonomi) açısından muhtemelen bir yanlış bilgiyi ya da karışıklığı da kaleme almış görünüyor. Ali Nazîmâ, bülbülün ötleğenler familyasına dahil olduğunu belirtmiş. Benim yaptığım araştırmalara göre bülbül, gününüz kuşlar taksonomisinde ebird.org sitesine göre Sinekkapangiller (Lat. Muscicapidae, İng. Old World Flycatchers); trakus.org sitesine göre de Ardıçkuşlarıgiller (Lat. Turdidae, İng. Thrushes and Allies) familyasına dahil edilen bir kuş. Sinekkapangiller familyası referansı olarak İskoç doğa bilimci John Fleming (1822), Ardıçkuşlarıgiller familyası referansı olarak da Alman ornitolog Christian Ludwig Brehm (1831) gösterilmektedir. Bunun dışında belki de, çok zayıf ama yine de muhtemel bir olasılıktan daha bahsedilebilir. Ali Nazîmâ belki de bülbülün familyasından değil de takımından bahsediyor olabilir. Yani, Ötücükuşlar (Lat. Passeriformes) takımı yazacağına “Ötleğenler sınıfı” yazmış olabilir. Buradaki karışıklığın doğruluğunu tayin etmek belki de bu yazıyla karşılaşacak doğa bilimcilerin ve/ya da kuş bilimcilerin işi. Ben sadece durumu tespit etmiş olmakla yetineyim. Günümüz kuş bilim araştırmalarına küçücük de olsa bir katkısı olur umuduyla artık söz konusu yazının, önce orijinal halinin fotoğrafına ve sonra Latin harflerine aktarılmış haline geçebiliriz:

    BÜLBÜL

    (Maarif, 7, 02.03.1893, s.716)

                    Ormanlarda en iyi taayyüş eden [yaşayan] kuşların en iyi öteni bülbül olup sedası gayet kuvvetli ve uzak mahallerden işitilir. Diğer kuşlar gibi ötmelerini, nakaratlarını tekrar etmeyip bazı kere oynak ve şaşaalı ve bazı kere gayet latif, gayet yavaş, gayet hazin olarak alettevali [ardı ardına] ötmesini değiştirebilir:

                    Bülbül akşamüstü ve gece vakti bazı kere sabaha kadar nağme-saz olmayı [şarkı söylemeyi] gündüze tercih eder. Bu kuşun hânında vahşice [beslenmesi yabanıl] olduğundan evlerden uzak ormanlardan haz eder ve bahusus [özellikle] ırmaklara saye-bahş olan [gölge veren] büyük ağaçları sever. Eğer yanına gayet ziyade yaklaşılır ve ziyade gürültü edilirse susarak yaprakların altına gizlenir yahut oradan uçup gider. Bülbül küçük ve narin bir hayvan olup tüyleri dahi pek adidir [sıradandır]. Yuvasını yapmakta mahir olmayıp ötmekten başka bir şey bilmez; lakin öttüğü zaman onu dinlemek için cümle alem sükût eder.

                    Bülbül başı küçük, gagası sivri, ufak olan pençeleri uzun ve incedir. Küçük sinekler, tırtıllar, toprak kurtları ile taayyüş eder [beslenir] ve yuvasını nisan ayında çalılarda yapar ki bu ay en iyi öttüğü zamandır. Bülbül tebdil-i mevsim ile [mevsim değişimiyle] tebdil-i mekan eden [yer değiştiren] bir kuş olup ağustos ayına doğru kışı sıcak memleketlerde çıkarmak için ormanlarımızı terk ederse de nisan ayının içinde tekrar avdet ile [dönerek] yolunu tanıyıp eski yuvasını ve ünsiyet peyda ettiği [ahbaplık kurduğu] ormanları bulabilir.

                    Bülbül ötleğen kuşların familyasından bir kuştur.

    Ali Nazîmâ

  • BÜLBÜL

    by

    Bülbüller bahçelerimizde, koruluklarda, çalılarda, söğüt ve kavak ağaçlarında şarkılarını söylemeye devam ediyor. Ben bu sıralar bir yandan bulunduğum mahallerde, kuş gözlemeye gittiğim arazilerde fiziken onların peşindeyim. Öte yandan bülbüller zihnen de beni meşgul ediyor. Akademik bir çalışma kapsamında 19. yüzyılda Türkçe yayımlanmış kitap, gazete ve dergilerde yer bulmuş kuş gözlemciliği, ornitoloji ile kuşlar ve edebiyat konulu yazıları derlemekteyim. Dolayısıyla bu iki uğraşın yarattığı etkiyle ruhen de bülbüllerle hemhâlım.

    Bu yazımda bugün Hacettepe Üniversitesi Beytepe kampüsünde çektiğim bir bülbül fotoğrafıyla birlikte Mehmed Celal’in kaleme aldığı küçük bir bülbül şiirini paylaşacağım. Söz konusu yazı 2 Mart 1893 yılında Resimli Gazete adlı dergide yayımlanmış. Şiir, yuvasında bir bülbül resmi ile verilmiş.

    Bu dizelerin sahibi, “Yeni Türk Edebiyatı” kanonunda ara nesil olarak adlandırılmış ve kabul görmüş olan gruba dahil Mehmed Celal. Yaşadığı karşılıksız aşk ve onun ardından evlendiği kadının doğum yaparken ölmesi, onu oldukça santimantal, melankolik ve kederli bir insan yapmış. Bir süre alkolizm tedavisi görmesine rağmen kırk beş yaşında hayata gözlerini yummuş. Meraklısı için, Mehmed Celal’in Kuşdili’nde adlı romanının İş Bankası tarafından geçen sene yayımlandığını söyleyelim. Ayrıca Mehmed Celal, Fatih Andı’nın İstanbul Üniversitesinde yaptığı doktora tezine de konu olmuş. Dileyen bu teze şu linkten ulaşabilir: http://nek.istanbul.edu.tr:4444/ekos/TEZ/21089.pdf

    Aşağıdaki dizelerden ve resimden keyif almanız dileğiyle…

    Bülbül
    Safa-yı asl-ı baharı semaya anlatıyor
    Bakın şu bülbüle şevk ve mesar şairidir
    Zemini taze çimendir seması yapraklar
    Çiçeklerin arasında bahar şairidir.

    Mehmed Celal

    Günümüz Türkçesiyle söylenişi:

    Bülbül
    Bahar mevsiminin gönencini anlatıyor gökyüzüne
    Bakın şu bülbüle, arzunun ve sevincin şairidir
    Yeri çimen göğü yaprak
    Çiçeklerin arasında bahar şairidir.

    Sadeleştiren: T. Murat Akkaya

  • KUŞLAR HAKKINDA BİR ŞİİR – A RHYME ABOUT BIRDS

    by

    Kırlangıçlar, kuzeyde yaşadığımız kentlere, köylere; kırlara, dağlara, nehirlere, göllere, denizlere; yani mevsimsel döngünün bu evresinde yaşadıkları evlerine döneli çok uzun zaman olmadı. İlkbaharı, yazı ve sonbaharı onlarla birlikte geçireceğiz. Bu süre boyunca, özellikle de sabahları ve akşamları başlarınızı arada gökyüzüne kaldırmayı unutmayın. Bunu her üç yapışınızdan en az birinde bir tür kırlangıçla karşılaşmanız, onların şenlikli, coşkulu ve telaşlı uçuşlarına tanık olmanız çok yüksek ihtimal.
    Göç denildiğinde belki birçoğumuzun aklına ilk gelen kuş kırlangıçtır. Kırlangıç kelimesi, kuş göçünün bir diğer adı olmuştur dersem çok abartmış olduğumu sanmam. İsimleri göçle müsemma bu kuşlar öteden beri insanların, bu arada sanatçıların şairlerin de ilgisini çekmiştir. Tespit edebildiğim kadarıyla edebiyatımızda ilk kırlangıç şiiri bir çeviridir. Hazırladığım doktora tezimde şiirle ilgili olarak şu bilgileri vermişim:
    “Victoria dönemi Anglosakson yazar ve şairi Dinah Maria Mulock’un (Dinah Maria Craik) (1826–1887) “A Rhyme About Birds” adlı şiirinin 11 dizelik ilk kısmının düzyazı olarak çevirisidir. Şiir kuşlara yazılmış, bir çocuk tekerlemesi formundadır. Şiirde sırasıyla kırlangıç (Swallow), ardıç (Thrush), bülbül (Nightingale) ve çayırkuşu (Lark) kuşları için yazılmış dört bölümden oluşur. Muhyiddin, bu şiirin kırlangıç için olan ilk bölümünü çevirmiştir.” (Akkaya, s.192, 2019)
    Yukarıda tespit edildiği üzere Muhyiddin şiirin çevirisini düz yazı olarak yapsa da bu çeviri manzum özellikler taşımaktadır. Çeviride seslerin oluşturduğu ahenk ve müzik hemen kulağa çarpar. Bu yüzden sizlere tavsiyem Muhyiddin’in kelimelerini, anlamasanız da yüksek sesle okumanızdır.
    Aşağıya şiirin orijinalini, Muhyiddin’in çevirisini ve benim gündelik Türkçeye aktarımımı koyuyorum. Keyifli okumalar:

    Küçük bir kırlangıca dedim ki: “Aşiyanından uzak bir mahalde, saçaklara sarılmış sarmaşıklar altında kimi arıyor, kimi takip ediyorsun?!.

    Benim taîr-i fikrim senden daha seriü’l-tayerandır. O bir lane-yi rakike maliktir ki orada per-i vebalini indirir istirahat-güzin olur. O lane-yi rakik safdil bir duhter-i melek-simanın sine-yi seminidir. Taîr-i fikrimin asumanı ise onun sehab-ı hazin ve kederden âri olan cebin-i saf ve münevveridir.” (Muhyiddin, çev. Musavver Terakki, 17, 22.02.1889)

    GÜNÜMÜZ TÜRKÇESİ İLE YENİDEN YAZIMI
    Kırlangıca laf attım, dedim;
    “Yuvandan dışarıda,
    Ki sarmaşıklarla sarılı bir saçak altında,
    Kimi beklemektesin!
    Bilmelisin,
    Düşüncelerimin kanatları
    Senin kanatlarından hızlı;
    Senin yuvandan çok daha yumuşak,
    Kanatlarını toplayıp dinlendiği yuva.
    Güzel yürekli bir kadının göğsünde çünkü,
    O kadının bulutsuz kaşlarıdır gökyüzü.”
    Kırlangıç, kırlangıç Kimi beklemektesin?
    (Aktaran: T. Murat Akkaya)

  • ÇAYIRKUŞU – 2 –

    by

    -James Hogg-

    19. yüzyılda Osmanlı basınında yayımlanan ikinci Çayırkuşu şiiri de yine Anglosakson edebiyatından bir çeviri şiir. Şiir, doğuştan bir çoban ve rençper olan İskoç James Hogg’a ait. Hogg, okumayı ve yazmayı seven bir çoban ve zaman içinde kendisindeki şair kumaşını fark edip işlemesini bilmiş. Bir tarlakuşunu, nam-ı diğer çayırkuşunu bir çobandan iyi tanıyan olmasa gerek. Bu gözlem üstünlüğü, ozan duyarlılığıyla birleşince tüm çayırkuşlarını kucaklayan bu şiir çıkmış ortaya. Şiiri Mustafa Kemal Türkçeye kazandırmış. Mustafa Kemal’in İrtika gazetesinde İngiliz edebiyatından yaptığı başka çeviriler de var. Ancak kendisiyle ilgili bundan fazla bir bilgim yok.

    Daima şad ve hürrem [sevinçli ve şen], azad-ı keder olan mürg-i beyaban [çayırların kuşu]! Sahraların, meraların la-tenahiyesinde [uçsuz bucaksızlığında] senin için bir sabah-ı latif temenni eylerim.

    Enmuzec-i saadet [mutluluk misali]! Aşiyanın mübecceldir [Yuvan yücedir]. Ah, seninle kırlarda yaşasam!.. Ebat-ı fesiha-yı fezada [uzayın enginliğinde] pençe-yi nermin [yumuşak pençe] şeklini andıran bulutlara akseden sûrudun [nağmelerin], bahşayiş-i tabiatla [doğanın merhametiyle], bülend ve vahşiyanedir [yüce ve yabanidir]. Jale-alud [çiye bulaşmış] bu kanatlarınla nereye şitabansın [aceleyle gidiyorsun]? Nağmen bala-yı asumanda [gökyüzünün üzerinde] tanin-endaz [çınlayan], şehbal-i emelin arzımıza doğru mail-i pervazdır [arzunun kanatları dünyamıza doğru uçmaya heveslidir].

    Ovaların, pınarların, sebzin tarlaların, tepelerin, gündüzün müjde-res-i hulûlü olan afitab-ı şaşaa-piranın [gündüzün gelişinin müjdecisi olan ışıltılar saçan güneşin], sehabelerle kararmış müphemiyet-i muzlimenin fevkinden [bulutlarla kararmış o siyah belirsizliğin üzerinden], kavs-i kuzahların [gökkuşaklarının] kenarından, bir peri-yi musiki [müzik perisi] gibi süzülürsün…

    Reng-i esmer şam ortalığı istila edince, hudayinabit [kendiliğinden biten] çiçeklerle bezenmiş o latif yuvana inersin…

    Enmuzec-i saadet [mutluluk misali]! Aşiyanın mübecceldir [Yuvan yücedir]. Ah, seninle kırlarda yaşasam!..

    Çeviri: Mustafa Kemal ,İrtika, sayı 28, s.113

    Bird of the wilderness,
    Blithesome and cumberless,
    Sweet be thy matin o’er moorland and lea!
    Emblem of happiness,
    Blest is thy dwelling-place –
    O to abide in the desert with thee!

    Wild is thy lay and loud,
    Far in the downy cloud,
    Love gives it energy, love gave it birth.
    Where, on thy dewy wing,
    Where art thou journeying?
    Thy lay is in heaven, thy love is on earth.

    O’er fell and fountain sheen,
    O’er moor and mountaingreen,
    O’er the red streamer that heralds the day,
    Over the cloudlet dim,
    Over the rainbow‘s rim,
    Musical cherub, soar, singing, away!

    Then, when the gloaming comes,
    Low in the heather blooms
    Sweet will thy welcome and bed of love be!
    Emblem of happiness,
    Blest is thy dwelling-place –
    O to abide in the desert with thee!